…………..Başlamadan.
Gırrr… Ulu Manitu’ya bildiğim tüm bedduaları, lanetleri yağdırdım.
Hızımı alamadım, yakası açılmadık küfürlerden de koca bir demet sundum.
Mesele şu: “Bir Garip Macera”nın 2. Bölümünü yazmak için her gün 4-5 saat uğraşıp 3-4 gündür çalakalem I(çala tuş ?) uğraşıyorum.
Tam sonlara gelmiştim ki o kahrolacası, dibinden kopacası, ortasından bölünecesi, üzerinde Antep çıbanı çıkacası parmaklarımdan biri, artık klavyenin neresine değdi ise bütün yazdıklarım, püf, kayboldu gitti. Bu daha önce de bir kaç kez başıma gelmişti ama bir süredir olmuyordu.
Boş i pad ekranına, kendisini terkedip giden hayırsız sevgilisinin ardından bakan avanak aşıkın inanamaz nazarları ile baktım, baktım, baktım…
Teknoloji özürlü olduğumdan ne yapacağımı bilemeden i pad’in orasına burasına bastım…Heyhat. Giden geri gelmedi.
Önümde bir seçenek vardı….ya yazıdan topyekün vazgeçecek ve birinci bölümü de çöp kutusuna yollayacaktım…ya da uçup giden 2.Bölümü yeni baştan yazacaktım.
Asabımın düzelmesi için kendime iki gün tatil verdim.
Bugün tatil bitti. Takma dişlerimi sıkıp yeniden yazmaya başlıyorum.
………………………….
Bir Garip Maceranın İkinci Bölümü:
Nerede kalmıştık?
Aa, evet.
Rolls Royce’u gideceğimiz adrese varmadan önce Shoreditch Tren İstasyonunun önünde durdurdum. Lady Asquit’e “Buluşmanın yapılacağı yerde böyle bir araba dikkat çeker. Beni burada indirin.
Siz İstasyonun otopark yerinde bekleyin. İşi bitirip döndüğümde sizi orada bulurum” dedim.
Vay be, birden havaya girmiş, 40 yıllık dedektif gibi davranmaya başlamıştım. Efferim oğlum Ahmet, efferim sana.
Son anda aklıma geldi (zaten Türkün aklı ya kaçarken ya da …..sonradan Rolls Royce’dan inerken gelir değil mi?) “Milady, ben şantajcıyı nasıl tanıyacağım?”
“Siz onu değil, o sizi tanıyacak. Boynunuza bu kırmızı atkıyı dolayacaksınız. Etrafın güvenli olup olmadığını inceledikten sonra güven getirirse yanınıza gelecek. Güven getirmezse oradan ayrılacak”
Durduk. Lady Asquit’in işaretini alan şoför torpido gözünden kumaşa sarılmış bir nesneyi çıkardıktan sonra inip bana kapıyı açtı. Adam, para dolu çanta ile ben arabadan indiğim sırada paketi elime tutuşturmaya çalıştı. “Ne var bu pakette?”. Şoför yarine Hanımı cevap verdi “Bir tabanca var. Hani, ne olur ne olmaz kabilinden…sadece tedbir amaçlı”. “Yok artık, alt tarafı bir takas yapmaya gidiyorum, üstelik müşteri ile dolu bir kahvehanede. Abartmaya gerek yok, çocuk oyuncağı gibi kolay bir iş”.
Vay canına, bu şövalyeliliğimle sizin de gururla gözleriniz doldu, göğsünüz kabardı değil mi?
Ne var ki gelişmeler, o gün yaptığım en akıllıca işin tabancayı almamak olduğunu ortaya çıkardı. Lakin, işin hiç de “çocuk işi” olmadığını da sonradan anladım.
Rolls Royce’un rehavetinden ayrılıp sokağa ayak bastığımda ciğerime işleyen rüzgar Londra’da olduğumu hatırlattı. Açıkta kalan tek yanım olan yanaklarıma süngü hücumuna kalkmış Çin çerisi gibi saldıran sinsi yağmur ise adeta “beni de unutma” diyordu. Bu arada yağmuru tanımlamak için yukarıda sarfettiğim “sinsi” kelimesini kendimin de beğenmediğimi itiraf etmeliyim. O yağmuru daha iyi anlatacak ifade “Ahmak ıslatan”, yahut daha da güzeli “Ahmet ıslatan” olmalıydı.
