Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

BİR KEZ GÖNÜL YIKTINISA

Bugün içimden kitap tanıtımı dışında başka bir şey yapmak geldi. Neden içimde bu istek oluştu, açıkçası ben de bilmiyorum. Sadece içim bir şey diyorsa doğru diyordur, diyerek ona uydum. Bakalım beğenecek misiniz? Bugün Yunus Emre’nin “Bir Kez Gönül Yıktınısa” isimli şiirini tasavvufi anlamda çözümlemeye çalışacağım, biraz da derinlere ineceğim. Bir kez gönül yıktınısa/Bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi/Elin yüzün yumaz değil Gönül, tasavvuf düşüncesinde bir duygu merkezi değil, varlığın kalbi olarak görünür. O, ilahi tecellinin aynasıdır; Hakk, kendi isim ve sıfatlarını en parlak şekilde onda gösterir. Bu yüzden bir gönlü kırmak, yalnızca bir insanı incitmek değildir; varlığın birliğini parçalayan bir bilinç hâlinin dışavurumudur. “Bir kez gönül yıktınısa” ifadesi, henüz fenâ gerçekleşmemiş bir benliğe işaret eder. Çünkü gönül kırmak için önce “ben” ve “öteki” ayrımına inanmak gerekir. Ayrılık bilinci sürdüğü sürece ibadet, hakikate değil egoya dayanır. İşte bu yüzden “kıldığın namaz değil.” Şekil vardır, fakat öz yoktur. Hareket vardır, fakat teslimiyet yoktur. Secde eden beden olsa da secde eden bilinç hâlâ kendini merkezde tutmaktadır. Tasavvufta namaz, sadece ritüel değil, kulun Hakk karşısında yok oluşunun sembolü olarak kabul edilir. Eğer bu yok oluş (fenâ) yaşanmamışsa, ibadet hâlâ iki varlık varsayar: ibadet eden ve edilen. Oysa hakikatte varlık tektir. Gönül kırmak, bu birliği inkâr etmektir; çünkü kırılan kalp, Hakk’kın tecelli ettiği aynadır. Hakikate ulaşmadan yapılan ibadet, sadece formdur; öz olamaz. Yani: Şekil var ama idrak yoksa, ibadet var ama merhamet yoksa, dış temizlik var ama iç temizlik yoksa, o ibadet “namaz değil”dir. “Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil” sözü ise ontolojik bir temizlik vurgusudur. Çokluk dünyası, kimlikler ve dinler, kalpteki ayrılık lekesini silemez. Çünkü o leke dışta değil, bilinçtedir. Elin ve yüzün yıkanması zahiri temizliktir; fakat gönül kırmanın kiri, ancak benliğin çözülmesiyle arınır. “Yetmiş iki millet” kavramı ise tasavvufta bütün insanlığı simgeler. Hiçbir dini kimlik, mezhep ya da topluluk; kalp kırmanın manevi kirini temizleyemez. Bu, vahdet (birlik) öğretisidir: İnsanlık birdir. Hakikat tek bir özdür. Kimlik değil, bilinç önemlidir. Bu kıta bize şunu fısıldar: Gerçek ibadet, başkasının kalbinde Hakk’kı görmeye başladığın anda başlar. Aksi hâlde yapılan her ibadet, kırık bir aynanın önünde edilen secdedir; görüntü vardır, fakat yansıma parçalıdır. Bir gönülü yaptınısa/Er eteğin tuttunusa/Bir kez hayır ettinise/Binde bir ise az değil Bir gönlü yapmak, tasavvuf dilinde yalnızca birini mutlu etmek değildir; kırılmış bir aynayı yeniden parlatmaktır. Çünkü gönül, ilahi isimlerin tecelli ettiği yerdir. Bir kalbi onarmak, aslında ilahi yansımanın berraklaşmasına hizmet etmektir. Bu yüzden tek bir gönül yapmak, binlerce zahiri ibadetten daha ağır gelebilir; çünkü burada eylem, benlikten değil birlik idrakinden doğar. “Er eteğin tuttunusa” ifadesi, sembolik olarak hakikate bağlanmayı anlatır. “Er”, insan-ı kâmildir; nefsini aşmış, fenâdan geçmiş ve bekā hâlinde yaşayan kişidir. Onun eteğini tutmak, bir kişiye bağımlı olmak değil; hakikatin rehberliğine teslim olmaktır. Bu teslimiyet, nefsin çözülmeye başladığı andır. Kişi kendi karanlık merkezinden çıkıp nurun istikametine yönelir. Bir kez hayır etmek — ama gerçekten etmek — nefsin gölgesinden sıyrılarak yapılan eylemdir. Tasavvufta eylemin değeri miktarında değil, kaynağındadır. Eğer o hayır, benliğin kendini yüceltme arzusundan değil de içsel bir birlik şuurundan doğmuşsa, “binde bir ise az değil.” Çünkü