Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

HAYAT BİR YARIŞ DEĞİL

Kaplumbağalar acele etmez. Belki de bu yüzden bilgedirler. Onların dünyasında “geç kaldım” paniği yoktur. Kimseyi geçmeye çalışmazlar. Önlerinden fırlayıp giden tavşanlara bakıp kendi hızlarından utanmazlar. Ne alkış beklerler ne de yarış kazanmak isterler. Sadece yürürler. Ağır, sakin, kararlı… Bir adım. Sonra bir adım daha. Ve insanın unuttuğu en büyük hakikati sessizce taşırlar sırtlarında: Hayat, hızla değil ritimle aşılır. Modern insanın trajedisi tam da burada başlıyor. Çünkü artık kimse yürümüyor; herkes yetişmeye çalışıyor. Sanki görünmeyen bir düdük çalmış gibi dünya sürekli koşuyor. Sabah alarmıyla başlayan yarış, gece ekran ışığında bitiyor. Daha hızlı olmalısın. Daha üretken. Daha fit. Daha başarılı. Daha görünür. Daha genç. Daha güçlü. Artık insanlar yaşamıyor; performans sergiliyor. Bir kafede oturan iki kişiye bak. Sessizlik bile huzur taşımıyor artık. Eller telefonda. Gözler ekranda. Zihin başka hayatlarda dolaşıyor. Bir başkasının tatili. Bir başkasının kariyeri. Bir başkasının ilişkisi. İnsan artık kendi hayatını yaşamaktan çok, başkalarının hayatını izliyor. Ve her kaydırışta içine görünmez bir cümle düşüyor: “Ben geride kaldım.” Modern çağın en büyük zehri belki de budur: İnsana sürekli eksik hissettirmek. Eskiden insanlar hayatta kalmak için yorulurdu. Şimdi yeterli görünmek için yoruluyorlar. Çünkü artık başarı bile doğal bir süreç değil; sergilenmesi gereken bir vitrin. İnsanlar yalnızca mutlu olmak istemiyor. Mutlu göründüklerinden emin olmak istiyorlar. Yalnızca üretmek istemiyorlar. Ürettiklerinin görülmesini istiyorlar. Sanki yaşanan hiçbir şey paylaşılmadıkça gerçek değilmiş gibi… Bu yüzden modern insan sürekli hızlanıyor. Ama hızlandıkça kendisinden uzaklaşıyor. Çünkü bazı şeyler yalnızca yavaşken hissedilebilir. Bir çocuğun yüzündeki masumiyet. Yağmurdan sonra toprağın kokusu. Sessiz bir odada akan zaman. Bir dostun sesindeki kırgınlık. Kendi kalbinin gerçek ritmi. Hızlanan insan bunların hiçbirini duyamaz. Çünkü acele, ruhun dikkatini parçalar. İnsan artık duramıyor. Durduğu an suçluluk hissediyor. Bir gün boyunca hiçbir şey üretmeden yaşamak çoğu kişiye neredeyse ahlaki bir suç gibi geliyor. Dinlenirken bile zihnin içinde görünmez bir ses konuşuyor: “Boş duruyorsun.” “Zaman kaybediyorsun.” “Başkaları ilerliyor.” İşte modern insanın görünmeyen kırbacı budur. Ve çoğu zaman bu sesler bugüne ait değildir. Çocukluktan taşınır. Belki bir öğretmenin bakışından, belki bir ebeveynin beklentisinden, belki de sevgiyi başarıyla eşitleyen eski yaralardan doğar. “Ancak başarılıysan değerlisin.” “Hızlıysan iyisin.” “En iyisi olmazsan görünmezsin.” İnsan büyür ama içindeki o eski cümleler büyümeye devam eder. Bu yüzden birçok insan aslında hayatını yaşamıyor; çocukken kabul görmek için geliştirdiği hayatta kalma stratejilerini sürdürüyor. Bir çocuk düşün. Karnesindeki notlarla sevildiğini sanıyor. Hata yaptığında yüzlerin değiştiğini görüyor. Yavaş olduğunda sabırsız bakışlarla