Ne tuhaf bir zamana denk geldik…
Herkes farklı olmak istiyor ama giderek birbirine benziyor. Aynı kıyafetler, aynı mekânlar, aynı fotoğraflar, aynı hayaller… Özgünlüğün peşinden koşarken farkında olmadan birbirimizin kopyasına dönüşüyoruz. Üstelik yalnızca dış görünüşümüz değil, duygularımız bile belli kalıplara sığdırılmaya çalışılıyor.
Herkes mutlu, başarılı, güçlü ve hayatından memnun görünmek zorunda sanki. Sabahları umutla uyanmalı, her olumsuzluğun içinde bir güzellik bulmalı, her zorluğu bir fırsata çevirmeliyiz. Yorulmak, üzülmek, karamsarlığa kapılmak neredeyse kabul edilemez hâle geldi.
Peki, ne zamandan beri insan olmak yalnızca iyi hissetmekten ibaret?
Bugün birine mutsuz olduğunuzu söylediğinizde çoğu zaman daha cümleniz bitmeden yorumlar başlıyor. “Çok düşünüyorsun”, “Kesin bir sorunun var”, “Pozitif olmalısın”, “Sen de biraz değişmelisin…”
Herkesin bir fikri, bir açıklaması, hatta bazen kendince bir teşhisi var.
Oysa her üzüntü bir hastalık, her sessizlik bir sorun, her gözyaşı bir zayıflık belirtisi değildir. Ağlamak, gülmek kadar; korkmak, cesaret etmek kadar; endişelenmek, sevinmek kadar insana özgüdür.
Elbette uzun süren, günlük yaşamı etkileyen mutsuzlukları görmezden gelmemeliyiz. Ancak hayatın doğal iniş çıkışlarını sürekli düzeltilecek bir problem gibi görmek de insanın kendi duygularıyla kurduğu ilişkiyi zedeliyor.
Belki de bu yüzden artık küçük üzüntülerimizi bile yaşamaya fırsat tanımıyoruz kendimize. Kırıldığımızda susuyor, yorulduğumuzda güçlü görünmeye çalışıyor, ağlamak istediğimizde gözyaşlarımızı saklıyoruz. Her şey yolundaymış gibi davranmayı, gerçekten iyi olmaktan daha önemli hâle getiriyoruz.
Sonra bir gün küçücük bir olay karşısında büyük tepkiler verebiliyoruz. Ya da tam tersine, o kadar çok şeyi içimize atıyoruz ki zamanla hiçbir şeye eskisi kadar sevinemediğimizi, üzülemediğimizi hissediyoruz.
Belki de mesele duygularımızın fazla olması değil, onları yaşamaya yeterince izin vermememizdir.
İşin düşündürücü tarafı ise bütün bunları yaparken kendimize özgü bir hayat yaşadığımızı sanmamız.
Başkalarının mutluluk anlayışını kendimize ölçü alıyor, onların başarılarını kendi eksikliklerimiz gibi görüyoruz. Güzel bir ev, iyi bir iş, kusursuz bir ilişki, sürekli gezilen yerler… Sanki mutlu olmanın herkes için geçerli tek bir tarifi var.
Oysa kimisi kalabalıkların içinde huzur bulur, kimisi sessizlikte. Kimisi büyük hedeflerle mutlu olur, kimisi sıradan bir günün küçük güzellikleriyle.
Herkesin hayatı aynı olmak zorunda olmadığı gibi, herkesin mutluluğu da birbirine benzemek zorunda değil.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Gerçekten istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz, yoksa başkalarının beğeneceği bir hayatı mı oluşturmaya çalışıyoruz?
Çünkü özgünlük, herkesten farklı görünmek değil; başkalarına benzemek zorunda hissetmeden kendin olabilmektir.
Ve kendin olmak, yalnızca en güzel hâlini değil, bazen yorgunluğunu, korkularını, kırgınlıklarını da kabul edebilmektir.
Hayat bir vitrin değil, insan da sürekli en güzel hâlini sergilemek zorunda olan bir nesne değil.
Belki de artık birbirimize sürekli “Mutlu ol!” demek yerine, “Nasıl hissediyorsan öyle hissetmeye hakkın var.” demeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca gülümsemesi değil; gerektiğinde ağlayabilmesi, korkabilmesi, kırılabilmesi ve bütün bunlara rağmen kendisi olarak kalabilmesidir.