o tek eylem, fenâya açılan bir kapıdır. Bu kıta, nicelikle niteliği ayırır. Çok ibadet değil, bilinçli bir merhamet önemlidir. Çok söz değil, hakikate yaslanmış bir duruş değerlidir. Gönül yapmak, aslında kalp aynasını hem kendinde hem başkasında parlatmaktır. Böylece kişi, başkasını iyileştirirken kendi varlık iddiasını da yavaşça eritir. Bu kıtada Yunus’un ima ettiği sır şudur: Bir gönlü onarmak, Hakk’kın tecellisini görünür kılmaktır. Ve o görünürlük, insanı bekā ufkuna yaklaştıran en sade ama en derin eylemdir. Yol odur ki doğru vara/Göz odur ki Hakk’ı göre/Er odur alçakta dura/Yüceden bakan göz değil Tasavvufta “yol”, mekânsal bir ilerleyiş değil, bilinçte gerçekleşen bir dönüşümdür. Seyr u sülûk denen bu iç yolculuk, nefsin katmanlarından geçerek hakikatin birliğine varmayı hedefler. Bu yüzden “yol odur ki doğru vara” sözü, hedefe ulaşmayan bir çabanın yol sayılamayacağını ima eder. Hakikate götürmeyen her hareket, aslında dairenin içinde dönmektir. “Doğru varmak”, fenâ ile mümkündür. Benlik çözülmeden birlik idraki açılmaz. Yolun doğruluğu, kişinin dış eylemlerinde değil; iç merkezinin yöneldiği hakikatte ölçülür. Eğer yön Hakk ise, en sade adım bile doğru yoldur. Eğer yön nefis ise, en gösterişli yürüyüş bile sapmadır. “Göz odur ki Hakk’ı göre” ifadesi, fiziksel görmeyi değil, basireti anlatır. Bu, kalp gözünün açılmasıdır. Varlıkta çokluk gören göz henüz ayrılık perdesindedir; her şeyde aynı hakikatin yansımasını gören göz ise vahdet idrakine yaklaşmıştır. Hakk’kı görmek, varlığı O’ndan ayrı sanmamaktır. Kıtanın en derin cümlesi şudur: “Er odur alçakta dura.” Bu, insan-ı kâmilin alametidir. Hakikate yaklaşan kişi yükselmez; aksine alçalır. Çünkü yükselme iddiası, hâlâ benliğin izini taşır. Gerçek olgunluk, kendini merkeze koymamaktır. “Yüceden bakan göz değil” diyerek Yunus, kibri ontolojik bir sapma olarak işaret eder: Yukarıdan bakmak, ayrılığı sürdürmektir. Bu kıta, üç aşamalı bir hakikat sunar: Yol → Hakikate yöneliş Göz → Birliği idrak Er → Benliğin sönüşü Sonuçta doğru yol, Hakk’kı gören gözle yürünür ve o yolda yürüyen kişi, kendini değil hakikati yüceltir. Çünkü hakikate varan, yüksekte değil; hiçlikte bulunur. Erden sana nazar ola/İçin dışın pür nur ola/Belî kurtulmuştan ola/Şol kişi kim gammaz değil Tasavvufta “nazar”, sıradan bir bakış değildir; bilinç aktarımıdır. Kâmil insanın bakışı, yalnız görmek değil, dönüştürmektir. “Erden sana nazar ola” ifadesi, hakikate ermiş bir varlığın farkındalığının sana temas etmesini anlatır. Bu temas sözle değil hâl ile olur. Çünkü nur, bilgiyle değil idrakle geçer. Bu nazar, kişinin kalp aynasını parlatır. “İçin dışın pür nur ola” denmesi, artık iç ve dış arasındaki yarığın kapanmasıdır. Fenâ sürecinde benlik çözülmüş; bekā hâlinde ilahi nur kişide sabitlenmiştir. İç başka dış başka değildir. Gizlenen karanlık kalmamıştır. İnsan artık rol yapmaz; olduğu gibi görünür, göründüğü gibidir. Nur burada ahlâkî bir temizlikten öte ontolojik bir aydınlanmadır: Varlığın kaynağıyla uyum hâli. “Belî kurtulmuştan ola” ifadesi, tasavvufta Elest Bezmi’ne gönderme olarak okunabilir. Ruhun “Belâ” diyerek ilahi hitaba verdiği cevap, insanın hakikatteki asli sözüdür. Kurtuluş, yeni bir şey kazanmak değil; o ilk söze geri dönmektir. Yani insanın özündeki saf birliği yeniden hatırlaması. Son dize ise bu hâlin ahlâkî tezahürünü verir: “Şol kişi kim gammaz değil.” Gammazlık, ayrılık bilincinin ürünüdür. Başkasını kötülemek, yargılamak, taşımak; hâlâ benliğin merkezde olduğunu gösterir. Birlik idrakine ermiş kişi ise başkasını konuşmaz; çünkü “başkası” diye bir şey kalmamıştır. Bu kıta bize şunu anlatır: Hakikate ermiş bir nazar, insanın kalbini nurla doldurur. İç ve dış birleştiğinde, kişi