karşılaşıyor. Böylece zihnine görünmez bir yasa yazılıyor: “Yeterince iyi olmazsam sevilmem.” Yıllar geçiyor. O çocuk büyüyor. Belki iyi bir işe giriyor, belki başarılı oluyor, belki herkes onu örnek gösteriyor. Ama içindeki o küçük çocuk hâlâ koşuyor. Çünkü artık başarı bir hedef değil; sevilmeye layık olduğunu kanıtlama çabası. Ve insan bu yüzden yoruluyor. Çalışmaktan değil yalnızca… Sürekli kendini ispat etmeye çalışmaktan. Bu çağın insanı fiziksel olarak değil, ruhsal olarak nefessiz kaldı. Çünkü her şey yarışa dönüştü. Uyku bile verimlilik konusu. Meditasyon bile performans aracı. Hobiler bile içerik üretimine çevrildi. İnsan artık dinlenirken bile kendini geliştirmeye çalışıyor. Oysa ruh, sürekli optimize edilmek isteyen bir makine değildir. Bazen insanın sadece oturması gerekir. Sessizce. Bir şey başarmadan. Bir yere yetişmeden. Sadece var olarak… Ama modern dünya bunu unutturdu bize. Bu yüzden insanlar küçük adımları küçümsüyor. Çünkü yalnızca büyük sonuçlar alkışlanıyor. Kimse sana “Bugün sadece dayanabildiğin için aferin” demiyor. Kimse “Yavaş ilerliyorsun ama yine de devam ediyorsun” diye omzuna dokunmuyor. Oysa hayat çoğu zaman büyük sıçramalarla değil, görünmeyen küçük adımlarla değişir. Bir gün sadece yatağını toplarsın. Bir gün beş dakika yürürsün. Bir gün uzun zamandır ertelediğin bir telefonu açarsın. Bir gün yalnızca ağlamadan günü bitirebilirsin. Ve bunların hepsi ilerlemedir. Ama insan zihni dramatik dönüşümleri sever. Bir gecede değişmek ister. Bir sabah bambaşka biri olarak uyanmak ister. Çünkü sabırsızlık artık çağın karakterine dönüştü. Her şey hızlı. Yemek hızlı. İlişkiler hızlı. Tüketim hızlı. Başarı hızlı. Ama hızlı büyüyen şeylerin çoğunun kökü zayıf olur. Bir ağacı düşün. Yıllarca sessizce kök salar. Toprağın altında görünmeyen bir emek vardır. Kimse onu alkışlamaz. Kimse büyümesini izlemez. Ama fırtına geldiğinde ayakta kalan odur. İnsan ise artık kök salmak istemiyor. Hemen çiçek açmak istiyor. Bu yüzden de ilk rüzgârda kırılıyor. Kaplumbağanın bilgeliği tam burada başlıyor işte. O, ilerlemenin gösterişli olmak zorunda olmadığını biliyor. Bir adımın da değerli olduğunu biliyor. Yavaşlığın başarısızlık olmadığını biliyor. Sürekli hızlananların çoğu zaman neyi kaçırdığını görüyor. Çünkü insan acele ettiğinde yalnızca yolu değil, kendisini de tüketir. Bir trende cam kenarında oturduğunu düşün. Tren çok hızlı giderse dışarıdaki manzarayı seçemezsin. Ağaçlar bulanıklaşır. Şehirler birbirine karışır. Dünya akıp giden bir lekeden ibaret olur. Modern insanın hayatı biraz buna benziyor. Çok hızlı yaşadığı için hiçbir şeyi gerçekten hissedemiyor. Sevdiğini bile tam hissedemiyor. Dinlendiğini hissedemiyor. Başardığında bile tatmin olamıyor. Çünkü zihni hep bir sonraki durağa kilitlenmiş durumda. “Daha ne olmalıyım?” “Daha ne yapmalıyım?” “Daha ne eksik?” İnsan bu yüzden en parlak anlarında bile huzursuz. Çünkü huzur, ulaşmakla değil; kovalamayı bırakmakla gelir. Ama bunu öğrenmek zor. Çünkü dünya sürekli sana eksik olduğunu söylüyor. Daha iyi