Türkiye Tepsiye alınacak ikramlık pasta değildir.
Bazıları hâlâ bu milleti yanlış tanıyor…
Zannediyorlar ki Türkiye, büyük masalarda dilimlenip servis edilecek bir “ikramlık pasta”…
Biraz doğudan kes, biraz batıdan ver…
Bir parça etnikçilik serp, üstüne mezhep sosu dök…
Olmadı ekonomik kriz ekle…
Yanına birkaç ithal kanaat önderi koy…
Ve servis et.
Sonra da şaşırıyorlar:
“Neden bu millet hâlâ ayakta?”
Çünkü unuttukları bir şey var:
Bu millet, Malazgirt’te kapı açan Alparslan’ın, İstanbul’a çağ kapatan Fatih’in, Samsun’da Atatürkle yeniden doğrulan Türkün adıdır.
Türk milleti bazen yorulur…
Bazen kavga eder…
Bazen kendi içinde savrulur…
Ama mezara girmeden tabut ölçüsü vermez.
İşte 19 Mayıs bunun adıdır.
1919’da mesele yalnız işgal değildi.
Asıl mesele, Türk milletine kendi iradesinden vazgeçirmeye çalışılmasıydı.
Mondros’u imzalattılar.
“Bitti” dediler.
Sevr’i dayattılar.
“Kabul edeceksiniz” dediler.
Wilson Prensipleri diye süslü cümleler kurdular.
“Size medeniyet getiriyoruz” dediler.
Mustafa Kemal ise başka bir şey söyledi:
"Bağımsızlık benim karakterimdir"
“Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Yani özetle şunu dedi:
“Bu milletin kaderi Washington’da, Londra’da, Paris’te değil; Anadolu’nun vicdanındadır.”
Bugün de aynı oyun başka ambalajlarla sahnede.
Dünün manda haritaları, bugünün proje haritaları oldu.
Dünün Wilson prensipleri, bugünün stratejik açılımları oldu.
Dünün işgal subayları, bugünün takım elbiseli akıl vericileri oldu.
Bir bakıyorsun “barış” diyorlar, harita çıkarıyorlar.
Bir bakıyorsun “özgürlük” diyorlar, devletleri parçalamaya çalışıyorlar.
Bir bakıyorsun “demokrasi” diyorlar, halkın iradesini küçümsüyorlar.
Sonra da dönüp bize akıl veriyorlar.
Türkiye’ye…
Bin yıldır bu coğrafyada diz çökmemiş millete…
İşte onun için diyoruz ki:
Türkiye tepsiye alınacak ikramlık pasta değildir!
Bu millet, gerektiğinde Sakarya olur.
Gerektiğinde Çanakkale olur.
Gerektiğinde 15 yaşında cepheye mermi taşıyan çocuk olur.
Ama asıl mesele sadece direnmek de değildir.
19 Mayıs aynı zamanda yeniden başlamaktır.
Atatürk’üm hoş geldin.
Cumhuriyet hoş geldin.
Demokrasi hoş geldin.
Milletim hoş geldin.
Hukuk hoş geldin.
Adalet hoş geldin.
Eğitim hoş geldin.
Kalkınma hoş geldin.
İlerleme hoş geldin.
Çünkü güçlü devlet yalnız tankla kurulmaz.
Mahkemesiyle kurulur.
Okuluyla kurulur.
Bilimiyle kurulur.
Üreten genciyle kurulur.
Onun için Atatürk boşuna demedi:
“Türk; övün, çalış, güven.”
Bugünün gençliğine düşen görev de budur.
Yakınmak değil, üretmek.
Tüketmek değil, inşa etmek.
Ezber sloganlarla oyalanmak değil, alın teriyle memleket taşımak.
Gençlik;
Koş.
Çalış.
Üret.
Ama senden istenen her projeye de alkış tutma.
Her “açılım” kelimesini barış sanma.
Her dış desteği dostluk zannetme.
Çünkü bu coğrafyada bazen kurşun cepheden gelmez; tebessüm ederek masaya oturur.
Ve unutma genç kardeşim:
Sana; Alparslan’a, Fatih’e, Atatürk’e ve İstiklal Harbi’nde kefensiz toprağa düşen dedelerine layık olmak yakışır.
19 Mayıs işte bunun için hâlâ diridir.
Bir milletin dünyaya:
“Hayattayım.
Ayaktayım.
Koşmaya hazırım.”
deme günüdür.