ilk sözündeki saf hâline döner. O zaman dil susar, kalp konuşur; ayrılık çözülür, birlik tecelli eder. Doğru yola gittin ise/Er eteğin tuttunusa/Bir hayır dua ettinise/Birine bindir az değil Tasavvufta yolun doğruluğu, dışsal hareketle değil, içsel dönüşümle ölçülür. “Doğru yola gittin ise” ifadesi, artık teorik bir yönelişi değil, yaşanmış bir hâli sorgular. Yol, ancak nefs çözülmüş ve kalp aynası parlamışsa doğrudur. Aksi hâlde kişi yürüdüğünü sanır; oysa kendi etrafında dönmektedir. “Er eteğin tuttunusa” burada yeniden hatırlatılır; çünkü hakikate varmak tek başına gerçekleşmez. İnsan-ı kâmil, yolun canlı haritasıdır. Onun eteğini tutmak, bir şahsa bağlanmak değil; kendi nefs merkezinden vazgeçmektir. Bu teslimiyet, benliğin çözülüşünü hızlandırır ve kişiyi fenâdan bekāya taşır. “Bir hayır dua ettinise” dizesi, sözün metafizik gücünü hatırlatır. Dua, tasavvufta yalnız talep değil; yöneliştir. Kalpten çıkan her söz bir titreşimdir; varlıkta yankı bulur. Eğer dua birlik bilincinden doğmuşsa, o söz artık bireysel değildir; ilahi rahmetin akışına katılmıştır. Bu yüzden tek bir hayır dua, nicelik olarak küçük görünse de ontolojik olarak büyüktür. “Birine bindir az değil” ifadesi, manevî yükü ima eder. Burada yük, dünyevî bir ağırlık değil; rahmetin ve bereketin taşınmasıdır. Doğru yolun yolcusu, başkasının varlık yükünü hafifletir. Kendi benliğini azalttıkça, başkasına taşıyıcı olur. İşte bu yüzden az görünen bir hayır, hakikatte büyük bir dönüşümdür. Bu kıta şunu fısıldar: Doğru yolun meyvesi gösterişli kerametler değil, sade bir hayırdır. Bir kalbe iyi gelen tek bir dua, bekā hâlinde söylenmişse, bin sözden ağırdır. Çünkü o söz artık “senin” değildir; Hak’tan gelip yine Hakk’ka dönen bir nefes olmuştur. Yunus bu sözleri çatar/Sanki balı yağa katar/Halka meta’ların satar/Yükü gevherdir tuz değil Bu kıta, şiirin kendi sırrını açtığı yerdir. Şair burada yalnız konuşmaz; konuştuğu sözün mahiyetini de bildirir. “Yunus bu sözleri çatar” derken, hakikati sıradan bir anlatı gibi ördüğünü ima eder. Fakat bu örgü, zahirde basit; bâtında derindir. Tıpkı bal ile yağın karışımı gibi: tatlı, yumuşak, kolay sindirilir. Ancak bu yumuşaklık, hafiflik değildir. Tasavvuf geleneğinde hakikat iki katmanlıdır: zahir ve batın. Yunus’un dili zahirdir; herkes anlayabilir. Ama sözün içindeki mana, batınîdir; onu ancak kalbi hazırlıklı olan alır. “Halka meta’ların satar” ifadesi, hakikatin pazarda satılan bir mal gibi sunulmasını anlatır. Yani söz gündelik dilde dolaşır, halkın arasında yer alır. Fakat bu meta sıradan değildir. “Yükü gevherdir tuz değil” dizesi, şiirin metafizik ağırlığını açık eder. Tuz, gündelik ve geçici olandır; hayatı tatlandırır ama özü temsil etmez. Gevher ise cevherdir; varlığın özü, hakikatin çekirdeği. Yunus’un sözleri hafif görünür ama içlerinde varlık sırrını taşır. Onları yalnız ahlâk öğüdü sanan, tuzu görür; derine inen ise cevheri bulur. Bu kıta, aslında bütün şiirin anahtarını verir: Hakikat bağırarak değil, fısıldayarak söylenir. Söz sade olabilir; fakat eğer kalpten doğmuşsa, içinde ontolojik bir ağırlık taşır. Yunus’un şiiri de böyledir: Dilinde bal, özünde cevher. Onu hafif sanan yanılır; çünkü taşıdığı yük, varlığın birliğine dair sırdır. Tek tek tüm kıtaları açıkladıktan sonra şunu söylemeliyim ki bu şiir bize: Hakikat bilgisinin kalpte olduğunu, İbadetin merhamet olmadan bir anlam ifade etmediğini, egonun hakikat önündeki en büyük perde olduğunu, gerçek yolun iç yolculuk olduğunu, insan-ı kâmil olmanın yolunun tevazudan geçtiğini, kalp kırmanın ilahi aynayı kırmakla eşdeğer olduğunu anlatır bizlere genel olarak. Hem Yunus der ki: Hakk’ı arıyorsan, insanın gönlünde ara.
Ekleme Tarihi: 25 Şubat 2026 -Çarşamba

