İnsanlık tarihinin en sevdiği cümlelerden biri de “Çağ atladık!” sözleri. Öyle bir söylüyoruz ki sanki dün mağara duvarına bizon çizerken bu sabah yapay zekâyla kahve sipariş etmiş gibi. Bir sabah uyanmışız, taş devrinden bilgi çağına geçmişiz gibi. Üstelik bu geçişte ne bir valiz hazırlamışız ne de eski alışkanlıklarımızı geride bırakmak zorunda kalmışız. Sadece telefonlarımızı yenilemiş, şifrelerimizi karmaşıklaştırmış ve cehaletimizi daha yüksek çözünürlükte yaşamaya başlamışız. Peki gerçekten de çağ mı atladık, yoksa yalnızca çağın dekorunu mu değiştirdik?
Teknoloji açısından bakarsak şüphesiz büyük bir sıçrama yaptık. İnsanlık ateşi buldu, tekerleği icat etti, matbaayı geliştirdi, sanayi devrimini gerçekleştirdi, bilgisayarı üretti ve nihayetinde cebimize bütün dünyayı sığdırdı. Eskiden dünyanın öbür ucundaki bir insana ulaşmak için aylarca yol gitmek gerekirken şimdi üç saniyede mesaj atabiliyoruz. Tabii karşı tarafın mesajı görüp cevap vermemesi, teknolojinin henüz çözemediği en büyük insanlık sorunlarından biri olarak varlığını korumaya devam ediyor.
Bilgiye erişimimiz arttı ama bilgeliğimiz aynı hızda artmadı. Artık herkes her konuda fikir sahibi. Birkaç dakikalık internet araştırmasıyla tarihçi, ekonomist, sosyolog, doktor ve uluslararası ilişkiler uzmanı olabiliyor herkes. Hatta bazılarımız bütün bu meslekleri aynı sosyal medya gönderisinin altında icra etmeyi bile başarabiliyor. Bilgi demokratikleşti, fakat cehalet de örgütlenme özgürlüğünü sonuna kadar kullandı.
Asıl mesele belki de burada başlıyor: Çağ atlamak, araçların değişmesi midir, yoksa insanın kendisiyle ve toplumla kurduğu ilişkinin dönüşmesi mi?
Sosyolojik açıdan bakarsak çağ dediğimiz şey yalnızca teknolojik yeniliklerden ibaret değildir. Çağ, aynı zamanda bir zihniyet, bir değerler sistemi, bir toplumsal sözleşme ve birlikte yaşama biçimidir. Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken üretim biçimlerimiz değişti, çalışma hayatımız dönüştü, iletişim kanallarımız çoğaldı. Ancak güç ilişkileri, eşitsizlikler, sınıfsal ayrımlar ve insanın kendisini başkalarıyla kıyaslama ihtiyacı pek de değişmedi.
Eskiden insanlar komşusunun yeni aldığı traktöre bakıp iç geçirirdi, şimdi Instagram'da tanımadığı birinin Maldivler tatiline bakıp hayatını sorguluyor. Yani kıskançlık da dijitalleşti. Üstelik artık kıskanmak için komşuyu tanımaya bile gerek yok.
Bir başka çelişkimiz de özgürlük meselesinde ortaya çıkıyor. Tarih boyunca insan, özgürleşmek için mücadele etti. Bugün elimizde sınırsız iletişim imkânı, bilgiye erişim ve kendimizi ifade edebileceğimiz sayısız platform var. Ama aynı zamanda algoritmaların belirlediği gündemlere, görünür olma arzusuna ve beğeni ekonomisine mahkûmuz. Eskiden insanlar mahalle baskısından şikâyet ederdi, şimdi dijital mahallenin baskısı altında yaşıyoruz. Üstelik bu mahallenin muhtarı da yok, herkes birbirinin denetçisi!
Özgürlük alanımız genişledi mi, yoksa denetimin biçimi mi değişti? Belki de çağ atladık derken gözden kaçırdığımız en önemli mesele bu: İktidar da bizimle birlikte çağ atladı. Artık yalnızca ne yaptığımız değil, neyi beğendiğimiz, neye baktığımız, ne kadar duraksadığımız bile ekonomik bir değere dönüşebiliyor.
