Alışıyoruz.
Görmeye, duymaya, susmaya.
Sonra bunlara bir de “normal” diyoruz.
Gözümüz ekranda.
Parmaklarımız kaydırma refleksiyle yaşıyor.
Düşünmeye gerek yok.
Sorgulamaya hiç yok.
Zaten düşünmek yoruyor, üzülmek daha da yoruyor.
Mutluyuz diyoruz.
Çünkü mutsuzluğun izahı var artık: “Gündem çok kötü.”
Haklıyız.
Ama çoğu zaman bu haklılık, yüzleşmemek için seçtiğimiz bir sığınak.
Her şey ortada.
Tıklana tıklana dökülmüş hâlimiz.
Mahrem dediğimiz şey, bir süredir başkalarının merakı.
İtiraz etmiyoruz. Çünkü alıştık.
Ahlâk, kişisel bir tartışma olmaktan çıktı.
Birilerine göre çıkar hesabında, birilerine göre vitrin düzeninde, birilerine göre ise çoktan gereksiz. Herkes kendi kolayına bakıyor. Çünkü zor olan, bedel ister.
Markayla varız.
Tüketmeden yokuz.
Pastayı istiyoruz, ekmeğe gerek yok.
Borçla da olsa olsun istiyoruz.
Çünkü yokluk, ayıp gibi öğretildi bize.
Yetinmek değil, yetememek kusur sayıldı.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” cümlesi artık fısıldanmıyor.
Rahatça söyleniyor. Çünkü kimse kimsenin yarasına eğilecek hâlde değil.
Herkes kendi dizisini kaçırmamakla meşgul.
Kumanda elimizde.
Hayatı da kumandada sanıyoruz.
Bir tuşla değişiyor dünyamız.
Bir kartla puan topluyoruz.
Cebimiz boş ama telefonumuz iyi.
Yetiyor mu? Yetiyormuş gibi yapıyoruz.
Asıl yorgunluk burada başlıyor. Her dakika düşünmekten, üzülmekten, yenilmekten yorulduk.
Erken vazgeçtik. Sadece itirazdan değil, kendimizden bile.
Bu yazı bir isyan değil…
Sadece şunu söylüyor:
Bu düzen böyle sürüyorsa, sebebi yalnızca olanlar değil; alışanlar.
Bu bir nottu. Sana, bana, bize.
Burada bitiyor.
Dünyanın sonuna mı doğduğumuzu, yoksa alışa alışa öldüğümüzü mü kabulleneceğimizi biz seçeceğiz.
Bu yazının sonunda akılda kalan soru için:
Cevapsız Sorular – MANGA
https://www.youtube.com/watch?v=pIVG3mDL9RI