BİR KEZ GÖNÜL YIKTINISA

Bugün içimden kitap tanıtımı dışında başka bir şey yapmak geldi. Neden içimde bu istek oluştu, açıkçası ben de bilmiyorum. Sadece içim bir şey diyorsa doğru diyordur, diyerek ona uydum. Bakalım beğenecek misiniz? Bugün Yunus Emre’nin “Bir Kez Gönül Yıktınısa” isimli şiirini tasavvufi anlamda çözümlemeye çalışacağım, biraz da derinlere ineceğim.

Bir kez gönül yıktınısa/Bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi/Elin yüzün yumaz değil

Gönül, tasavvuf düşüncesinde bir duygu merkezi değil, varlığın kalbi olarak görünür. O, ilahi tecellinin aynasıdır; Hakk, kendi isim ve sıfatlarını en parlak şekilde onda gösterir. Bu yüzden bir gönlü kırmak, yalnızca bir insanı incitmek değildir; varlığın birliğini parçalayan bir bilinç hâlinin dışavurumudur.

“Bir kez gönül yıktınısa” ifadesi, henüz fenâ gerçekleşmemiş bir benliğe işaret eder. Çünkü gönül kırmak için önce “ben” ve “öteki” ayrımına inanmak gerekir. Ayrılık bilinci sürdüğü sürece ibadet, hakikate değil egoya dayanır. İşte bu yüzden “kıldığın namaz değil.” Şekil vardır, fakat öz yoktur. Hareket vardır, fakat teslimiyet yoktur. Secde eden beden olsa da secde eden bilinç hâlâ kendini merkezde tutmaktadır.

Tasavvufta namaz, sadece ritüel değil, kulun Hakk karşısında yok oluşunun sembolü olarak kabul edilir. Eğer bu yok oluş (fenâ) yaşanmamışsa, ibadet hâlâ iki varlık varsayar: ibadet eden ve edilen. Oysa hakikatte varlık tektir. Gönül kırmak, bu birliği inkâr etmektir; çünkü kırılan kalp, Hakk’kın tecelli ettiği aynadır. Hakikate ulaşmadan yapılan ibadet, sadece formdur; öz olamaz. Yani: Şekil var ama idrak yoksa, ibadet var ama merhamet yoksa, dış temizlik var ama iç temizlik yoksa, o ibadet “namaz değil”dir.

“Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil” sözü ise ontolojik bir temizlik vurgusudur. Çokluk dünyası, kimlikler ve dinler, kalpteki ayrılık lekesini silemez. Çünkü o leke dışta değil, bilinçtedir. Elin ve yüzün yıkanması zahiri temizliktir; fakat gönül kırmanın kiri, ancak benliğin çözülmesiyle arınır.

“Yetmiş iki millet” kavramı ise tasavvufta bütün insanlığı simgeler. Hiçbir dini kimlik, mezhep ya da topluluk; kalp kırmanın manevi kirini temizleyemez. Bu, vahdet (birlik) öğretisidir: İnsanlık birdir. Hakikat tek bir özdür. Kimlik değil, bilinç önemlidir.

Bu kıta bize şunu fısıldar: Gerçek ibadet, başkasının kalbinde Hakk’kı görmeye başladığın anda başlar. Aksi hâlde yapılan her ibadet, kırık bir aynanın önünde edilen secdedir; görüntü vardır, fakat yansıma parçalıdır.

Bir gönülü yaptınısa/Er eteğin tuttunusa/Bir kez hayır ettinise/Binde bir ise az değil

Bir gönlü yapmak, tasavvuf dilinde yalnızca birini mutlu etmek değildir; kırılmış bir aynayı yeniden parlatmaktır. Çünkü gönül, ilahi isimlerin tecelli ettiği yerdir. Bir kalbi onarmak, aslında ilahi yansımanın berraklaşmasına hizmet etmektir. Bu yüzden tek bir gönül yapmak, binlerce zahiri ibadetten daha ağır gelebilir; çünkü burada eylem, benlikten değil birlik idrakinden doğar.

“Er eteğin tuttunusa” ifadesi, sembolik olarak hakikate bağlanmayı anlatır. “Er”, insan-ı kâmildir; nefsini aşmış, fenâdan geçmiş ve bekā hâlinde yaşayan kişidir. Onun eteğini tutmak, bir kişiye bağımlı olmak değil; hakikatin rehberliğine teslim olmaktır. Bu teslimiyet, nefsin çözülmeye başladığı andır. Kişi kendi karanlık merkezinden çıkıp nurun istikametine yönelir.

Bir kez hayır etmek — ama gerçekten etmek — nefsin gölgesinden sıyrılarak yapılan eylemdir. Tasavvufta eylemin değeri miktarında değil, kaynağındadır. Eğer o hayır, benliğin kendini yüceltme arzusundan değil de içsel bir birlik şuurundan doğmuşsa, “binde bir ise az değil.” Çünkü o tek eylem, fenâya açılan bir kapıdır.

Bu kıta, nicelikle niteliği ayırır. Çok ibadet değil, bilinçli bir merhamet önemlidir. Çok söz değil, hakikate yaslanmış bir duruş değerlidir. Gönül yapmak, aslında kalp aynasını hem kendinde hem başkasında parlatmaktır. Böylece kişi, başkasını iyileştirirken kendi varlık iddiasını da yavaşça eritir.

Bu kıtada Yunus’un ima ettiği sır şudur: Bir gönlü onarmak, Hakk’kın tecellisini görünür kılmaktır. Ve o görünürlük, insanı bekā ufkuna yaklaştıran en sade ama en derin eylemdir.

Yol odur ki doğru vara/Göz odur ki Hakk’ı göre/Er odur alçakta dura/Yüceden bakan göz değil

Tasavvufta “yol”, mekânsal bir ilerleyiş değil, bilinçte gerçekleşen bir dönüşümdür. Seyr u sülûk denen bu iç yolculuk, nefsin katmanlarından geçerek hakikatin birliğine varmayı hedefler. Bu yüzden “yol odur ki doğru vara” sözü, hedefe ulaşmayan bir çabanın yol sayılamayacağını ima eder. Hakikate götürmeyen her hareket, aslında dairenin içinde dönmektir.

“Doğru varmak”, fenâ ile mümkündür. Benlik çözülmeden birlik idraki açılmaz. Yolun doğruluğu, kişinin dış eylemlerinde değil; iç merkezinin yöneldiği hakikatte ölçülür. Eğer yön Hakk ise, en sade adım bile doğru yoldur. Eğer yön nefis ise, en gösterişli yürüyüş bile sapmadır.

