İsrail –ABD ikilisinin 28 Şubat 2026 da İran’a karşı başlattığı uluslararası hukuka aykırı savaş, 4. ayında, sadece ABD ve İran tarafınca imzalanan 14 maddelik bir “mutabakat muhtırası” ile bir ölçüde nefes alma imkanı buldu.
İran’ın devlet ciddiyeti içinde sürdürdüğü, ABD tarafının ise, “İran anlaşma istiyor, görüşmeler iyi gidiyor, şu konuda anlaşamazsak bu gece İran’ı vuracağız, vazgeçtim vurmayacağım” vb. sosyal medya paylaşımları ile yönlendirme ve baskı uygulama yöntemlerini tercih ettiği görülen müzakere süreci sonuna ortaya çıkan metni ilk bakışta İran’ın zaferi, ABD’nin ise teslimiyeti olarak görmek mümkündür. Zira, İran’ın başlangıçtan beri ortaya koyduğu tutumunu belgeye yansıttığını, ABD tarafının ise bariz tavizler verdiğini söylemek mümkündür. Mutabakata İsrail’in tepkisi de ABD ile arasında gerginliklere neden olmaktadır.
Bununla birlikte, karmaşık uluslararası müzakerelerde olağan olan, müzakere sürecinde, tarafların, nihai sonucu bilmeden, elverişsiz uzlaşmalara mahkum olmamalarını sağlamaya yönelik “her şey üzerinde anlaşmaya varılana kadar hiçbir şey üzerinde anlaşmaya varılmış sayılmaz” ("nothing is agreed until everything is agreed") ilkesi, öngörülen süreçlerden somut sonuçların ortaya çıkmaması durumunda varılan mutabakatın anlam ve hüküm ifade etmeyeceği anlamına gelmektedir. Bir barış anlaşması olmayan, sadece nihai bir çözüme giden bir yol haritası niteliğinde ve belirsizliklerle bezenmiş, çok muğlak kavram ve ifadeler içeren bu mutabakat muhtırası metni, ilk bakışta, tarafların daha ziyade hangi konularda anlaşamadıklarının bir çizelgesi ve uzatılması mümkün olacak 60 günlük süre içinde, müzakere edilmesi ve sonuca bağlanması öngörülen konulara ilişkin bir niyet beyanı mahiyetindedir.
NEDEN BU SAVAŞ
25 yılı aşkın bir süredir “İran ha bugün ha yarın nükleer silah sahibi olacak” saplantısı içinde bulunan İsrail, İran’ın nükleer kapasitesine ve balistik füze alt yapısına yönelik 2025 yılında, ABD ‘nin de desteği ile başlattığı “12 gün savaşı ”nın kazanımlarını yeterli bulmamış, İran’ın üst düzey askeri, siyasi ve dini liderlerine yönelik gerçekleştirdiği suikast eylemlerinden de cesaret alarak, nükleer ve balistik füzeler konusunda hedeflerine ulaşmak, ve aynı anda ülkede bir rejim değişikliğine önayak olmak ve ortam hazırlamak umudu ile bu maceraya girişmiş, ABD’ni de bu yönde ikna etmiş veya mecbur bırakmıştır.
ABD’ni ne şekilde İran’a karşı bu savaşa ikna edildiği veya zorlandığı konusunda çeşitli senaryolar olmakla birlikte, ABD’nin böyle bir harekata esasen dünden razı olduğunu da varsaymak yanlış olmayacaktır. Nitekim, eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı Wesley Clark’ın, ABD’nin, başta Suriye, Libya ve Sudan olmak üzere toplam 7 ülkede rejim değişikliği, bilahare İran’a bir harekat planlaması için de olduğunu Pentagon kaynaklarına atfen, 2007 yılında ifşa ettiği bilinmektedir. Diğer yandan, İran’ın vekil güçlerine desteğini kesmesi istenirken, İsrail – ABD ilişkilerinde kimin vekil, kimin müvekkil olduğunu anlamak da kolay değildir.
BAŞKAN TRUMP’IN İSRAİL’E VERDİĞİ DESTEKLER
Hatırlanacağı üzere, Donald Trump, ilk başkanlık döneminde,
- İsrail’in, Kudüs'ü "tam ve birleşik başkent" ilan eden “Kudüs Temel Yasası” nı sert şekilde kınayan, yasanın ve Kudüs'ün statüsünü değiştirmeye yönelik tüm yasal/idari önlemlerin "hükümsüz" olduğunu ilan eden, üye devletlerden Kudüs'teki diplomatik temsilciliklerini çekmelerini isteyen 20 Ağustos 1980 tarih ve 478 sayılı, aynı şekilde, Kudüs'ün karakter ve statüsünü değiştirmeye yönelik İsrail eylemlerinin yasadışı olduğunu ilan eden 30 Haziran 1980 tarih ve 476 sayılı, ABD ‘nin çekimser oy kullanmasına karşın 14-0-1 oyla kabul edilen BMGS kararlarına rağmen ABD Büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını sağlamıştır.
