Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri operasyonlar başlatmasından tam 3 gün sonra, dönemin Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, “Zeitwende” açıklaması ile Alman iç ve dış siyasetinde yeni bir dönem açtı. Zamanın değişmesi veya dönüm noktası olarak anlaşılması gereken bu kavram II. Dünya Savaşı sonrasında Alman dış, güvenlik ve savunma politikasında köklü değişim ve özellikle Nazi mirası ve savaş suçları nedeni ile ortaya çıkan anti-militarist ve pasifist yaklaşımları terk etme anlamına gelir. Ayrıca, Rusya’nın Ukrayna müdahalesi sonucunda Avrupa’da hiçbir şeyin bu müdahale öncesi gibi olmayacağı görüşünü de ifade eder.
Scholz’un bu adımı Rusya-Ukrayna çatışmalarının başlamasının akabinde, üstelik Almanya’ da ilk kez oluşturulan ve ideolojik farklar, yönetimsel krizler ve buna zayıf liderlik vasıfları eklendiğinde oldukça uyumsuz ve de hantal bir görünüm arz eden, tarihin en kötü Alman hükümetlerinden biri olarak görülen ve 2021'deki %52'lik oy desteği kısa sürede %30'lara gerileyen ve sonunda dağılan SPD-Yeşiller-FDP koalisyon döneminde ve de ortak bir karar sonucu atmış olması tabiatıyla dikkat çekmiş, Rusya müdahalesinin esasen beklenmekte ve hatta arzu edilmekte olduğu görüşlerine kuvvet kazandırmış, önceden bu yönde hazırlık yapılmış olduğu izlenimi vermiştir.
“Zeitwende” Olaf Scholz ile anılmakla birlikte SPD, geleneksel “Ostpolitik” çizgisi nedeniyle bu değişim konusunda en isteksiz ve en temkinli olan parti olmuştur. Hatırlanacağı üzere, başta Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya olmak üzere Doğu Bloku ile anlamsız çatışma yerine diyalog, ticaret ve normalleşme yoluyla uzun vadede yumuşama ve değişim hedefleyen “Ostpolitik”in fikir babası ve uygulayıcısı, bu politika nedeni ile 1971 yılında Nobel Barış Ödülü’nü alan Willy Brandt’dır. Daha sonra Gerhard Schröder de bu çizgiyi sürdürmüş olup, Scholz’un temkinli yaklaşımı da bu geleneğin devamı olarak görülmektedir.
FDP de bu değişikliğe destek vermiş, NATO odaklı liberal çizgileri ile uyumlu görmüştür. Ancak, uygulamada mali disiplin konusunda ısrarcı ve neticede ortaklığın bozulmasına vesile olmuştur.
İşin şaşırtıcı yanı ise en güçlü desteğin Yeşiller’den gelmiş olmasıdır. Geleneksel “barış” çizgisinden hızla uzaklaşmakta sakınca görmeyen parti, Rusya’ya yönelik sert yaptırımları, savunma harcamalarının artırılmasını ve Ukrayna’ya, ağır silahlar dahil, askeri yardımları baştan beri savunmuştur.
Son kamuoyu yoklamalarına göre 1. Parti konumuna gelmiş olan Afd ise, kendi politikalarına uygun düşen güçlü bir ulusal ordu, zorunlu askerlik, savunmaya daha fazla kaynak aktarılması gibi konulara tam destek vermekte, ancak ulusal egemenlik çerçevesinde, NATO’ya aşırı bağımlı kalmamayı ve Rusya ile gerilimin sürdürülmemesini istemektedir.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını bir fırsat bilen ve Avrupa tarihi için bir “Zeitenwende” olarak tanımlayan Almanya, bu bağlamda, önceki politikaları ile ters düşme pahasına, Ukrayna’ya silah desteği vermeye başlamış, Alman ordusunun modernizasyonu için, borçlanmaya ilişkin anayasal sınırlamalar nedeni ile, 100 milyar Avro’luk bütçe harici bir özel fon (Sondervermögen) tesis etmiş, savunma harcamalarının yıldan yıla %2’nin üzerine çıkartarak NATO taahhütlerine uymayı, Rus enerjisine bağımlılığın sona erdirilmesini ile NATO ve Avrupa’da daha aktif rol almayı öngörmüştür.