“Göz odur ki Hakk’ı göre” ifadesi, fiziksel görmeyi değil, basireti anlatır. Bu, kalp gözünün açılmasıdır. Varlıkta çokluk gören göz henüz ayrılık perdesindedir; her şeyde aynı hakikatin yansımasını gören göz ise vahdet idrakine yaklaşmıştır. Hakk’kı görmek, varlığı O’ndan ayrı sanmamaktır.

Kıtanın en derin cümlesi şudur: “Er odur alçakta dura.” Bu, insan-ı kâmilin alametidir. Hakikate yaklaşan kişi yükselmez; aksine alçalır. Çünkü yükselme iddiası, hâlâ benliğin izini taşır. Gerçek olgunluk, kendini merkeze koymamaktır. “Yüceden bakan göz değil” diyerek Yunus, kibri ontolojik bir sapma olarak işaret eder: Yukarıdan bakmak, ayrılığı sürdürmektir.

Bu kıta, üç aşamalı bir hakikat sunar:

Yol → Hakikate yöneliş

Göz → Birliği idrak

Er → Benliğin sönüşü

Sonuçta doğru yol, Hakk’kı gören gözle yürünür ve o yolda yürüyen kişi, kendini değil hakikati yüceltir. Çünkü hakikate varan, yüksekte değil; hiçlikte bulunur.

Erden sana nazar ola/İçin dışın pür nur ola/Belî kurtulmuştan ola/Şol kişi kim gammaz değil

Tasavvufta “nazar”, sıradan bir bakış değildir; bilinç aktarımıdır. Kâmil insanın bakışı, yalnız görmek değil, dönüştürmektir. “Erden sana nazar ola” ifadesi, hakikate ermiş bir varlığın farkındalığının sana temas etmesini anlatır. Bu temas sözle değil hâl ile olur. Çünkü nur, bilgiyle değil idrakle geçer.

Bu nazar, kişinin kalp aynasını parlatır. “İçin dışın pür nur ola” denmesi, artık iç ve dış arasındaki yarığın kapanmasıdır. Fenâ sürecinde benlik çözülmüş; bekā hâlinde ilahi nur kişide sabitlenmiştir. İç başka dış başka değildir. Gizlenen karanlık kalmamıştır. İnsan artık rol yapmaz; olduğu gibi görünür, göründüğü gibidir. Nur burada ahlâkî bir temizlikten öte ontolojik bir aydınlanmadır: Varlığın kaynağıyla uyum hâli.

“Belî kurtulmuştan ola” ifadesi, tasavvufta Elest Bezmi’ne gönderme olarak okunabilir. Ruhun “Belâ” diyerek ilahi hitaba verdiği cevap, insanın hakikatteki asli sözüdür. Kurtuluş, yeni bir şey kazanmak değil; o ilk söze geri dönmektir. Yani insanın özündeki saf birliği yeniden hatırlaması.

Son dize ise bu hâlin ahlâkî tezahürünü verir: “Şol kişi kim gammaz değil.” Gammazlık, ayrılık bilincinin ürünüdür. Başkasını kötülemek, yargılamak, taşımak; hâlâ benliğin merkezde olduğunu gösterir. Birlik idrakine ermiş kişi ise başkasını konuşmaz; çünkü “başkası” diye bir şey kalmamıştır.

Bu kıta bize şunu anlatır: Hakikate ermiş bir nazar, insanın kalbini nurla doldurur. İç ve dış birleştiğinde, kişi ilk sözündeki saf hâline döner. O zaman dil susar, kalp konuşur; ayrılık çözülür, birlik tecelli eder.

Doğru yola gittin ise/Er eteğin tuttunusa/Bir hayır dua ettinise/Birine bindir az değil

Tasavvufta yolun doğruluğu, dışsal hareketle değil, içsel dönüşümle ölçülür. “Doğru yola gittin ise” ifadesi, artık teorik bir yönelişi değil, yaşanmış bir hâli sorgular. Yol, ancak nefs çözülmüş ve kalp aynası parlamışsa doğrudur. Aksi hâlde kişi yürüdüğünü sanır; oysa kendi etrafında dönmektedir.

“Er eteğin tuttunusa” burada yeniden hatırlatılır; çünkü hakikate varmak tek başına gerçekleşmez. İnsan-ı kâmil, yolun canlı haritasıdır. Onun eteğini tutmak, bir şahsa bağlanmak değil; kendi nefs merkezinden vazgeçmektir. Bu teslimiyet, benliğin çözülüşünü hızlandırır ve kişiyi fenâdan bekāya taşır.