(daha eski tarihli 252-1968 , 267-1969, 271-1969 sayılı benzer kararlar da mevcuttur). Ancak, bu kararların BM Sözleşmesinin “Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözülmesi” başlıklı VI. Bölümü kapsamında kabul edildikleri için tam bağlayıcı ve VII. Bölüm kararları gibi yaptırımlı olmadıklarını, sadece Güvenlik Konseyi’nin siyasi ağırlığını taşıyarak uluslararası hukukta referans olabildiklerini de belirtmek gerekir.
- Aynı şekilde, İsrail'in 1981'de çıkardığı "Golan Tepeleri Yasası" ile bölgeyi ilhak etmesini "hükümsüz ve uluslararası hukuk açısından geçersiz" ilan eden, toprakların kuvvet kullanılarak elde edilemeyeceği ilkesini hatırlatan, İsrail'den bu yasayı kararı derhal iptal etmesini talep eden ve üstelik oy birliği ile kabul edilmiş, içeriği itibarıyla bağlayıcı kabul edilen 17 Aralık 1981 tarih ve 497 sayılı BMGS kararın rağmen, Golan tepelerini – kendi malıymış gibi – İsrail’e verdiğini söylemiştir.
- İkinci döneminde de, kendini açıkça "Hıristiyan Siyonist" (Christian Zionist) olarak tanımlayan, bu görüşleri ile siyonist İsrail politikaları ile uyumlu, Kudüs’ün başkent yapılmasının güçlü destekçilerinden, uluslararası hukuka aykırı Yahudi yerleşimlerini teşvik eden, Filistin devletine karşı olup Filistin kimliğini uydurma (fiction) olarak niteleyen, Baptist rahip kökenli olduğunu ve desteğinin İncil'den kaynaklandığını vurgulayan ve "Yahudisiz Hıristiyanlık olmaz" iddiasında olan Mike Huckabee’yi İsraile’e Büyükelçi atamıştır.
Başkan Trump’un , Netenyahu’nun İran-ABD mutabakatına gösterdiği tepki nedeni ile G7 zirvesinde sarf ettiği “Biz olmasak İsrail olmazdı” sözüne karşılık Huckabee'nin, bunu tersine çevirerek , 16 Haziran’da Batı Şeria/ Herodion’da düzenlenen “İsrail Mirası Konferansı”nda, Hıristiyan Siyonist teolojisine uygun bir yanıt olarak, “Burası kesinlikle sizin mirasınız. Ama aynı zamanda Birleşik Devletlerin de mirasıdır. İsrail olmasa, Yahudi temeli olmasa, Amerika olmazdı. Varlığımızı bu topraklarda gerçekleşenlere borçluyuz” demesi dikkat çekmiştir.
ABD’NİN 2015 İRAN NÜKLEER ANLAŞMASINDAN ÇEKİLMESİ
İran'ın nükleer programını sınırlamak amacıyla İran + P5+1 (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya) + Avrupa Birliği arasında 2015 yılında imzalanan Ortak Kapsamlı Eylem Planı (Joint Comprehensive Plan of Action - JCPOA) adlı anlaşma, İran’ın uranyum zenginleştirme seviyesini %3.67 ile sınırlı sınırlı tutmuş zenginleştirilmiş uranyum stok miktarını takribi 300 kg olarak öngörmüş, santrifüj sayısının azaltılmasını ve plütonyum üretimini zorlaştırmaya yönelik olarak Arak Ağır Su Reaktörünün (IR-40) yeniden tasarlanmasını hedeflemiştir. En önemlisi ise, Uluslararası Atom Enerji Ajansı’na (UAEA) geniş denetim ve erişim hakkı tanınması olmuştur. Anlaşma fazla bir sorun olmaksızın yürürlükte iken, 2018 de, Trump’ın ilk döneminde, ABD'yi anlaşmadan tek taraflı çekmesini, "maksimum baskı" politikasına yönelerek yaptırımları yeniden devreye sokmasını takiben 2019'dan itibaren İran’ın bu kez taahhütlerini kademeli olarak askıya alması, uranyum zenginleştirmeyi %60'a kadar çıkarması ve stokları arttırması ve UAEA denetimlerini sınırlaması sonucunu doğurmuştur. Biden döneminde anlaşmayı canlandırma çabalarından sonuç alınamamış ve Ekim 2025'te anlaşma fiilen sona ermiştir.
