Enflasyon ile hayat pahalılığı farklı kavramlardır.
Enflasyon; fiyatlardaki genel artış eğilimidir.
TÜFE ile ölçülür.
Piyasadaki fiyat etiketlerinin genel durumunu yansıtır.
Hayat pahalılığı ise; gelir düzeyi ile fiyat artışları arasındaki dengesizliktir.
Kişinin temel ihtiyaçlarını giderme zorluğudur.
Alım gücünün düşmesidir, vatandaşın geçim sıkıntısı çekmesidir.
Enflasyonda temel soru, “fiyatlar ne kadar arttı” şeklindedir.
Hayat pahalılığında ise, “benim gelirim bu fiyat artışlarına niye ayak uyduramıyor?” biçimindedir.
Enflasyon düşüş eğiliminde olsa bile hayat pahalılığı devam edebilir.
Alım gücü artmadığı sürece bu böyledir.
Alım gücünü en çok eriten kalemler şunlardır;
-gıda ve temel ihtiyaçlar
-kira ve barınma
-ulaşım ve sağlık-eğitim gibi sektörler
Ne yapılmalı?
Tüketici fiyat endeksinden başka il düzeyinde, sektör düzeyinde, meslek ve kesimler düzeyinde hayat pahalılığı (geçinme) endeksleri hesaplanmalı ve maaş ve ücretlere yapılan TÜFE artışlarına ilave olarak refah payı verilmelidir.
2026 verilerine göre, Türkiye’de toplam olarak 17 milyon kişi emeklidir.
İlk altı ayda açıklanan TÜFE yüzde 17 civarındadır.
Temmuz maaş artışı bu oranda yapılırsa emeklilerin zaten iyice aşınmış olan alım güçleri daha da aşağılara inecektir.
Türkiye’de enflasyona çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır.
Bunlardan biri, liberal yaklaşımdır.
Arz, talep, maliyet ve kur dinamiklerinin birleşimiyle yapılan açıklamalardır bunlar.
Parasalcı(monetarist) yaklaşım enflasyonu para arzı artışına bağlar.
Talep enflasyonu diye adlandırılan açıklamalar da bu kapsamdadır.
Diğer bir açıklama yapısal ithalat bağımlılığı nedeniyle maliyet enflasyonuna dikkat çekmektedir.
Marksist yaklaşım ise, önceki açıklamalarla yetinmez.
Yüksek enflasyonu, sınıfsal bölüşüm mücadelesi, sermaye birikim krizi ve emeğin sömürüsünü arttırma yöntemi olarak görür.
Emeğin milli gelirden aldığı pay bilinçli olarak düşürülür.
Emeğin ürettiği artı değer yüksek fiyatlar yoluyla sermayeye transfer edilir.
Rekor şirket karlılıkları bunu kanıtlar.
Türkiye emperyalist merkezlerin teknolojisine, ara malı ve hammaddesine, enerjisine, “ar-ge”sine, finansmanına bağımlıdır.
Döviz kuru politikalarıyla da yabancı sermaye için bir “ucuz emek cenneti” oluşturulur.
Para tek başına anlamsızdır, toplumsal emeğin cisimleşmiş halidir.
Devlet piyasaya karşılıksız para sürünce paranın temsil ettiği emek değeri düşer.
Piyasadaki fiyat artışları, aslında paranın arkasındaki insan emeğinin sistemli olarak değersizleştirilmesinin maskelenmiş görüntüsüdür.
Enflasyon, büyük sermayenin karlarını korumak için kullandığı sınıfsal bir silahtır.
Elbette yüksek enflasyonda maliyet ve veya talep faktörlerinin de payı vardır.
Ama esas unsur şirketlerin fiyatlama gücünü kullanarak “kar güdümlü enflasyon” yaratmalarıdır.
Sayısal çalışmalardan bazı örnekler verebiliriz:
Avrupa Merkez Bankası Raporu (2022), Isabella Weber, Robert Reich, Thomas Philippon gibi iktisatçıların araştırmaları bu tezi doğrulamaktadır.
Boratav ve arkadaşlarının (Yeldan ve Köse) Aralık 2023’te yayımladıkları çalışmada da önemli bulgular vardır.
İktisat ve Toplum Dergisi’nde yayımlanan “Türkiye’de Derinleşen Yapısal Kriz Eğilimi ve Kar İtilimli Enflasyonun Dinamikleri” başlıklı makale önemli kanıtlar sunar.
“Enflasyonun nedeni ücret artışlarıdır” yönündeki söylemlere bilimsel bir yanıt verir.
Kısaca, bölüşüm dışlanarak bir enflasyon analizi yapılamaz. Yapılırsa çok eksik kalır.
Bugün ülkemizde yaşanan yüksek enflasyonun ana nedeni küresel şirketlerin yüksek karlılıkları, tekelci yapılar ve sermayenin kar transferleridir.
Ekonominin dışa bağımlılıktan kurtarılması, sömürünün kaldırılması ve emeğin en yüce değer olmasıyla enflasyon, bir sorun olmaktan çıkacaktır.