bir bedenin olmalı. Daha çok paran. Daha büyük başarın. Daha etkileyici bir hayatın. Ve insan, kendi değerini sürekli dışarıdaki ölçülerle hesaplamaya başlıyor. Oysa doğa kıyas yapmaz. Dağ, denize bakıp neden onun kadar hareketli olmadığını düşünmez. Ay, güneş gibi parlamaya çalışmaz. Kaplumbağa da tavşanla yarışmaya kalkmaz. Sadece kendi doğasını yaşar. İnsan ise en çok burada kırılıyor: Kendisi olmaktan uzaklaştığında. Başkalarının temposuna yetişmeye çalışırken kendi ritmini kaybediyor. Oysa her ruhun ayrı bir mevsimi vardır. Bazıları erken açar. Bazıları geç olgunlaşır. Bazıları hızlı parlar. Bazıları derinleşerek büyür. Ama modern dünya derinliği değil, hızı ödüllendiriyor. Bu yüzden herkes görünür olmak istiyor ama çok az insan gerçekten sağlam kalabiliyor. Çünkü görünürlük güç değildir. Sessizce devam edebilmek güçtür. Bir insanın her şeye rağmen yoluna devam etmesi… Yorgunken bile küçük bir adım atabilmesi… Kendini başkalarıyla kıyaslamadan ilerleyebilmesi… Asıl dayanıklılık budur. Ve belki de olgunluk, sonunda şunu anlayabilmektir: Hayat bir sprint değil. Bir mevsimdir. Bazen kış gelir. İnsan durur. Dinlenir. İçe çekilir. Bazen bahar gelir. Yeniden başlar. Ama modern insan kendine hiçbir mevsimi yaşama izni vermiyor. Sürekli yaz olmak zorunda hissediyor. Sürekli üretken, enerjik, motive… Oysa insan makine değildir. Bazen yorulur. Bazen korkar. Bazen yalnızca hayatta kalmaya çalışır. Ve bazı günler yalnızca devam edebilmek bile büyük cesarettir. Kaplumbağa bunu bilir. Bu yüzden kendisini aşağılamaz. Yavaş diye utanmaz. Başkasının hızını kendi değerine ölçü yapmaz. Çünkü onun odağı yarış değil, yolculuktur. İnsan da bunu öğrendiğinde değişmeye başlar. Küçük adımları küçümsememeyi… Kendi temposuna saygı duymayı… Her gün mükemmel olmak zorunda olmadığını… Ve en önemlisi: Durmadan koşmanın yaşamak anlamına gelmediğini öğrenir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey hızlanmak değil, yavaşlayıp kendi sesini yeniden duymaktır. Belki de bu yüzden bazı insanlar bir dağ yolunda yürürken iyileşir. Denizi izlerken sakinleşir. Yağmuru dinlerken nefes aldığını hisseder. Çünkü doğa hâlâ acele etmiyor. Ağaçlar kimseye kendini kanıtlamaya çalışmıyor. Nehirler yetişme telaşı taşımıyor. Gökyüzü geç kaldığını düşünmüyor. Sadece var oluyorlar. Ve belki insanın unuttuğu en kadim bilgelik budur: Var olmak, sürekli yetişmekten daha değerlidir. Bir gün insan bunu gerçekten anladığında içindeki o görünmez yarış yavaş yavaş susmaya başlar. Artık her sabah kendini kanıtlamak için uyanmaz. Kendine yaklaşmak için uyanır. Başkalarının hızına bakmayı bırakır. Kendi yoluna bakar. Ve sonunda şunu fark eder: Yavaş ilerlemek, kaybolmak değildir. Bazen en sağlam yollar, en sessiz adımlarla yürünür. Kaplumbağa kıyıya herkesten geç ulaşabilir belki. Ama oraya vardığında hâlâ nefes alıyordur. Hâlâ kendisidir. Hâlâ yolun farkındadır. Modern insanın unuttuğu şey tam da budur. Bazı insanlar çok hızlı yaşar… Ama kendi hayatına hiç uğramadan ölür.
Ekleme Tarihi: 27 Mayıs 2026 -Çarşamba

