Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

DANIŞIKLI DÖVÜŞTEN GERÇEĞİNE – Hürmüz Boğazında Daralan Dünya

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan küresel düzen, iki büyük gücün gölgesinde şekillendi: Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği. Bu iki aktör, dünyayı keskin hatlarla bölmekle birlikte, doğrudan çatışmadan kaçınarak “kontrollü rekabet” üzerine kurulu bir sistem inşa etti. Bu sistem dışarıdan bakıldığında sert bir mücadele gibi görünse de, belirli sınırları olan, öngörülebilir ve yönetilebilir bir denge içeriyordu.   Bu dönemde yaşanan krizler—Küba Füze Krizi gibi—insanlığı nükleer felaketin eşiğine getirmiş olsa da, taraflar son anda geri adım atmayı başardı. Çünkü mesele yalnızca güç mücadelesi değil, aynı zamanda sistemin tamamen çökmesini engelleme refleksiydi. Bu nedenle Soğuk Savaş, bir yönüyle gerçek bir rekabet, diğer yönüyle ise sınırları çizilmiş bir “danışıklı dövüş” izlenimi verdi.   Ancak bu denge, doğrudan savaş yerine vekâlet savaşları üzerinden sürdürüldü. Vietnam Savaşı ve Sovyet-Afgan Savaşı, süper güçlerin birbirlerini dolaylı olarak yıprattığı iki büyük örnek oldu. Her iki savaş da, dış müdahalelerin yerel dinamikleri anlamadan başarıya ulaşamayacağını gösterdi. Teknolojik üstünlük, halk desteği ve coğrafi gerçeklik karşısında yetersiz kaldı.   1991’de Soğuk Savaş'ın Sonu ile birlikte dünya kısa süreliğine tek kutuplu bir yapıya evrildi. ABD, bu dönemde küresel sistemi şekillendiren tek güç haline geldi. Irak Savaşı gibi müdahalelerle bu gücünü sahaya yansıttı. Ancak bu süreç, aynı zamanda aşırı genişlemenin ve stratejik yıpranmanın da başlangıcı oldu.   Tam bu noktada sahneye yeni bir aktör çıktı: Çin. Sessiz ama kararlı bir şekilde üretim, teknoloji ve ticaret alanlarında büyüyen Çin, küresel dengeleri temelden sarsmaya başladı. Artık dünya, iki kutuplu ya da tek kutuplu değil; çok merkezli, daha karmaşık ve daha kırılgan bir yapıya büründü.   Bu yeni dönemde krizler de biçim değiştirdi. Rusya-Ukrayna Savaşı, yalnızca iki ülke arasındaki bir savaş değil; enerji hatlarının, tedarik zincirlerinin ve küresel ittifakların yeniden şekillendiği bir kırılma noktasıdır. Avrupa’nın enerji bağımlılığı sorgulanmış, ABD’nin etkisi yeniden güç kazanmış, Çin ve Rusya arasındaki stratejik yakınlaşma hızlanmıştır.   Ortadoğu ise bu büyük rekabetin en hassas sahalarından biri olmaya devam etmektedir. İran, artık klasik anlamda pasif bir hedef değil; bölgesel ağlar ve asimetrik stratejilerle denge kuran aktif bir oyuncudur. Bu durum, çatışmaların doğrudan değil, dolaylı ve katmanlı biçimde ilerlemesine neden olmaktadır.   Tüm bu gerilim hatlarının kesiştiği en kritik noktalardan biri ise Hürmüz Boğazı’dır. Dünya enerji ticaretinin can damarlarından biri olan bu dar geçit, artık sadece bir coğrafi nokta değil; küresel sistemin kırılganlığının sembolüdür. Burada yaşanacak bir kriz, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte ekonomik ve siyasi sarsıntılar yaratacaktır.   Bugün gelinen noktada dünya, Soğuk Savaş’ın öngörülebilir ve sınırlı rekabetinden uzaklaşmıştır. Artık ne tam anlamıyla bir “danışıklı dövüş” vardır, ne de tek bir gücün belirlediği bir düzen. Onun yerine, birden fazla aktörün aynı anda hamle yaptığı, ittifakların esnekleştiği ve risklerin arttığı bir dönem yaşanmaktadır.   Sonuç olarak dünya, bir eşikte durmaktadır: ya güçler arası rekabet kontrollü bir dengeye evrilecek ve yeni bir “sükûnet düzeni” kurulacaktır, ya da bu çok kutuplu yapı kontrolsüz krizler üreterek küresel kaosa sürüklenecektir.   Dünya artık danışıklı dövüş sahnesinden çıkmıştır. Şimdi herkes ringdedir… ve bu kez kurallar henüz yazılmamıştır.
Ekleme Tarihi: 06 Nisan 2026 -Pazartesi

DANIŞIKLI DÖVÜŞTEN GERÇEĞİNE – Hürmüz Boğazında Daralan Dünya

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan küresel düzen, iki büyük gücün gölgesinde şekillendi: Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği. Bu iki aktör, dünyayı keskin hatlarla bölmekle birlikte, doğrudan çatışmadan kaçınarak “kontrollü rekabet” üzerine kurulu bir sistem inşa etti. Bu sistem dışarıdan bakıldığında sert bir mücadele gibi görünse de, belirli sınırları olan, öngörülebilir ve yönetilebilir bir denge içeriyordu.
 
