JEAN PAUL SARTRE Konuşuyor
Jean-Paul Sartre (1905–1980), 20. yüzyılın en etkili filozoflarından, yazarlarından ve entelektüellerinden biridir. En çok varoluşçuluk felsefesinin kurucu ve sistemleştirici ismi olarak bilinir. Ama Sartre sadece bir filozof değildir; aynı zamanda romancı, oyun yazarı, denemeci ve politik bir figürdür. Bakalım Jean-Paul Sartre günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:
Sevgili insanlar,
Bugün burada konuşmak, geçmişte olduğundan daha zor.
Çünkü artık sorun özgürlüğün ne olduğu değil; sorun, özgürlüğü hâlâ isteyip istemediğinizdir.
Bugün size özgürlükten söz etmek neredeyse yanlış anlaşılmaya mahkûm.
Çünkü artık özgürlük, talep edilen bir şey değil; fazlalık gibi görülen bir şey.
Eskiden insanlar zincirlerini hissederdi.
Bugün zincirler görünmez.
İnsanlar yürüyebildiklerini sanıyorlar; çünkü zincirler artık içselleştirilmiş durumda.
Bana diyorsunuz ki:
“Şartlar ağır.”
“Zaman kötü.”
“Şimdi sırası değil.”
“Konuşmanın bir anlamı yok.”
Evet, şartlar ağır.
Ama insanın ağırlığı, şartların ağırlığından büyük olmak zorundadır. Aksi hâlde insan, kendini inkâr etmiş olur.
İnsanlar bana şunu soruyor: “Bu koşullarda özgürlükten söz etmek gerçekçi mi?”
Ben size şunu soruyorum: İnsanı özgürlükten vazgeçtiği hâlde hâlâ insan saymak ne kadar gerçekçi?
Çünkü şunu açıkça söylemeliyim:
İnsan, özgürlüğü askıya alamaz.
İnsan, özgürlüğü erteleyemez.
İnsan, özgürlüğü devredemez.
İnsan, özgür olmaktan yalnızca kaçabilir.
Ve bugün burada gördüğüm şey şudur: İnsanlar kaçtıklarının farkında değil.
Çünkü kaçış, artık dramatik değil.
Sessiz.
Düz.
Sıradan.
İnsanlar kendilerini hapiste hissetmiyorlar.
Sadece daralmış hissediyorlar.
Ve bu çok daha tehlikelidir.
Çünkü hapishane isyan doğurur.
Ama daralma, uyum üretir.
Başına gelen her şeyi “normal” ilan eder.
Adaletsizliği “düzen”,
Yoksulluğu “kader”,
Sessizliği “olgunluk”,
Korkuyu “gerçekçilik” olarak adlandırır.
Bu kelimeler masum değildir.
Bugün insan, kendini bir nesne gibi yaşamaya razı oluyor.
Kendisini bir “rol”, bir “konum”, bir “kimlik kartı” olarak tanımlıyor.
“Ben buyum.”
“Benden bu kadar.”
İşte ben buna kötü niyet diyorum.
Kötü niyet, yalan söylemek değildir.
Kötü niyet, kendine gerçeği söylememektir.
İnsanın, kendi özgürlüğünü görüp onu yok saymasıdır.
Sizler çoğu zaman şöyle konuşuyorsunuz: “Benim yerimde olsan sen de böyle yapardın.”
Hayır.
Ben sizin yerinizde olsam, sizin yaptığınız seçimi yapmış olurdum.
Ve bu, koşulların değil, benim seçimim olurdu.
Koşullar insanı belirlemez.
Koşullar, insanın kendini nasıl gerekçelendirdiğini belirler.
Bugün en yaygın gerekçe şudur: “Hayatta kalmak zorundayım.”
Ama size şunu soruyorum: Sırf hayatta kalıyor olmak, yaşamak mıdır?
İnsan, kendisini susturarak, eğerek, küçülterek hayatta kalıyorsa, geriye kalan şey nedir?
Benim felsefemde insan, hiçliktir.
Bu sizi korkutabilir.
Ama bu, bir yoksunluk değil; bir imkândır.
İnsan, ne ise o olmadığı için özgürdür.
İnsan, her an kendisinden fazlası olabildiği için özgürdür.
Ama bugün insan, bu hiçliği doldurmak istiyor.
Kesinliklerle.
Kalabalıklarla.
Ezberlerle.
“Böyle gelmiş, böyle gider”lerle.
İnsan, belirsizlikten korktuğu için otoriteyi sever.
Çünkü otorite, insanın yerine karar verir.
Ve insan, karar vermediği ölçüde rahatlar.
Ama bu rahatlık, masum değildir.
Çünkü insan, başkasının kararını yaşarken bile, onu kabul etmeyi seçmiştir.
Bugün herkes şunu söylüyor: “Benim elimde değil.”
Ama şunu unutuyorsunuz: Elinizde olmaması, sizin seçiminizle elinizden çıkmıştır.
İnsan, sadece zorbalardan değil, itaatkârlardan da oluşan bir dünyada yaşar.
Ve itaatkâr insan, kendisini ahlaki bir sıfıra indirger.
“Ben sadece görevimi yaptım.”
“Ben karışmadım.”
“Ben taraf olmadım.”
Tarafsızlık, masumiyet değildir.
Tarafsızlık, mevcut olanın lehine alınmış bir tavırdır.
Bugün burada asıl mesele şudur: İnsanlar acı çekiyor ama acılarını düşünmeye vakit ayırmıyorlar.
Çünkü düşünmek, insanı sorumlu kılar.
Ve sorumluluk, bugün en kaçınılan kelimedir.
Başkalarının bakışı her zamankinden daha güçlü.
Ama asıl bakış, içinizdeki bakıştır.
Kendinize her gün sorduğunuz ya da sormadığınız soru: “Ben buna nasıl razı oldum?”
İnsan bir günde teslim olmaz.
İnsan, küçük kabullerin toplamıdır.
Bugün sustuğunuz şey, yarın sizi tanımlar.
Size şunu vaat etmiyorum: Bu konuşmadan sonra cesur olacağınızı.
Ya da özgür olacağınızı.
Ama şunu söylüyorum: İnsan, kendine yalan söylemeyi bıraktığı an, hâlâ insandır.
Ve belki de bugün, bu ülkede insan olmanın tek gerçek biçimi şudur:
Kendi suskunluğunu fark etmek.
Kendi korkusunu adlandırmak.
Ve buna rağmen, en azından tamamen yok olmamayı seçmek.
İnsan dünyayı kurtarmayabilir.
Ama insan, kendisini nesneye indirgenmiş bir şeye dönüştürmeyi reddedebilir.
Bu reddiye sessiz olabilir.
Küçük olabilir.
Görünmez olabilir.
Ama gerçektir.
Bugün attığınız küçük bir adım bile, insanın hâlâ tamamen teslim olmadığının kanıtıdır.
Bir cümle.
Bir itiraz.
Bir reddediş.
Bir “hayır”.
İnsan bazen dünyayı değiştirmez.
Ama dünyanın onu tamamen değiştirmesine izin vermez.
Ve belki de bugün insan olmaktan geriye kalan tek şey budur.
Şunu unutmayın: Kim olduğunuz, size yapılanlarla değil; onlara rağmen kim olmayı seçtiğinizle belirlenir.
Ve insan, seçim yaptığı sürece henüz bitmemiştir.