Bir de hız meselesi var. Modern insanın en büyük başarısı, her şeyi hızlandırmak oldu. Hızlı internet, hızlı yemek, hızlı ulaşım, hızlı tüketim, hızlı iletişim... Hatta artık ilişkiler bile hızlı yaşanıyor. Tanışıyoruz, yakınlaşıyoruz, sıkılıyoruz, uzaklaşıyoruz. Birbirimizi tanımaya ayıracağımız zamanı, birbirimizin çevrim içi olup olmadığını kontrol ederek tüketiyoruz.
Oysa insanın ruhu henüz fiber optik kabloya dönüşmedi. Düşünmek zaman istiyor, anlamak sabır, sevmek emek, olgunlaşmak ise bazen bir ömür. Teknoloji saniyeleri kısaltırken insanın iç dünyası aynı hızla güncellenemiyor. Belki de çağın en büyük trajedisi, araçlarımızın bizden daha hızlı gelişmesi.
Üstelik bütün bu gelişmelerin ortasında hâlâ çok eski sorularla boğuşuyoruz: Adalet nedir? Eşitlik mümkün müdür? İnsan neden güç ister? Neden kendisinden farklı olana tahammül edemez? Neden başkasının mutsuzluğundan kendi mutluluğuna pay çıkarmaya çalışır?
Yapay zekâya şiir yazdırabiliyoruz ama birbirimize güzel bir cümle kurmakta zorlanıyoruz. Uzaya araç gönderiyoruz ama aynı apartmanda yaşayan komşumuzun derdinden haberdar değiliz. Dünyanın öbür ucundaki bir felaketi canlı izleyebiliyoruz ama yanı başımızdaki insanın sessiz çığlığını duyamıyoruz. Demek ki mesele yalnızca teknolojik ilerleme değil. İnsanlık olarak araçlarımızı geliştirmekte oldukça başarılıyız; fakat vicdanımızı, empati yeteneğimizi ve ortak yaşam kültürümüzü aynı ölçüde geliştirebildiğimiz ise oldukça tartışmalı.
Belki de çağ atlamak, daha hızlı otomobiller üretmek değil, birbirimizin hayatını daha az zorlaştırabilmektir. Daha fazla veri depolamak değil, daha fazla anlam üretebilmektir. Herkesin konuşabildiği bir dünya kurmak değil, insanların birbirini gerçekten dinlediği bir toplum yaratabilmektir. Zira medeniyet, yalnızca ne kadar ileri gittiğimizle değil, geride kimseyi bırakmadan ne kadar ilerleyebildiğimizle ölçülür.
Sonuçta çağ atladık, evet. Ama bazı alışkanlıklarımızı da yanımızda getirdik. Kabilecilik hâlâ var, sadece kabilelerimizin isimleri değişti. Önyargılarımız duruyor, yalnızca daha modern ambalajlara sarılıyor. Güç mücadeleleri devam ediyor, sadece savaş alanlarına ekranlar da eklendi. İnsan hâlâ insanı anlamaya çalışıyor; bazen de anlamadan yargılamak için internet hızından yararlanıyor.
Belki de biz çağ atlamadık; çağ bizim üzerimizden geçti.
Teknoloji geleceğe koşarken zihnimizin bir kısmı geçmişte, bir kısmı bugünün telaşında, bir kısmı da yarının kaygısında kaldı. Takvimler değişti, cihazlar değişti, üretim biçimleri değişti. Fakat insanın kendisiyle hesaplaşması hâlâ tamamlanmadı. O yüzden bir sonraki çağın en büyük icadı ne olacak diye merak etmek yerine, şu soruyu sormak daha anlamlı olabilir: Biz, insan olarak hangi çağa geçmeye hazırız? Çünkü asıl mesele çağ atlamak değil, çağın insanı olabilmek. Yoksa teknoloji bizi Mars'a götürse bile, zihnimizdeki mağaradan çıkamadıktan sonra değişen pek bir şey olmayacak.
Üstelik mağaranın artık akıllı televizyonu, yüksek hızlı interneti ve merkezi ısıtma sistemi var. Ama duvardaki gölgeleri hâlâ gerçek sanıyoruz.