HAYAT BİR YARIŞ DEĞİL

Kaplumbağalar acele etmez. Belki de bu yüzden bilgedirler.

Onların dünyasında “geç kaldım” paniği yoktur. Kimseyi geçmeye çalışmazlar. Önlerinden fırlayıp giden tavşanlara bakıp kendi hızlarından utanmazlar. Ne alkış beklerler ne de yarış kazanmak isterler. Sadece yürürler. Ağır, sakin, kararlı…

Bir adım. Sonra bir adım daha. Ve insanın unuttuğu en büyük hakikati sessizce taşırlar sırtlarında: Hayat, hızla değil ritimle aşılır.

Modern insanın trajedisi tam da burada başlıyor. Çünkü artık kimse yürümüyor; herkes yetişmeye çalışıyor. Sanki görünmeyen bir düdük çalmış gibi dünya sürekli koşuyor. Sabah alarmıyla başlayan yarış, gece ekran ışığında bitiyor. Daha hızlı olmalısın. Daha üretken. Daha fit. Daha başarılı. Daha görünür. Daha genç. Daha güçlü.

Artık insanlar yaşamıyor; performans sergiliyor.

Bir kafede oturan iki kişiye bak. Sessizlik bile huzur taşımıyor artık. Eller telefonda. Gözler ekranda. Zihin başka hayatlarda dolaşıyor. Bir başkasının tatili. Bir başkasının kariyeri. Bir başkasının ilişkisi. İnsan artık kendi hayatını yaşamaktan çok, başkalarının hayatını izliyor.

Ve her kaydırışta içine görünmez bir cümle düşüyor: “Ben geride kaldım.”

Modern çağın en büyük zehri belki de budur: İnsana sürekli eksik hissettirmek.

Eskiden insanlar hayatta kalmak için yorulurdu. Şimdi yeterli görünmek için yoruluyorlar.

Çünkü artık başarı bile doğal bir süreç değil; sergilenmesi gereken bir vitrin. İnsanlar yalnızca mutlu olmak istemiyor. Mutlu göründüklerinden emin olmak istiyorlar. Yalnızca üretmek istemiyorlar. Ürettiklerinin görülmesini istiyorlar. Sanki yaşanan hiçbir şey paylaşılmadıkça gerçek değilmiş gibi…

Bu yüzden modern insan sürekli hızlanıyor. Ama hızlandıkça kendisinden uzaklaşıyor.

Çünkü bazı şeyler yalnızca yavaşken hissedilebilir.

Bir çocuğun yüzündeki masumiyet.

Yağmurdan sonra toprağın kokusu.

Sessiz bir odada akan zaman.

Bir dostun sesindeki kırgınlık.

Kendi kalbinin gerçek ritmi.

Hızlanan insan bunların hiçbirini duyamaz.

Çünkü acele, ruhun dikkatini parçalar.

İnsan artık duramıyor. Durduğu an suçluluk hissediyor. Bir gün boyunca hiçbir şey üretmeden yaşamak çoğu kişiye neredeyse ahlaki bir suç gibi geliyor. Dinlenirken bile zihnin içinde görünmez bir ses konuşuyor:

“Boş duruyorsun.”

“Zaman kaybediyorsun.”

“Başkaları ilerliyor.”

İşte modern insanın görünmeyen kırbacı budur.

Ve çoğu zaman bu sesler bugüne ait değildir. Çocukluktan taşınır. Belki bir öğretmenin bakışından, belki bir ebeveynin beklentisinden, belki de sevgiyi başarıyla eşitleyen eski yaralardan doğar.

“Ancak başarılıysan değerlisin.”

“Hızlıysan iyisin.”

“En iyisi olmazsan görünmezsin.”

İnsan büyür ama içindeki o eski cümleler büyümeye devam eder.

Bu yüzden birçok insan aslında hayatını yaşamıyor; çocukken kabul görmek için geliştirdiği hayatta kalma stratejilerini sürdürüyor.

Bir çocuk düşün. Karnesindeki notlarla sevildiğini sanıyor. Hata yaptığında yüzlerin değiştiğini görüyor. Yavaş olduğunda sabırsız bakışlarla karşılaşıyor. Böylece zihnine görünmez bir yasa yazılıyor: “Yeterince iyi olmazsam sevilmem.”

