Hiç kalabalık bir yerde oturup insanları izlediniz mi? Bir kafede, otobüste, sokakta ya da kırmızı ışıkta beklerken... Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Kimi telefonuyla konuşuyor, kimi dalgın dalgın yürüyor, kimi de belli etmemeye çalışsa da bir şeylere üzülüyor.
Bazen düşünüyorum, acaba bu insanların hayatlarında neler oluyor?
Yanımızdan geçip giden, belki bir daha hiç karşılaşmayacağımız insanların da bizimki kadar karmaşık, yorucu, sevinçli ve hüzünlü hayatları var.
Bunun bir adı olduğunu öğrendim: Sonder.
Sonder, çevremizdeki her insanın en az bizimki kadar derin ve kendine özgü bir hayatı olduğunu fark etme hâlini anlatan bir sözcük. John Koenig'in The Dictionary of Obscure Sorrows adlı çalışmasında ortaya koyduğu bu kavram, aslında hepimizin zaman zaman hissettiği ama üzerinde pek durmadığı bir gerçeğe işaret ediyor.
Düşünsenize, sabah işe giderken yanınızdan geçen biri belki hayatının en güzel haberini aldı. Bir başkası dün gece hiç uyumadı. Karşı masada kahvesini içen kadın belki yıllardır beklediği bir kararı vermeye çalışıyor. Gülümseyerek yürüyen birinin içinde ise kimsenin bilmediği bir kırgınlık olabilir.
Biz bütün bunlardan habersiziz.
Çünkü insanları çoğu zaman gördüğümüz kadarıyla değerlendiriyoruz. Bir yüz ifadesinden karakter çıkarıyor, tek bir davranıştan hüküm veriyoruz. Oysa kimsenin hayatını birkaç saniyelik karşılaşmayla anlayamayız.
Bir yazar olarak beni en çok düşündüren şeylerden biri de bu. Her insanın anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi olması. Üstelik o hikâyenin kahramanı olmak için büyük başarılar kazanmak, sıra dışı olaylar yaşamak da gerekmiyor.
Bazen sıradan sandığımız bir hayatın içinde, sayfalarca anlatılabilecek mücadeleler saklıdır.
Bir annenin sessiz fedakârlığı, bir gencin kimseye söyleyemediği korkuları, yaşlı bir adamın yıllardır unutamadığı bir hatırası...
Her biri başka bir romanın konusu olabilir.
Ama biz çoğu zaman kendi hayatımızın telaşına öylesine kapılıyoruz ki başkalarının da en az bizim kadar önemli dertleri, hayalleri ve beklentileri olduğunu unutuyoruz.
Belki de bu yüzden birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz.
Herkes kendi hikâyesinin başrolünde. Fakat başkasının hayatına girdiğimizde bazen yalnızca birkaç satırlık bir yerimiz oluyor. Bence bunu fark etmek insanı biraz daha anlayışlı yapabilir. Daha az yargılamayı, daha çok dinlemeyi öğretebilir. Çünkü karşımızdaki insanın hangi savaştan çıktığını, hangi haberi beklediğini, hangi acıyla yaşamaya çalıştığını bilmiyoruz.
Ve bilmediğimiz bir hayat hakkında ne kadar kolay konuşabiliyoruz, değil mi?
Belki de bundan sonra kalabalık bir sokakta yürürken insanlara biraz daha dikkatli bakmalıyız. Merakla ama yargılamadan.
Kim bilir, yanımızdan geçen kaç romanın yalnızca kapağını görüyoruz?
Çünkü herkesin bir hikâyesi var. Ve biz çoğu zaman o hikâyenin hangi sayfasına denk geldiğimizi bile bilmiyoruz.