Bu dönemde yaşanan krizler—Küba Füze Krizi gibi—insanlığı nükleer felaketin eşiğine getirmiş olsa da, taraflar son anda geri adım atmayı başardı. Çünkü mesele yalnızca güç mücadelesi değil, aynı zamanda sistemin tamamen çökmesini engelleme refleksiydi. Bu nedenle Soğuk Savaş, bir yönüyle gerçek bir rekabet, diğer yönüyle ise sınırları çizilmiş bir “danışıklı dövüş” izlenimi verdi.
 
Ancak bu denge, doğrudan savaş yerine vekâlet savaşları üzerinden sürdürüldü. Vietnam Savaşı ve Sovyet-Afgan Savaşı, süper güçlerin birbirlerini dolaylı olarak yıprattığı iki büyük örnek oldu. Her iki savaş da, dış müdahalelerin yerel dinamikleri anlamadan başarıya ulaşamayacağını gösterdi. Teknolojik üstünlük, halk desteği ve coğrafi gerçeklik karşısında yetersiz kaldı.
 
1991’de Soğuk Savaş'ın Sonu ile birlikte dünya kısa süreliğine tek kutuplu bir yapıya evrildi. ABD, bu dönemde küresel sistemi şekillendiren tek güç haline geldi. Irak Savaşı gibi müdahalelerle bu gücünü sahaya yansıttı. Ancak bu süreç, aynı zamanda aşırı genişlemenin ve stratejik yıpranmanın da başlangıcı oldu.
 
Tam bu noktada sahneye yeni bir aktör çıktı: Çin. Sessiz ama kararlı bir şekilde üretim, teknoloji ve ticaret alanlarında büyüyen Çin, küresel dengeleri temelden sarsmaya başladı. Artık dünya, iki kutuplu ya da tek kutuplu değil; çok merkezli, daha karmaşık ve daha kırılgan bir yapıya büründü.
 
Bu yeni dönemde krizler de biçim değiştirdi. Rusya-Ukrayna Savaşı, yalnızca iki ülke arasındaki bir savaş değil; enerji hatlarının, tedarik zincirlerinin ve küresel ittifakların yeniden şekillendiği bir kırılma noktasıdır. Avrupa’nın enerji bağımlılığı sorgulanmış, ABD’nin etkisi yeniden güç kazanmış, Çin ve Rusya arasındaki stratejik yakınlaşma hızlanmıştır.
 
Ortadoğu ise bu büyük rekabetin en hassas sahalarından biri olmaya devam etmektedir. İran, artık klasik anlamda pasif bir hedef değil; bölgesel ağlar ve asimetrik stratejilerle denge kuran aktif bir oyuncudur. Bu durum, çatışmaların doğrudan değil, dolaylı ve katmanlı biçimde ilerlemesine neden olmaktadır.
 
Tüm bu gerilim hatlarının kesiştiği en kritik noktalardan biri ise Hürmüz Boğazı’dır. Dünya enerji ticaretinin can damarlarından biri olan bu dar geçit, artık sadece bir coğrafi nokta değil; küresel sistemin kırılganlığının sembolüdür. Burada yaşanacak bir kriz, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte ekonomik ve siyasi sarsıntılar yaratacaktır.
 
Bugün gelinen noktada dünya, Soğuk Savaş’ın öngörülebilir ve sınırlı rekabetinden uzaklaşmıştır. Artık ne tam anlamıyla bir “danışıklı dövüş” vardır, ne de tek bir gücün belirlediği bir düzen. Onun yerine, birden fazla aktörün aynı anda hamle yaptığı, ittifakların esnekleştiği ve risklerin arttığı bir dönem yaşanmaktadır.
 
Sonuç olarak dünya, bir eşikte durmaktadır: ya güçler arası rekabet kontrollü bir dengeye evrilecek ve yeni bir “sükûnet düzeni” kurulacaktır, ya da bu çok kutuplu yapı kontrolsüz krizler üreterek küresel kaosa sürüklenecektir.
 
Dünya artık danışıklı dövüş sahnesinden çıkmıştır.
Şimdi herkes ringdedir… ve bu kez kurallar henüz yazılmamıştır.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.