Bir yanlış ne zaman normalleşir?
İlk yapıldığında mı, tekrarlandığında mı, yoksa artık kimse itiraz etmediğinde mi?
Belki de bir toplumun en büyük kaybı, yanlışların çoğalması değil, yanlışlara karşı duyduğu rahatsızlığı kaybetmesidir.
Bugün eskiden utanç duyulan davranışların sıradanlaştığı, tepki gösterilen olayların birkaç gün içinde unutulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bir haksızlığa tanık oluyoruz, üzülüyoruz. Bir başkasında öfkeleniyoruz. Sonra benzer olaylar yaşandıkça tepkilerimiz azalıyor.
Çünkü alışıyoruz.
Bir zamanlar kabul edilemez bulduğumuz şeyleri bugün “Burası böyle”, “Herkes yapıyor”, “Düzen bu” diyerek açıklıyoruz.
Oysa bir yanlışın herkes tarafından yapılması, onu doğru yapmaz. Bir haksızlığın yıllardır sürmesi de onu haklı çıkarmaz.
Üstelik öyle bir noktaya geldik ki dürüst olmak saflık, hakkını aramak sorun çıkarmak, itiraz etmek huzur bozmak olarak görülebiliyor. İnsanlar bazen doğruyu savunmaktan değil, doğruyu savunduklarında yalnız kalmaktan korkuyor.
İşte asıl mesele de burada başlıyor.
Bir toplum yalnızca yanlış yapanlardan oluşmaz. Yanlışı görüp susanlar, kendi çıkarı için görmezden gelenler ve “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek sorumluluğu başkasına bırakanlar da o toplumun geleceğini şekillendirir.
Trafikte kuralları hiçe sayan birini, iş yerinde emeği görmezden gelinen bir çalışanı ya da sokakta yardıma ihtiyaç duyan bir insanı düşünün.
Ne kadar sık duyuyoruz şu cümleleri:
“Artık böyle şeyler normal.”
“Şaşırmıyorum.”
“Ne bekliyordun ki?”
Peki, gerçekten şaşırmamamız mı gerekiyor?
Bir çocuğun mutsuzluğuna, bir insanın emeğinin karşılığını alamamasına, bir yaşlının yalnızlığına alışmak zorunda mıyız?
Elbette her acıyı aynı yoğunlukta yaşayamayız. Her haksızlığın yükünü tek başımıza taşıyamayız. Fakat yorulmak başka, duyarsızlaşmak başka.
Bence bugün yalnızca toplumun ne hâle geldiğini değil, bütün bunlar yaşanırken bizim ne hâle geldiğimizi de sorgulamamız gerekiyor.
Çünkü toplumsal çürüme her zaman büyük olaylarla başlamaz. Bazen küçük bir yalanla, bazen görmezden gelinen bir haksızlıkla, bazen de “Bu seferlik bir şey olmaz” cümlesiyle başlar.
Dün yanlış dediğimize bugün sessiz kalırız. Bugün sessiz kaldığımızı yarın kendimiz yaparken bulabiliriz.
Sonunda da yanlışları sorgulayan değil, doğruları açıklamak zorunda kalan bir toplum ortaya çıkar.
Oysa hiçbirimizin büyük kahramanlıklar yapmasına gerek yok. Bazen bir haksızlığa ortak olmamak, bazen yanlış yapanı alkışlamamak, bazen de herkes susarken “Bu doğru değil” diyebilmek bile önemli bir başlangıçtır.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şu:
Biz gerçekten daha kötü bir dünyada mı yaşıyoruz, yoksa kötüye daha kolay alışan insanlar mı olduk?
Belki de artık yalnızca yanlışları değil, onlara verdiğimiz tepkileri de sorgulamanın zamanı gelmiştir.
Çünkü bir toplumun geleceğini yalnızca yaptığı doğrular değil, normal kabul ettiği yanlışlar da belirler.
Ve unutmayalım; bir toplumun en tehlikeli günü, yanlışların en çok yapıldığı gün değil, yanlışların artık kimseyi rahatsız etmediği gündür.