Başkan Trump'ın ikinci döneminde, Umman arabuluculuğu ile, yeniden müzakerelere başlanmıştır. Ancak, tam da bir uzlaşıya varıldığının Umman tarafından açıklanması akabinde, ABD ve İsrail ikilisi, nükleer tesisler dahil, İran’ı hedef alan kapsamlı saldırılarını başlatmışlardır. Bu yaklaşım esasen var olan karşılıklı güvensizlik ortamını daha da zedelemiştir.
İRAN’IN HÜRMÜZ BOĞAZI HAMLESİ
ABD-İsrail saldırılarının daha ilk günlerinde İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, 1973 petrol krizinden sonra, sadece savaşan tarafları değil, tüm dünya ekonomilerini doğrudan veya dolaylı etkileyen ciddi bir enerji krizine neden oldu.
Böyle bir tercih, TRT Belgesel, National Geographic gibi kanallarda izlediğimiz tabiat belgesellerinde gördüğümüz üzere, birçok yırtıcı hayvanın nefes yolunu tıkamak ve kan akışını kesmek suretiyle avını hızla etkisiz hale getirmek için kullandığı, doğada acımasız görünse de, popülasyon dengesi ve doğal seleksiyon için gerekli olan “boğaz saldırısı” yöntemini (throat bite veya throat clamp) çağrıştırmıyor değil.
Gelinen bu noktada, İran’ın 12 gün savaşı neticesinde ve 2026 yılı başlarında sürdürülen müzakerelere rağmen maruz kaldığı, her türlü hukuka aykırı, dünyada da giderek daha fazla tepkilere neden olan saldırılar karşında ne askeri yönden, ne de iç istikrar açısından sanıldığı kadar hasar aldığı, mevcut koşulların imkan verdiği azami yarar sağlamada başarılı olduğu görülmektedir.
Mutabakat metni İran’ı her bakımdan tatmin etmesi gereken niteliktedir: Çatışmaların durdurulması taahhüdü Lübnan’ı da kapsamaktadır, nükleer konuda varılan mutabakat JCPOA’nın yeni bir versiyonu gibidir, zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışın çıkarılması söz konusu olmayıp, bunların imhası, UAEA gözetimi altında yerinde seyreltme yoluyla gerçekleştirilecektir, balistik füze sınırlamaları yer almamaktadır, Hürmüz Boğazı geçişlerine ilişkin olarak İran, geçerli uluslararası hukuk kuralları ve kıyı devletlerinin egemenlik hakları çerçevesinde, gelecekteki idare ve denizcilik hizmetlerini belirlemek üzere Umman Sultanlığı ile diyalog kuracaktır, ABD yaptırımları kaldırılacak, İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar ABD doları tutarında, kesin ve karşılıklı olarak mutabık kalınacak bir plan hedeflenmiştir, ABD, bu mutabakat zaptının yürürlüğe girmesiyle birlikte İran İslam Cumhuriyeti'ne ait dondurulmuş veya kısıtlanmış fon ve varlıkların kullanıma tam olarak açılmasını taahhüt etmektedir.
ABD açısından Trump uzlaşıyı “büyük bir zafer”, “akıllıca bir adım” ve “dünya çapında depresyonu önleyen” bir hamle olarak nitelendiriyor, Hürmuz Boğazı’nın açılmasının önemine işaret ediyor, 60 günlük müzakere sürecini vurguluyor. İran’ın şartlara uymaması halinde - her zamanki gibi -“bombalama” tehdidini tekrarlıyor.
Uzlaşıya Demokratlar daha ziyade eleştirel ve şüphe ile yaklaşırken, Cumhuriyetçiler içinden de bazı çatlak sesler çıkıyor.
Tabi en hassas nokta, savaşa taraf, ancak uzlaşıya taraf olmayan ve hatta karşı çıkan İsrail’in nasıl bir tutum izleyeceği, mutabakata uyup uymayacağıdır. Keza, İsrail’in İşgal ettiği Lübnan topraklarından çekilmesi öngörülmediğinden Hizbullah’ın ateşkese ne derece uyacağı, İsrail’e istismar edeceği malzeme verip vermeyeceği de merak konusudur.
Varılan mutabakat bir süre bölge ve dünya açısından rahatlama vaat etse de, bölgede uzun süreli bir huzur ve istikrar ortamı konusunda fazla beklenti içinde olunmamalıdır. Ta ki, İsrail'in, kendisine yönelik en büyük tehdidin İran değil bir Filistin devletinin yokluğu olduğunu idrak edene kadar.
Not: Muhtıranın AA tarafından yayınlanan metnine
https://www.aa.com.tr/tr/live-blog/trump-ve-pezeskiyan-iran-abd-mutabakatini-imzaladi/4067 adresinden ulaşmak mümkündür.