Yıllar geçiyor. O çocuk büyüyor. Belki iyi bir işe giriyor, belki başarılı oluyor, belki herkes onu örnek gösteriyor. Ama içindeki o küçük çocuk hâlâ koşuyor. Çünkü artık başarı bir hedef değil; sevilmeye layık olduğunu kanıtlama çabası.

Ve insan bu yüzden yoruluyor. Çalışmaktan değil yalnızca… Sürekli kendini ispat etmeye çalışmaktan. Bu çağın insanı fiziksel olarak değil, ruhsal olarak nefessiz kaldı. Çünkü her şey yarışa dönüştü.

Uyku bile verimlilik konusu. Meditasyon bile performans aracı. Hobiler bile içerik üretimine çevrildi. İnsan artık dinlenirken bile kendini geliştirmeye çalışıyor. Oysa ruh, sürekli optimize edilmek isteyen bir makine değildir.

Bazen insanın sadece oturması gerekir. Sessizce. Bir şey başarmadan. Bir yere yetişmeden. Sadece var olarak… Ama modern dünya bunu unutturdu bize.

Bu yüzden insanlar küçük adımları küçümsüyor. Çünkü yalnızca büyük sonuçlar alkışlanıyor. Kimse sana “Bugün sadece dayanabildiğin için aferin” demiyor. Kimse “Yavaş ilerliyorsun ama yine de devam ediyorsun” diye omzuna dokunmuyor.

Oysa hayat çoğu zaman büyük sıçramalarla değil, görünmeyen küçük adımlarla değişir.

Bir gün sadece yatağını toplarsın.

Bir gün beş dakika yürürsün.

Bir gün uzun zamandır ertelediğin bir telefonu açarsın.

Bir gün yalnızca ağlamadan günü bitirebilirsin.

Ve bunların hepsi ilerlemedir.

Ama insan zihni dramatik dönüşümleri sever. Bir gecede değişmek ister. Bir sabah bambaşka biri olarak uyanmak ister. Çünkü sabırsızlık artık çağın karakterine dönüştü.

Her şey hızlı. Yemek hızlı. İlişkiler hızlı. Tüketim hızlı. Başarı hızlı. Ama hızlı büyüyen şeylerin çoğunun kökü zayıf olur.

Bir ağacı düşün. Yıllarca sessizce kök salar. Toprağın altında görünmeyen bir emek vardır. Kimse onu alkışlamaz. Kimse büyümesini izlemez. Ama fırtına geldiğinde ayakta kalan odur.

İnsan ise artık kök salmak istemiyor. Hemen çiçek açmak istiyor. Bu yüzden de ilk rüzgârda kırılıyor.

Kaplumbağanın bilgeliği tam burada başlıyor işte. O, ilerlemenin gösterişli olmak zorunda olmadığını biliyor. Bir adımın da değerli olduğunu biliyor. Yavaşlığın başarısızlık olmadığını biliyor.

Sürekli hızlananların çoğu zaman neyi kaçırdığını görüyor. Çünkü insan acele ettiğinde yalnızca yolu değil, kendisini de tüketir.

Bir trende cam kenarında oturduğunu düşün. Tren çok hızlı giderse dışarıdaki manzarayı seçemezsin. Ağaçlar bulanıklaşır. Şehirler birbirine karışır. Dünya akıp giden bir lekeden ibaret olur. Modern insanın hayatı biraz buna benziyor. Çok hızlı yaşadığı için hiçbir şeyi gerçekten hissedemiyor. Sevdiğini bile tam hissedemiyor. Dinlendiğini hissedemiyor. Başardığında bile tatmin olamıyor. Çünkü zihni hep bir sonraki durağa kilitlenmiş durumda.

“Daha ne olmalıyım?”

“Daha ne yapmalıyım?”

“Daha ne eksik?”

İnsan bu yüzden en parlak anlarında bile huzursuz. Çünkü huzur, ulaşmakla değil; kovalamayı bırakmakla gelir. Ama bunu öğrenmek zor. Çünkü dünya sürekli sana eksik olduğunu söylüyor. Daha iyi bir bedenin olmalı. Daha çok paran. Daha büyük başarın. Daha etkileyici bir hayatın.