Eurofighter Typhoon gibi Avrupa ortak üretimi uçakları tercih eden, ayrıca bu amaçla Fransa ile birlikte FCAS - Future Combat Air System gibi 6. nesil Avrupa savaş uçağı projelerine büyük yatırım yapan Almanya, yüksek bakım ve işletme maliyetleri, ABD’ne lojistik bağımlılık ve daha da önemlisi veri güvenliği endişeleri nedenleri ile F-35 alımlarına çoğu Avrupa ülkesi gibi ilgi duymamış iken, ”Zeitwende” açıklamasından bir ay sonra, nasıl olduysa, birden bu uçakların faydalarını keşfetmiş – iç ve dış eleştirilere ve tepkilere rağmen – yeni dönemin ilk önemli bir eylemi olarak ilk aşamada 35 adet F-35 almayı kararlaştırmıştır. Bunu ABD’ne verilen “haraç” olarak değerlendirenler de vardır.
FRİEDRİCH MERZ’İN “SAVAŞMAYA HAZIR GÜÇLÜ ALMAN ORDUSU” AÇILIMI
Friedrich Merz’in Güçlü Alman Ordusu açılımı ile “Zeitwende sürecine yeni bir boyut kazandırmıştır.
Friedrich Merz , 2025’te Şansölyesi olduktan sonra “savaşa hazır (kriegstüchtig) Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusu” hedefini ilan etti. Bu, II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın askeri politikasında en iddialı ve en büyük ölçekli değişim anlamına gelmekte, aynı zamanda “Zeitwende” sürecine de ilave bir boyut ve ivme kazandırmakta, diğer bir ifadeyle, bu değişim politikasını daha agresif ve hızlandırılmış bir şekle dönüştürmektedir.
Bu çerçevede,
- Bundeswehr’in mevcut personel sayısının 2035’e kadar 260 bin aktif ve 200 bin yedek seviyesine çıkarılması (halen 180 bin civarı), savunma harcamalarının NATO hedeflerinin üzerine çıkarılarak GSMH’ nın %3,5 seviyesine yükseltilmesi, gerektiğinde bütçe harici özel fonlar tesisi, 2008 mali krizi sonrasında, Merkel döneminde, federal ve eyalet hükümetleri borçlanmalarına sınırlama getirmek üzere anayasaya eklenen” borç freni” ( Schuldenbremse) maddelerinin değiştirilmesi, bazı kaynaklara göre ordu için toplam 377 milyar Avroluk modernizasyon paketi hazırlanması,
- Zorunlu askerlik ilk aşamada öngörülmemekle birlikte, 18 yaşında gelen erkeklerin zorunlu olarak kayıt altına alınması, gönüllü askerlik hizmetinin teşviki, sistem yetersiz kalırsa zorunlu hizmete geçilmesi.
- 2029’a kadar ordunun “savaşmaya hazır” hale getirilmesi, Rusya tehdidine karşı NATO’da liderlik rolü üstlenilmesi gibi düzenlemelere gidilmesi hedeflenmektedir.
EKONOMİK DEV – ASKERİ CÜCE
Bu gelişmeler Ukrayna Savaşı ve değişen dünya düzeni nedeniyle zorunlu bir “normalleşme” olarak görülüyor olsa da Almanya içinde ve dışında ciddi tartışmaları de beraberinde getirmektedir.
I.Dünya Savaşı sonrası Almanya ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Versailles Barış Antlaşmasının getirdiği kısıtlamalar, II. Dünya Savası sonrasında Almanya’nın şartsız teslimiyeti ve tam silahsızlandırılması güçlü bir Almanya’dan duyulan endişelerin sonucudur. Almanya ile ilişkiler bağlamında merhum Başbakan Necmettin Erbakan’a atfedilen "Almanya'nın ya önünde diz çökeceksin ya da başına vuracaksın" ifadesi de bunun bir tezahürüdür.
Almanya, iki Almanya’nın 1990’da birleştirilmesi ile tam egemen olmuş olsa da, silahlı kuvvetler toplam asker sayısını 370 bin ile sınırlayan, ABC silahları üretimini ve bulundurulmasını yasaklayan kısıtlayıcı hükümler günümüzde de hala geçerlidir.