Nar çiçeği kırmızısı hanım atkısını boynuma dolayıp tam bir “nonoş” görüntüsüne sahip olmama rağmen hiç aldırmadım. Ne de olsa Londra’da o tiplerden binlercesi mevcuttu. Hiç olmazsa ben, kalçalarımı sallamadan, kıvırmadan yürüyordum.
Kahvehaneye vardığımda “sucuk gibi” (veya ıslak sıçan gibi) sırılsııklam olmuştum.
Ortalarda boş bulduğum bir masaya oturdum.
Daha nefes almama fırsat kalmadan garson masama ince belli cam bardak içinde tavşan kanı çayı bıraktı. “Simit de vereyim mi Abi?”. Hay “Abi” diyen dilini yesinler. Bana “Amca, Büyükbaba, Dayı, Hocam” gibi zamirlerle hitap edenlere, yaşımı yüzüme vurdukları için fena bozulmaya başladım, son zamanlarda. “Abi” diyenlere canım kurban. Yine de dayanamayıp sordum “Taze mi?”. “Taptaze Abi, daha bu sabah geldi”. Çakala bak, 8 saattir satamadığı simidi bana “taze” diye kakalamaya çalışıyor. Tam da Trump’ın seveceği pazarlamacı tipi, köftehor. Buna rağmen “Abi” hitabının yüzü suyu hürmetine bir tane ısmarladım.
Nihayet saatime bakabildim. 17.00’ye, yani mühletin bitmesine 4-5 dakika kalmıştı.
Yaba daba duuu…Garson, Fred Çakmaktaş döneminden hatıra, fosilleşmesine çeyrek kalmış “taze”simidimi getirip masama bıraktı.
Etrafımı gözden geçirdim. Her şey normal gözüküyordu. sadece….
……..sadece ileride, duvar dibindeki bir masaya oturmuş, elindeki Hürriyet Gazetesini okur gibi görünen ama, arada sırada benim oturduğum tarafa doğru göz atan orta yaşlı adamdan huylandım.
Kendi kendime “Oğlum Cennetkuşu, sen kendini bayağı bayağı dedektif sanmaya başladın herhalde. Şüphelendiğin adam orta yaşlı. Pimpirik Lord Asquit kendine bir sevgili bulacaksa genç birini tercih etmez mi?” diye düşünürken arkmdan hafif bir ses duydum.
“Sakın kafanı çevirip bakma. İstediğimi getirdinse başını salla. O zaman gelip karşına oturacağım. İki laf ediyormuş gibi yapacağız, sonra masanın altından bana paketimi vereceksin ve ben gideceğim. Sen ise 10-15 dakika daha oyalandıktan sonra kalkabilirsin. Anladın mı? Aksine hareket etmeye kalkma, cebimdeki elimde tabanca var”.,
Vay anasını sayın okuyucular. Tam bir “ Cafer’e bez getir” durumuna düşmüştüm.
Yine de yiğitliğe sürdürmedim, anladım manasında kafamı salladım.
Gelip karşıma oturdu. Ense kulak yerinde bir Tosuncuktu. Kafasındaki şapkayı kulaklarına kadar indirmiş, gözlerini koyu renk camlı kocaman bir gözlük arkasına gizlemişti. Ama, ne derdi Dr.Watson’a Sherlock Holmes…”Çok basit Dostum. Ayrıntıları çıkar, geriye gerçek kalır”. Ben de öyle yaptım…Şapka ve gözlüğü bir yana bıraktım. Geriye kalan; ten renginden, parmaklarının üzerini kaplayan kara tüylerden, iki günlük sakalının koyu kıllarından…ha bir de aksanından bizim Tosuncuğun, ülkemizin hangi bölgesinden olduğunu anladım.