Ve insan, kendi değerini sürekli dışarıdaki ölçülerle hesaplamaya başlıyor. Oysa doğa kıyas yapmaz. Dağ, denize bakıp neden onun kadar hareketli olmadığını düşünmez. Ay, güneş gibi parlamaya çalışmaz. Kaplumbağa da tavşanla yarışmaya kalkmaz. Sadece kendi doğasını yaşar.

İnsan ise en çok burada kırılıyor: Kendisi olmaktan uzaklaştığında.

Başkalarının temposuna yetişmeye çalışırken kendi ritmini kaybediyor. Oysa her ruhun ayrı bir mevsimi vardır. Bazıları erken açar. Bazıları geç olgunlaşır. Bazıları hızlı parlar. Bazıları derinleşerek büyür. Ama modern dünya derinliği değil, hızı ödüllendiriyor. Bu yüzden herkes görünür olmak istiyor ama çok az insan gerçekten sağlam kalabiliyor. Çünkü görünürlük güç değildir.

Sessizce devam edebilmek güçtür. Bir insanın her şeye rağmen yoluna devam etmesi… Yorgunken bile küçük bir adım atabilmesi… Kendini başkalarıyla kıyaslamadan ilerleyebilmesi… Asıl dayanıklılık budur. Ve belki de olgunluk, sonunda şunu anlayabilmektir: Hayat bir sprint değil. Bir mevsimdir. Bazen kış gelir. İnsan durur. Dinlenir. İçe çekilir. Bazen bahar gelir. Yeniden başlar.

Ama modern insan kendine hiçbir mevsimi yaşama izni vermiyor. Sürekli yaz olmak zorunda hissediyor. Sürekli üretken, enerjik, motive… Oysa insan makine değildir. Bazen yorulur. Bazen korkar. Bazen yalnızca hayatta kalmaya çalışır. Ve bazı günler yalnızca devam edebilmek bile büyük cesarettir.

Kaplumbağa bunu bilir. Bu yüzden kendisini aşağılamaz. Yavaş diye utanmaz. Başkasının hızını kendi değerine ölçü yapmaz. Çünkü onun odağı yarış değil, yolculuktur.

İnsan da bunu öğrendiğinde değişmeye başlar. Küçük adımları küçümsememeyi… Kendi temposuna saygı duymayı… Her gün mükemmel olmak zorunda olmadığını… Ve en önemlisi: Durmadan koşmanın yaşamak anlamına gelmediğini öğrenir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey hızlanmak değil, yavaşlayıp kendi sesini yeniden duymaktır.

Belki de bu yüzden bazı insanlar bir dağ yolunda yürürken iyileşir. Denizi izlerken sakinleşir. Yağmuru dinlerken nefes aldığını hisseder. Çünkü doğa hâlâ acele etmiyor.

Ağaçlar kimseye kendini kanıtlamaya çalışmıyor. Nehirler yetişme telaşı taşımıyor. Gökyüzü geç kaldığını düşünmüyor. Sadece var oluyorlar.

Ve belki insanın unuttuğu en kadim bilgelik budur: Var olmak, sürekli yetişmekten daha değerlidir.

Bir gün insan bunu gerçekten anladığında içindeki o görünmez yarış yavaş yavaş susmaya başlar. Artık her sabah kendini kanıtlamak için uyanmaz. Kendine yaklaşmak için uyanır.

Başkalarının hızına bakmayı bırakır. Kendi yoluna bakar.

Ve sonunda şunu fark eder: Yavaş ilerlemek, kaybolmak değildir.

Bazen en sağlam yollar, en sessiz adımlarla yürünür.

Kaplumbağa kıyıya herkesten geç ulaşabilir belki. Ama oraya vardığında hâlâ nefes alıyordur. Hâlâ kendisidir. Hâlâ yolun farkındadır.

Modern insanın unuttuğu şey tam da budur. Bazı insanlar çok hızlı yaşar… Ama kendi hayatına hiç uğramadan ölür.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Nevzat
(27.05.2026 16:10 - #5698)
Bugünün insanını anlatan nefis bir yazı. Eline sağlık Sevgili Yazar
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.