Kamusal alanda işlenen bir cürümden sonra verilen ceza, çoğu zaman adaletin kendisi değildir; yalnızca gecikmiş bir karşılıktır. Çünkü gerçek adalet, bir canın yitirilmesinden sonra değil, o canın korunabildiği anda tecelli eder. Masumiyet ortadan kalktıktan sonra hüküm kurmak, eksik bir terazidir.
Yaşamın kendine ait bir hukuku vardır. Yaşamak bir lütuf değil, haktır. Ve bu hak; eğitimle, tedbirle, temkinle ve etkin bir hukuk düzeniyle korunur. Bir toplumda suç işlenmişse, yalnızca fail değil, o suçu mümkün kılan boşluklar da sorgulanmalıdır.
Kamusal alanda işlenen cürümlerde devletin sorumluluğu göz ardı edilemez. Çünkü devlet;
fertlerini eğitmekle,
toplumsal yapıyı güçlendirmekle,
riskleri önceden tespit etmekle,
suça meyilli alanları ve bireyleri izlemekle yükümlüdür.
Eğitim sistemi nitelikli mi?
Sivil toplum kuruluşları aktif ve etkili mi?
Uzmanlar sahada mı, yoksa yalnızca raporlarda mı kalıyor?
Güvenlik birimleri donanımlı ve iyi eğitilmiş mi?
İstihbarat mekanizması gerçekten işliyor mu?
Daha da açık soralım:
İçişleri yönetimi görevini layıkıyla yerine getiriyor mu?
Güvenlik teşkilatının en üstünden en altına kadar liyakat hâkim mi?
Valiler, yerel yöneticiler, eğitimciler; sorumluluklarının bilincinde mi?
Cürümler mahkeme salonlarında yargılanır; fakat asıl hüküm, toplumun vicdanında kurulur. Ve o vicdan, yalnızca faili değil, ihmali olan her yapıyı sorgular.
Çünkü mesele suçluyu cezalandırmak değil, suçu doğmadan engelleyebilmektir.
Gerçek adalet, mezar başında değil; hayatın içinde, zamanında ve eksiksiz kurulur.
Milletin daha iyi yaşaması için; adalet, sonuçta değil, başlangıçta aranmalıdır.
