“Bazı insanlar sizin düşmenizi istemez; sadece kendilerinden yükseğe çıkmanıza katlanamaz.”
Balıkçılar arasında anlatılan ilginç bir hikâye vardır. Kovaya tek bir yengeç koyarsanız kaçmaması için kapağını kapatmanız gerekir. Ama birden fazla yengeç varsa kapağa ihtiyaç kalmaz. Çünkü biri yukarı tırmanmaya başladığında diğerleri onu aşağı çeker. Sonunda hiçbirinin kaçamadığı söylenir.
Bu anlatıya “Yengeç Sepeti Etkisi” deniyor.
Kulağa bir hayvan davranışı gibi geliyor ama insan ilişkilerine bakınca hikâye hiç de yabancı değil.
Düşünsenize…
Bir işe başlarsınız, hevesinizi kıran biri çıkar. Yeni bir şey denemek istersiniz, önce neden yapamayacağınız anlatılır. Bir başarı elde edersiniz, beklediğiniz tebrik gelmez. Hatta bazen öyle bir sessizlik olur ki başarınızdan dolayı neredeyse mahcup hissedersiniz.
“Sen de kendini bir şey sandın.” “Eskiden böyle değildin.” “Bakalım ne kadar sürecek?”
Ne kadar tanıdık cümleler, değil mi?
İnsan bazen başarısız olduğunda değil, başarılı olduğunda kimlerin gerçekten yanında olduğunu anlıyor. Peki, neden?
Çünkü herkes sizin iyi olmanızı istemiyor demek kolay. Mesele biraz daha derin. Bazı insanlar başkasının başarısını kendi eksikliklerinin kanıtı gibi görüyor. Sizin attığınız adım, onların yıllardır ertelediği cesareti hatırlatıyor. Sizin değişmeniz, onların değişmeden kalmayı tercih ettiği hayatı sorgulatıyor.
Ve insan, kendisiyle yüzleşmek yerine karşısındakini küçültmeyi daha kolay bulabiliyor.
Üstelik bunun için açıkça kötülük yapmaya da gerek yok. Bazen küçücük bir ima, alaycı bir gülümseme ya da tam ihtiyacınız olduğunda esirgenen bir destek yeterli oluyor.
İş hayatında bu durumun başka bir yüzü var. Çalışanın değil, uyum sağlayanın; üretenin değil, göze batmayanın makbul sayıldığı yerlerde başarı bir meziyet olmaktan çıkıp rahatsızlık sebebine dönüşebiliyor.
Fazla çalışırsanız düzeni bozarsınız. Farklı düşünürseniz huzursuzluk çıkarırsınız. Bir adım öne geçerseniz birilerinin yerini tehdit edersiniz.
Sonra ne olur biliyor musunuz?
İnsan kendini küçültmeye başlar. Daha az konuşur, daha az hayal kurar. Başardıklarını anlatmamayı öğrenir. Kimse rahatsız olmasın diye sevincinin bile sesini kısar.
İşte asıl kayıp budur. Bir insanın önünün kesilmesinden daha kötüsü, bir süre sonra kendi yoluna çıkmaktan vazgeçmesidir.
Üstelik bu yalnızca iş yerlerinde yaşanmıyor. Bazen en yakın arkadaşınız sizin değişmenizi istemiyor. Bazen aileniz sizi koruduğunu düşünerek cesaretinizi kırıyor. Çünkü alışılmış ilişkilerde bir kişinin büyümesi, diğerlerini de değişmeye zorluyor.
Ama burada kendimize de bir soru sormamız gerekiyor. Biz başkalarının başarılarını ne kadar içtenlikle kutlayabiliyoruz?
Bir arkadaşımız bizden daha iyi bir yere geldiğinde gerçekten seviniyor muyuz? Yoksa içimizden küçücük de olsa bir karşılaştırma geçiyor mu?
Belki de hepimiz hayatımızın bir döneminde o sepetin içindeki yengeçlerden biri olduk. Bunu kabul etmek kolay değil. Fakat insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkalarını eleştirmesinden çok daha kıymetli.
Çünkü kıskançlık insani bir duygu olabilir. Ama o duyguyla ne yaptığımız bizim seçimimizdir.
Bir başkasının başarısı bizim başarısızlığımız değildir. Onun ulaştığı yer, bizim gidebileceğimiz yolları kapatmaz. Asıl mesele kimin daha yükseğe çıktığı değil, birbirimizin yükselişine ne kadar tahammül edebildiğimiz.
Ve en acısı şu: Bazı sepetlerin kapağı hiç yoktur. Ama içindekiler, birbirlerini aşağı çekmekten gökyüzünü görmeye fırsat bulamaz.
