Türkiye'de sadece bir günde altı kadın cinayeti işlendi... Soykırım haline gelen bu üstünkörü vahşette, her gün sosyal çürüme ve patriarkal dayatmaların daha çok etki ve hüküm ettiğini görmekteyiz.
Bir yandan Afganistan'da Taliban'ın kadına şiddeti ve işkenceyi yasal hale getirip eğitim haklarını kadınların elinden alması...
Bir yandan İran'da şeri sisteme karşı hakkını savunan kadınların idam edilmesi...
Sudan'da yer altı kaynaklarını çalmak için gelen işgalci güçler evini bastığında bir annenin, kızlarının önüne geçerek "Eğer birine tecavüz edecekseniz o kişi ben olmalıyım" demesinin boğaz düğümleyen, kalp mühürleyen hissi...
Ve bebek katili, pedofili, yamyam milyonerlere bir adak dahi değil, ikram olarak sunulan kız çocukları ve kadınlar ile ilgili ifşalar...
Rıza kavramının yok sayıldığı ve sınırların toplumsal ve hukuksal bir yalnız bırakma ile dramatik derecede silikleştiği bu günlerde, kadın dayanışması belki daha önce tarihte hiç olmadığı kadar çok fazla anlam taşıyor.
Bu anlamları derin sosyolojik analizler ile açıklamaktansa, bir kadın olarak, bir hikâye anlatmak istiyorum. Bu hikâye Lilith'in hikayesi. Astroloji ve mitolojide Lilith'in ifade ettiği kavramların hikayesi.
Lilith, astrolojide kara ay olarak geçer. Onu Ay'dan bağımsız düşünemeyiz. Ay, duygusal iç dünyamızı, bilinçaltımızı ve güven alanlarımızı temsil eder. Lilith ise Ay'ın (Havva ana arketipi) gölgesidir.
Karanlık olmadan ışık olmaz ve gölgeler ne kadar korkutucu gelse de hayatın kanıtıdır, çünkü içinde ışığı barındırır. Gün yüzüne çıkan bunca adaletsizlik, adeta kolektif olarak kadınlara, artık yok saymak için çok geç olan bir kangreni işaret etmekte.
Tıpkı Havva ve Lilith'in hikayesi gibi, bize hayatımız boyunca uysal ve güzel olanı kutsamak; aykırı ve tehlikeli olanı ise dışlamak öğretilmiştir. Bir asteroid olarak Lilith de bizim hayatta dışlandığımız alanları gösterir. Acı çekmenin, haksızlığa uğramanın hissettirdiği ayrışmışlık hissidir o. Mağdur olduğumuz durumlarda dahi kirlenmiş, izole edilmiş, yolun dışına itilmiş bulmaktır kendimizi.
Ve bunun ardından gelen haklı öfkedir. Çıkarılmaya cüret edilen sestir. Artık birikemeyecek kadar dolduğu yerde patlayan volkan, düşen çığ, uzun sessizlikten sonraki çığlıktır.
Görmezden gelmeye çalışsak da bizi bir gölge gibi takip edip, "Ben senin yaran olabilirim, lakin halen senin parçanım." diye fısıldayan, yüzleşemediğimiz vakit kendimizi sabote etmemize yol açan travmalarımızdır.
Aynı mitolojik hikayesinde olduğu gibi haksızlığa uğrayıp kurban edildiğimiz ve içimizde "Ya hakkımı arasaydım?" sorusunu sorduran o derin yaramızdır.
Acıyan yer, eninde sonunda ya uyuşarak başkalaşım geçirir ya da sivri bir farkındalık yaratır. Aynı yarayı taşıyanları fark ettiğimiz ve onlar ile, onlar için savaştıkça iyileştiğimizi içten içe bildiğimiz bir farkındalık.