“Bir hayır dua ettinise” dizesi, sözün metafizik gücünü hatırlatır. Dua, tasavvufta yalnız talep değil; yöneliştir. Kalpten çıkan her söz bir titreşimdir; varlıkta yankı bulur. Eğer dua birlik bilincinden doğmuşsa, o söz artık bireysel değildir; ilahi rahmetin akışına katılmıştır. Bu yüzden tek bir hayır dua, nicelik olarak küçük görünse de ontolojik olarak büyüktür.

“Birine bindir az değil” ifadesi, manevî yükü ima eder. Burada yük, dünyevî bir ağırlık değil; rahmetin ve bereketin taşınmasıdır. Doğru yolun yolcusu, başkasının varlık yükünü hafifletir. Kendi benliğini azalttıkça, başkasına taşıyıcı olur. İşte bu yüzden az görünen bir hayır, hakikatte büyük bir dönüşümdür.

Bu kıta şunu fısıldar: Doğru yolun meyvesi gösterişli kerametler değil, sade bir hayırdır. Bir kalbe iyi gelen tek bir dua, bekā hâlinde söylenmişse, bin sözden ağırdır. Çünkü o söz artık “senin” değildir; Hak’tan gelip yine Hakk’ka dönen bir nefes olmuştur.

Yunus bu sözleri çatar/Sanki balı yağa katar/Halka meta’ların satar/Yükü gevherdir tuz değil

Bu kıta, şiirin kendi sırrını açtığı yerdir. Şair burada yalnız konuşmaz; konuştuğu sözün mahiyetini de bildirir. “Yunus bu sözleri çatar” derken, hakikati sıradan bir anlatı gibi ördüğünü ima eder. Fakat bu örgü, zahirde basit; bâtında derindir. Tıpkı bal ile yağın karışımı gibi: tatlı, yumuşak, kolay sindirilir. Ancak bu yumuşaklık, hafiflik değildir.

Tasavvuf geleneğinde hakikat iki katmanlıdır: zahir ve batın. Yunus’un dili zahirdir; herkes anlayabilir. Ama sözün içindeki mana, batınîdir; onu ancak kalbi hazırlıklı olan alır. “Halka meta’ların satar” ifadesi, hakikatin pazarda satılan bir mal gibi sunulmasını anlatır. Yani söz gündelik dilde dolaşır, halkın arasında yer alır. Fakat bu meta sıradan değildir.

“Yükü gevherdir tuz değil” dizesi, şiirin metafizik ağırlığını açık eder. Tuz, gündelik ve geçici olandır; hayatı tatlandırır ama özü temsil etmez. Gevher ise cevherdir; varlığın özü, hakikatin çekirdeği. Yunus’un sözleri hafif görünür ama içlerinde varlık sırrını taşır. Onları yalnız ahlâk öğüdü sanan, tuzu görür; derine inen ise cevheri bulur.

Bu kıta, aslında bütün şiirin anahtarını verir: Hakikat bağırarak değil, fısıldayarak söylenir. Söz sade olabilir; fakat eğer kalpten doğmuşsa, içinde ontolojik bir ağırlık taşır. Yunus’un şiiri de böyledir: Dilinde bal, özünde cevher. Onu hafif sanan yanılır; çünkü taşıdığı yük, varlığın birliğine dair sırdır.

Tek tek tüm kıtaları açıkladıktan sonra şunu söylemeliyim ki bu şiir bize: Hakikat bilgisinin kalpte olduğunu, İbadetin merhamet olmadan bir anlam ifade etmediğini, egonun hakikat önündeki en büyük perde olduğunu, gerçek yolun iç yolculuk olduğunu, insan-ı kâmil olmanın yolunun tevazudan geçtiğini, kalp kırmanın ilahi aynayı kırmakla eşdeğer olduğunu anlatır bizlere genel olarak. Hem Yunus der ki: Hakk’ı arıyorsan, insanın gönlünde ara.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Merve filizcan
(25.02.2026 09:53 - #5126)
Şekilden öze çağıran, düşündüren ve kalbe dokunan güçlü bir metin olmuş. Elinize, yüreğinize sağlık hocam
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.