Dünyanın güçlü ekonomileri arasında bir “dev” olarak yerini almış olan ancak askeri açıdan bir “cüce” kalan Almanya’nın şimdi tam aksi yönde adımlar atması ve yeniden askeri olarak güçlenme potansiyeline kavuşacak olması, başta Fransa, Polonya ve diğer bazı AB komşularını, tarihsel nedenlerle “güçlü Almanya” fikrine temkinli yaklaşmalarına neden olmaktadır. Polonya muhalefet lideri Jarosław Kaczyński gibi AB’nin “Alman neo-emperyalizminin” bir aracı haline gelmesi olasılığına dikkat çekenler de bulunmaktadır. Ancak, yaratılan Rusya tehdidi algısı nedeniyle çoğu yine de kısa vadede karşı çıkmamayı tercih etmektedir.
Rusya tarafı ise bu gelişmeleri açıkça “yeniden militarizasyon”, “re-nazification” ve “savaşa hazırlık” olarak görmekte, Rus medyası Merz’i “Nazi mirasçısı” olarak nitelendirmektedir.
Alman kamuoyunda ise hala canlı nazi dönemi anıları kaynaklı tarihi travma en büyük engeli teşkil ediyor. Alman toplumunda, özellikle yaşlılar ve sol kesimlerde “güçlü ordu = militarizm = Nazi geçmişi” refleksi çok derin. Halkın %60’ı zorunluğu askerliğe karşı. “Nie wieder Krieg” (Bir daha asla savaş olmasın ) ve “Nie wieder Wehrmacht” (Bir daha asla Wehrmacht olmasın) sloganlarının yanı sıra Merz’in “en güçlü ordu” söylemi, bazı kesimlerde doğrudan Hitler ve Nazi Almanyası' nın birleşik silahlı kuvvetleri Wehrmacht ile özdeşleştiriliyor.
Diğer yandan, planın uygulanması bağlamında ortaya çıkan ekonomik sosyal sorunlar ve endişeler, ayrıca gerekli kaynak bulma zorlukları ve koalisyon ortakları arasında bu konulardaki görüş ayrılıkları giderilmesi de zor engeller olarak ortaya çıkıyor.
Bir ülkenin iç ve dış politikasını yakından ilgilendiren konularda ve özellikle içinde bulunulan zorlu dünya konjonktüründe bu gibi radikal değişimlerin uygulamaya konulması, topluma benimsetilmesi güçlü ve dirayetli liderlik gerektirmektedir. Yıllarca iktidarı inhisarlarında bulunduran sol-sağ merkez partiler bu tür liderler çıkaramamışlar, toplumun beklentilerini karşılamakta yetersiz kalmışlar ve sonuçta sağ popülist ve aşırı sağ partilerin güçlenmesine ortam sağlamışlardır. Seçmenler demokratik tepkilerini bu partilere verdikleri protesto oyları ile göstermektedir.
AŞIRI SAĞ YÜKSELİŞİ TEHLİKE Mİ?
Aşırı sağ ve sağ popülist partiler tüm Avrupa’da yükseliştedir. İtalya’da iktidar, Almanya’da en güçlü parti olmuşlardır. Fransa’da da keza öyle. Avusturya, Hollanda, Finlandiya, İsveç, Slovakya, Hırvatistan gibi ülkelerde koalisyon ortağıdırlar veya hükümetlere dışardan destek vermektedirler. Birleşik Krallık’ da Reform Partisi’nin son yerel seçim zaferi de çarpıcı bir gelişmedir.
Ancak, geçmişte aşırı milliyetçilik Avrupa’da savaşlara yol açmışsa da, günümüzde liberal demokrasiye uyumlu, milliyetçi-muhafazakar görünüm sergilemektedirler. İtalya’da “Faşizm geliyor” korkularının abartılı olduğu görülmüştür
Üç milyon vatandaşımızın yaşadığı Almanya açısından AfD içindeki neo-nazi bağlantılı kanadın radikalleşme riskinin yüksek olduğunu söylenebilir.
Diğer yandan, demokratik, özgürlükçü ve hukuka saygılı oldukları varsayılan AB ülkelerinde özgürlüklere yönelik alınan ve selektif uygulanan kısıtlayıcı, özgürlüklerden ziyade sistemi korumaya yönelik olduğu izlenimi uyandıran tedbirler de radikalleşme eğilimini arttırmaktadır.
