Japon kültüründe bir kavram vardır: Mono no Aware.
Tam olarak tek bir kelimeyle çevrilemez. Ama en yakın anlamıyla, “geçici olan şeylerin insanda bıraktığı hüzünlü güzellik” demektir.
Kiraz çiçeklerinin birkaç gün içinde yere düşeceğini bilmek gibi…
Bir yaz akşamının sonsuza kadar sürmeyeceğini hissetmek gibi…
Bazı anların geçerken güzelleştiğini fark etmek gibi…
Belki de insanı en çok etkileyen şey, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını bir anda anlamasıdır. Çünkü hayat, biz onu tutmaya çalışırken akıp gidiyor.
Bir sabah çocukluğumuz bitiyor mesela. Ama bunu o gün fark etmiyoruz.
Bir gün eski bir sokağın önünden geçerken anlıyoruz büyüdüğümüzü.
Bazı vedaların “son görüşme” olduğunu bilmiyoruz.
Bazı kahkahaların bir daha asla aynı şekilde atılmayacağını da…
Modern dünya bize sürekli daha fazlasını öğretiyor.
Daha hızlı olmayı.
Daha üretken olmayı.
Daha güçlü görünmeyi.
Ama kimse bize durup bakmayı öğretmiyor.
Oysa hayat, çoğu zaman büyük olaylarda değil; küçük anların içinde sessizce yaşanıyor.
Annenin mutfaktan gelen sesi…
Akşamüstü pencereye vuran güneş…
Bir dostla edilen kısa bir sohbet…
Hiç bitmeyecek sandığımız sıradan günler…
İnsan en çok da bunları kaybettikten sonra anlıyor bazı şeyleri. Belki de bu yüzden geçmiş bazen canımızı acıtıyor.
Şimdi dönüp eski fotoğraflara bakıyoruz.
Bir şarkıda yıllar öncesini buluyoruz.
Bir kokuda çocukluğumuza gidiyoruz.
Ve anlıyoruz…
Hayat, fark etmeden geçtiğimiz anların toplamıymış. Belki de bazı şeyleri güzel yapan, sonsuza kadar sürmeyecek olmalarıydı. Çünkü insan, geçeceğini bildiği şeylere daha dikkatli bakıyor.
Belki de bu yüzden kiraz çiçekleri bu kadar etkileyici. Uzun süre kalmadıkları için.
Ve belki de hayat, tam da bu yüzden değerli. Çünkü hiçbir an sonsuza kadar kalmıyor.
O yüzden yaşa … çok geçmeden…
