Demokrasiler Kimleri Besliyor?
Demokrasi, tarihte hiçbir zaman saf bir ideal olarak işlemedi. O, daima krizlerin, sınıf çatışmalarının, iktidar mücadelelerinin içinden doğdu. Atina’da Solon’un yaptığı da bir “erdem devrimi” değil, bir çöküşü durdurma hamlesiydi. Borç köleliğinin yaygınlaştığı, aristokrasinin toplumu kilitlediği, tiranlığın kapıda olduğu bir eşikte Solon, düzeni yeniden kurmakla görevlendirildi. Ne filozoftu ne de halk tribünü; olağanüstü yetkilerle donatılmış bir devlet adamıydı.
Solon’un asıl önemi, demokrasiyi kurmasında değil; demokrasinin zeminini hazırlamasındadır. Ekonomik yükleri hafifletti, hukuku yazılı hale getirdi, siyasal katılımı soya değil servete bağladı. Böylece Atina’da “yönetilenler” ilk kez siyasal özneye dönüştü. Ancak bu düzen, kalıcı bir istikrar üretmedi. Çünkü halk yönetime katıldı ama hakikatin ölçüsü henüz netleşmemişti.
İşte bu boşlukta sofistler sahneye çıktı. Demokrasiyle birlikte doğan sofizm, hakikati değil iknayı merkeze aldı. Doğru, artık mutlak değil; bağlama, çıkara ve dinleyiciye göre şekillenen bir araçtı. Demokrasi, kendi içinden oligarşik bir kayma eğilimi üretmeye başladı. Çünkü sözü en iyi kullanan, iktidara en hızlı yürüyordu.
Sokrates bu noktada ortaya çıktı. “Doğru göreli değildir” dedi. Ahlakı bilgiye, bilgiyi evrenselliğe bağladı. Ama Sokrates’in sorunu şuydu: O, sistemi dönüştürecek kurumlar kurmadı. Yazmadı, örgütlemedi, iktidar talep etmedi. Demokrasi ise onun hakikat talebini bir tehdit olarak algıladı. Çoğunluk, kendisini sorgulayanı affetmedi.
Platon, Sokrates’in ölümünden sonra hakikati göğe taşıdı. İdealar dünyasıyla Yunan halkına ahlaki bir cennet sundu. Ama bu cennet, siyasetin içinden değil, üstünden konuşuyordu. Filozof–kral fikri, halkın değil bilgenin iktidarını ima ediyordu. Demokrasi kurtarılmak istenirken askıya alındı.
Aristoteles ise ideaları yeryüzüne indirdi. Ontolojiyi mantıkla, bilimi siyasetle ilişkilendirdi. Sistem kurdu, sınıflandırdı, ölçtü. Ama bedeli ağırdı: Hakikat, normatif bir ilke olmaktan çıkıp işlevsel bir nedensellik haline geldi. Bilim doğdu, ama siyasetin ahlaki omurgası zayıfladı.
Bu düşünsel miras, Yunan dünyasının jeopolitiğiyle birleşti. Doğuda Persler, batıda Yunanlar; Anadolu yüzyıllarca bir mücadele alanı oldu. Deniz ticareti Yunan kentlerini zenginleştirdi, hegemonya kuruldu. Ama demokrasi hiçbir zaman “halkın iktidarı” olarak sabitlenmedi. Sürekli oligarşiye doğru kaydı. Roma’da bu kayma, cumhuriyetten imparatorluğa geçişle sonuçlandı. Cumhuriyet çöktü ama adı uzun süre yaşadı.
Modern çağda imparatorluklar yıkıldı, demokrasi kazandı denildi. Oysa gerçek daha karmaşıktı. Demokrasi kazandı ama enflasyona uğradı. Seçim, demokrasinin kendisi sanıldı. Katılım yerini gösteriye, yurttaşlık yerini seyirciliğe bıraktı. Kurumlar ayakta kaldı ama içleri boşaldı.
ABD bu sürecin en çarpıcı örneğidir. Bireyci bir toplum, güçlü bir anayasa, yerleşik kurumlar… Ama çıkar grupları zamanla karar süreçlerini ele geçirdi. Silah lobileri, enerji şirketleri, savunma–teknoloji kompleksi, finans çevreleri… Demokrasi biçimsel olarak sürdü, fakat içerik seçimli oligarşiye dönüştü.
Trump bu sistemin dışından gelmedi; tam merkezinden çıktı. Halkın öfkesini temsil etti, ama sermayenin çıkarlarını uyguladı. Kurumları yıprattı, hukuku esnetti, hakikati duyguyla ikame etti. Venezuela’ya çökme hevesi, Ortadoğu’nun arka plan yönetimi, küresel kaba güç dili… Bunlar Amerikan halkının gündelik talepleri değildi. Ama halk, bunlara karşı örgütlü bir direnç de üretemedi.
Türkiye’de tablo daha kırılgandı. Cumhuriyet, kurumları hızla kurdu ama demokrasi kültürü zamana yayılamadı. Osmanlı’dan devralınan merkeziyetçi devlet aklı, toplumu siyasetin dışında bırakan bir miras taşıyordu. Halk, devleti denetleyen değil; devletten güçlü bir baba bekleyen konumda kaldı.
Bu boşluk, karizmatik liderleri çağırdı. Erdoğan figürü bu yapısal zeminde yükseldi. Dış baskılar, bölgesel dizaynlar, anayasal yönlendirmeler elbette vardı. Ama belirleyici olan, bu taleplerin içeride gönüllü bir tercüman bulmasıydı. Erdoğan, dayatmanın kaynağı olmaktan çok taşıyıcısı haline geldi.
Peki Atatürk Cumhuriyeti’nin halkı bunu istiyor mu?
Net cevap: Hayır.
Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu:
Üniter yapıdan vazgeçmek istemiyor
Laikliği bütünüyle terk etmek istemiyor
Cumhuriyet fikrinin silinmesini kabul etmiyor
Ama ekonomik yorgunluk, korku ve kutuplaşma, bu iradenin aktif bir hayıra dönüşmesini engelliyor.
Bugün hem ABD’de hem Türkiye’de yaşanan şey aynı soruya çıkıyor:
Demokrasiler kimi besliyor?
Cevap acı ama açık:
Demokrasi, kendini savunamıyorsa; onu savunduğunu söyleyen elitleri besler.
Solon sahaya düzen için kıyafet indirdi.
Ama yüzyıllar sonra o sahadan çıkanlar, salonlarda ziyafet vermeye başladı.
Demokrasi hâlâ ayakta.
Ama artık şu soruyla yüzleşmek zorunda:
Halk mı yönetiyor, yoksa halk adına konuşanlar mı?
