“Bazı insanlar hayatınıza dokunmak için değil, hayatınız üzerinde söz sahibi olmak için girer.”
İnsan ilişkilerinde beni en çok düşündüren şey, samimiyetin giderek sorgulanır hâle gelmesi. Eskiden birinin sizi araması, hâlinizi hatırınızı sorması, zor zamanınızda yanınızda olması yeterince anlamlıydı. Şimdi ise bazen insan düşünmeden edemiyor: Gerçekten merak ettiği için mi arıyor, yoksa bir işi mi düşecek?
Elbette herkesten şüphe ederek yaşanmaz. Ancak her yakınlığı dostluk, her güzel sözü de iyi niyet sanmak mümkün değil.
Bu noktada karşımıza Makyavelizm çıkıyor. Niccolò Machiavelli'nin düşünceleriyle ilişkilendirilen bu kavram, günümüz psikolojisinde insanların kendi çıkarları için başkalarını yönlendirmesi, gerektiğinde manipülasyona başvurması ve ilişkileri bir güç meselesi olarak görmesiyle açıklanıyor.
İşin düşündürücü tarafı, bunun yalnızca siyasetle ya da büyük çıkar mücadeleleriyle sınırlı olmaması. Günlük hayatın içinde, iş yerinde, arkadaşlıkta, hatta en yakın ilişkilerde bile benzer davranışlarla karşılaşabiliyoruz.
Bazı insanlar sizi tanıdıkça size yakınlaşmıyor, sizi nasıl yönlendirebileceklerini öğreniyor. Neye üzüldüğünüzü, nerede sessiz kaldığınızı, hangi konuda hayır diyemediğinizi fark ediyorlar. Sonra da bütün bunları kendi lehlerine kullanabiliyorlar.
Bir süre sonra ilişkinin dengesinin değiştiğini hissediyorsunuz. Sürekli anlayış gösteren, alttan alan, kırılmasın diye susan taraf siz oluyorsunuz. Karşınızdaki ise bunu bir fedakârlık olarak değil, zamanla kendisine tanınmış bir hak olarak görmeye başlıyor.
Bence asıl sorun da burada.
İyi niyetli olmak, her şeye katlanmak anlamına gelmemeli. Birini sevmek, onun her davranışını kabul etmeyi gerektirmiyor. Dostluk dediğimiz şey de yalnızca bir tarafın ihtiyaçları üzerine kurulamaz.
Bir başka mesele de çıkar ilişkileri. Bugün insanların birbirini tanımaktan önce ne işe yaradığını öğrenmeye çalıştığı durumlarla karşılaşıyoruz. Kimin hangi makamda olduğu, kimleri tanıdığı, ne gibi imkânlar sağlayabileceği bazen karakterinden daha önemli hâle geliyor.
Peki, bir insanın bize hiçbir faydası kalmadığında da yanında durabiliyor muyuz?
Bence gerçek samimiyetin ölçüsü biraz da bu sorunun cevabında saklı.
Elbette herkes kendi hayatını, çıkarlarını ve sınırlarını korumak ister. Bunda yanlış bir şey yok. Yanlış olan, bunu yaparken başka insanların güvenini kullanmak, duygularını önemsememek ve iyi niyetlerini bir fırsata dönüştürmek.
Üstelik böyle ilişkilerin bıraktığı iz yalnızca hayal kırıklığı olmuyor. İnsan bir süre sonra gerçekten samimi olanlara karşı da temkinli davranmaya başlıyor. Bir kişinin yaptığı yanlış, başkalarına duyulan güveni de etkileyebiliyor.
Sonuçta birini istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. Bir tartışmadan üstün çıkabilir, bir dostluktan beklediğiniz faydayı sağlayabilirsiniz.
Ama bütün bunların sonunda geriye güvenebileceğiniz kaç insan kalır?
Ben, insanın gücünün başkalarını kontrol edebilmesiyle ölçüldüğüne inanmıyorum. Asıl önemli olan, kendi çıkarlarını korurken başkalarının hakkını ve duygularını da gözetebilmek.
Çünkü hayatta her ilişkiyi kazanmak zorunda değiliz. Bazen bir insanın gerçek niyetini görmek ve gerektiğinde mesafe koymak da önemli bir kazanımdır.
Unutmayalım; insanları yönetmek bir beceri olabilir ama onların güvenini hak etmek bir karakter meselesidir.
