Öcal Kemal Evren hakkında pek bir bilgiye sahip olmamakla birlikte: Erdoğan Yiğit Kısmetse, Erdoğan Yiğit - Sözüm Mezarımdır (Bir Ankara Hikayesi), Ve Bu Sabah Kızılay'da, Vuslatı Kabil Olmayan Bir Aşka Dair, Akdeniz! Mustafa isimli kitapların yazarı olduğunu biliyorum. Biz bugün “Akdeniz! Mustafa” isimli eseri üzerine yazacağız.
Öcal Kemal Evren’in Akdeniz! Mustafa romanı, savaş ve askerlik anlatısı gibi görünse de aslında insan zihninin en hassas noktalarını, toplumsal düzenin ve bireysel psikolojinin derinliklerini kurcalayan bir eser. Roman, çatışmayı yalnızca fiziksel bir olgu olarak değil, düşünmek ve inanç, sorgulamak ve itaat arasındaki metafizik gerilim üzerinden okuruna sunar. Evren’in anlatısı sessiz, soğukkanlı ve rahatsız edici bir gözlemle ilerler; cephedeki kahramanlık hikâyesi değil, zihnin ve ruhun savaşını ön plana çıkarır.
Mustafa, romanın merkezinde yer alır ve geleneksel kahraman klişelerinden radikal biçimde ayrılır. Onun kahramanlığı, tereddütsüzlüğünde yatar. Felsefi açıdan bakıldığında, Mustafa’nın dünyası Kierkegaard’ın “iman sıçrayışı” kavramını akla getirir. Kierkegaard’a göre, insanın aklı sınırlarını aşarak iman boşluğuna adım atması gerekir; bu, bireyi varoluşsal bir belirsizlikten kurtarır. Ancak Mustafa’nın sıçrayışı, kişisel bir Tanrı ilişkisi yerine, devlete ve kumandana yönelir. İnanç, onun dünyasında bir varoluşsal rahatlama aracı, düşünmenin yarattığı kaygı ve tereddütlerin bastırıcı gücüdür.
Freud’un ölüm ve yaşam içgüdüsü kavramlarıyla bakıldığında, Mustafa’nın ölümle ilişkisi de bir bastırma mekanizmasıdır. Ölüm kaygısı, iman ve cennet vaadiyle ehlileştirilir. Böylece Mustafa, görevine adanmış, tereddütsüz ve sorgusuz bir psikolojik düzen içinde hareket eder. Bu, modern insanın en temel felaketlerinden birini: düşünmenin getirdiği parçalılık ve kaygıyı romanın evreninde çözümler.
Evren’in metninde kumandan figürü, Weber’in “meşru otorite” kavramını somutlaştırır. Kumandanın emirleri, Mustafa gibi askerler için hem eylem kılavuzu hem ahlaki referans noktasıdır. Sorgulama yoktur, çünkü sorgulama düzeni bozar. Emre itaat etmek, bireyin vicdanını askıya almasını ve sorumluluğunu üst otoriteye devretmesini sağlar. Roman, bireyin kolektif yapı içinde eritilmesini sessiz bir gözlemle anlatır: “bizim adam” ifadesi Mustafa’yı çoğaltır, onu bir tip hâline getirir, tekilliğini siler.
Burada Emile Durkheim’ın “kolektif bilinç” kavramı belirginleşir. Mustafa’nın sorgusuz itaati, bireyin toplumsal normlar ve değerler tarafından biçimlendirilmiş hâlidir. Mustafa’nın sessizliği ve bireyselliğini feda edişi, toplumun düzeni ve hayatta kalma mekanizması için bir bedel olarak sunulur. Evren, bu düzeni eleştirmekten ziyade göstermeyi tercih eder; okuru, bu rahatlığın bedelini düşünmeye davet eder.
Romandaki “gâvur” figürü, yalnızca savaşın karşı tarafı değil; farklı bir ölüm algısının ve yaşam anlayışının temsilidir. Mustafa ve arkadaşları ölümü küçümserken, düşman hayatı önemser; bu nedenle onların cesareti kırılabilir. Bu zıtlık, Benedict Anderson’ın “hayali cemiyet” kavramını akla getirir: Ulusal kimlik ve kolektif aidiyet, ötekiyle kurulan karşıtlık üzerinden inşa edilir. Evren’in dünyasında, düşman yalnızca ideolojik bir araçtır; Mustafa’nın ve kumandanın dünyasında öteki, toplumsal uyumu ve cesareti pekiştiren bir yansımadır.
Nietzsche’nin perspektifinden bakıldığında, Mustafa’nın inancı bir “güç iradesi” olarak da okunabilir. Mustafa, kendi iradesini rafa kaldırarak, üst otoritenin ve toplumsal yapının iradesine teslim olur. Bu teslimiyet hem bireysel güvenlik sağlar hem de toplumsal düzeni korur. Ancak Nietzsche’ye göre, bu tür bir teslimiyet, bireyin yaratıcı ve özgür yanını bastırır; rahatlıkla gelen huzurun bedeli, kişisel güçten ve özgür düşünceden vazgeçmektir.
Roman boyunca Akdeniz, sessiz bir tanık ve metaforik bir varlık olarak işlev görür. Deniz, insanın küçüklüğünü ve hayatın geçiciliğini hatırlatır; Mustafa ise ona bakmaz. Çünkü bakmak, durmak ve düşünmek demektir. Evren’in dili yalındır, şiirsellik daha çok imgesel gerilim ve simgesel yoğunluk üzerinden kurulur. Akdeniz’in enginliği, Mustafa’nın inançla kurduğu geçici huzuru vurgular: İnsan, büyüklük karşısında yalnızdır; ama inanç, yalnızlığı örten bir örtü sağlar.
Evren’in metni, minimalist ama güçlü bir ritimle ilerler. Betimlemeler ve karakterler birbirini tamamlar; içsel monologlar, dışsal olaylarla ters düşmez. Bu, romanın hem edebi hem de psikolojik yoğunluğunu artırır.
Akdeniz! Mustafa, bilinçli bir sadelikle örülmüştür. Dil, büyük metaforlarla süslenmez; ama ideolojik ağırlığı yüksek cümlelerle ilerler. Bu yalınlık, anlatılan zihniyetle uyumludur. Çünkü sorgulamayan bir dünyanın dili de süse, dolambaçlı anlatılara ihtiyaç duymaz.
Akdeniz! Mustafa, inancı yüceltmez, sorgulamayı küçümsemez; yaptığı daha derin bir şeydir: İnsan zihninin, düşünmeden kazanabileceği huzuru ve bunun toplumsal, psikolojik ve ideolojik boyutlarını görünür kılar. Mustafa huzurludur; ama huzuru, bireyselliğini, sorumluluğunu ve kendi aklını devre dışı bırakması pahasına elde edilmiştir.
Romanın okura bıraktığı rahatsızlık buradan doğar: Mustafa ve dünyası tanıdık gelmektedir. Evren, bize sessizce hatırlatır ki, insanın en tehlikeli yanı, bazen düşünmemeyi seçtiği anlarda ortaya çıkar. Felsefi, sosyolojik ve psikolojik açıdan bakıldığında, düşünmekten vazgeçmek kolaylık sağlar; ama bu kolaylık, varoluşsal ve estetik açıdan bedel ödetir.
Akdeniz! Mustafa, sessiz, etkili ve rahatsız edici bir aynadır: İnancın konforunu, sessiz kahramanlığın görünmez bedelini ve insanın özgür düşünce ile toplumsal itaat arasındaki kırılgan dengesini gözler önüne serer.