Bir kaç laf ettikten sonra getirdiğim “emaneti” vermemi istedi.
Var mı öyle yağma? Ben o kadar polisiye romanı boşuna mı okudum, o kadar polisiye filmi, TV dizisini laf olsun diye mi seyrettim?
“Şimdi sana, getirdiğim çantanın muhtevasını gösteririm. Sen de bana sendekileri gösterirsin. İkimiz de tatmin olursak ben sana masa altından çantayı verirken, sen de bana masa üstünden sendekini uzatırsın. Aksi takdirde avucunu yalarsın, kalkar giderim. Sıkıyorsa sen de bu kalabalığın arasında cebindeki o tabancayı çeker kullanırsın. Anladın mı, Moriarty bozuntusu?”
Orta okulu okuduğundan şüphe duyduğum Tosuncuk, Sherlock Holmes’u, bırakın okumayı adını bile duymadığı için “Moriarty”nin kim olduğunu nereden bilecekti.
Cevabını bile beklemeden masanın altından içinde paralar bulunan çantayı çıkardım. Fred Çakmaktaş’ın simidini koyar numarasıyla kapağını aralayıp paraları gösterince bizimkinin gözleri Ahırkapı Feneri gibi yanıp sönmeye başladı. Kendisini tutamayıp elini uzattıysa da, şakayla karışık şaplağı yedi.
Güzel Annem, bana hep “okuma şu polisiye romanları, boş yere gözlerini bozacaksın” derdi. Haklı çıktın, gözlerim gitti Canım Anneciğim, ama, bak onları okumanın ne faydaları oluyor.
Nefesi sıklaşmış Tosuncuk cebinden çıkardığı kalınca zarfı titreyen elleriyle bana uzattı.
Bir sürü fotoğrafın bulunduğu zarftaki daha ilk resme baktığımda midem bulandı, gerisine bakamadan zarfı anorakımın cebine tıkıştırdım.
Sonra masa altındaki çantayı adama doğru itmek için tam eğilmiştim ki………
…………pandomima çıktı.
Kahvehanenin ön ve (sonradan öğrendiğim) arka kapısından içeriye, elleri silahlı, zıpkın gibi 8-10 genç gitmişti.
Kızılca kıyamet koptu. Devrilen sandalyeler, bağırıp çağıranlar, kaçmaya çalışanlar, masa altına saklananlar….Karanlıkta otomobil farına yakalanmış tavşan gibi, ki bunlardan biri de bendim, donup kalanlar.
O sırada gür bir ses duyuldu. Duvar dibindeki masasında önündeki Hürriyet Gazetesini okur numarası yapan orta yaşlı adam, ayağa kalkmış, elinde tuttuğu, deri kılıfı içindeki polis rozetini sallayarak tok bir sesle, Türkçe olarak “Bu bir Scotland Yard baskınıdır. Panik yapmayın. Kıpırdamayın. Yerlerinize oturun. Ellerinizi açık biçimde masanızın üstüne koyun” diyordu. Sonra bu anonsunu bir kez daha tekrarladı, bu defa İngilizce olarak.
Baktım, karşımdaki Tosuncuk ortadan kaybolmuştu.
Ve ben……….
…………..cebimde şantaj resimleri ve çantamda 25 bin sterlin ile babası belli olmayan çocuklar gibi ortada kalakalmıştım. Şoförün vermeye çalıştığı tabancayı almış olsaydım vaziyetin üstüne bir de “tüy dikmiş” olacaktım.
…………………….
Yanılış bir yere basıp yazıyı bir kez daha kaybetmediğime şükredip buraya kadar sağ salim eriştim.
İstediğiniz kadar kızın, küfür edin, yazıyı burada keseceğim, ne olur ne olmaz.
Kümeste veya ortalıkta gezen çiğ tavuğun yahut kafası koparılmış, tüyleri yolunmuş, tencereye konulmuş pişmiş tavuğun başına gelenlere taş çıkartacak “Bir Garip Macera”mın devamını merak ediyorsanız…………….
…………..haftaya 3.Bölümde beklerim..
