Bir filin fincan dükkânına girdiğini düşünelim. Her adımında raflar sarsılıyor, porselenler kırılıyor, camlar çatlıyor. Fakat filin niyeti yıkmak değildir. O yalnızca yürümektedir. Hatta muhtemelen kendi gözünde son derece normal davranmaktadır. Dükkânın sahibinin öfkesini, müşterilerin korkusunu ve etrafa saçılan parçaların yarattığı acıyı anlamakta zorlanır. Çünkü kendi deneyiminde yalnızca bir yürüyüş vardır; başkalarının deneyiminde ise bir felaket.
Modern insanın hikâyesi de giderek buna benzemektedir. İnsanlar birbirlerini kırıyor, yaralıyor, küçümsüyor, değersizleştiriyor; ancak çoğu zaman bunu kötü niyetle yapmıyorlar. Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü kötü niyetle yapılan bir eylemle mücadele etmek nispeten kolaydır. Asıl zor olan, kişinin kendisini haklı, makul ve hatta erdemli görerek başkalarına zarar vermesidir.
Günümüzün iletişimsizlik sorunu yalnızca konuşamamak ya da anlaşamamak değildir. Daha derinde, başkasının dünyasını algılayamama problemidir. İnsanlar birbirlerinin sözlerini duyuyor fakat anlamıyor; bakıyor fakat görmüyor, cevap veriyor fakat dinlemiyor. Bu durumun kökleri felsefede, sosyolojide, psikolojide ve sanatın insanı anlama çabasında bulunabilir.
Alman filozof Arthur Schopenhaeur, “İnsan dünyayı kendi bilincinin sınırları içinde deneyimler” der. Gerçekten de her birey, yaşamı kendi zihninin penceresinden görür. Başkalarının acıları, sevinçleri ve kırgınlıkları ancak sınırlı ölçüde deneyimlenebilir.
Bu nedenle insan, çoğu zaman kendi niyetini davranışının sonucu sanır. “Ben onu üzmek istemedim” cümlesi bunun tipik örneğidir. Oysa karşı tarafın yaşadığı şey niyet değil sonuçtur.
Filozof Ludwig Wittgenstein “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” derken yalnızca sözcüklerden bahsetmiyordu. İnsanların dünyaları farklı dil oyunlarından oluşur. Aynı cümle bir kişi için şaka, bir diğeri için hakaret olabilir. Aynı sessizlik birisi için saygı, diğeri için ilgisizlik anlamına gelebilir.
Modern iletişim krizinin önemli nedenlerinden biri de budur: İnsanlar aynı dili konuştuklarını sanırlar fakat aslında farklı anlam evrenlerinde yaşamaktadırlar.
Filozof Emmanuel Levinas ise etik düşüncesini “ötekinin yüzü” üzerine kurar. Levinas’a göre insanın ahlaki sorumluluğu, karşısındaki insanın kırılganlığını fark ettiği anda başlar. Bugünün en büyük sorunu ise tam da bu kırılganlığın görünmez hale gelmesidir. Sosyal medya ekranlarının, hızlı tüketilen ilişkilerin ve sürekli kendini ifade etme baskısının içinde insanlar başkalarının yüzlerini değil, yalnızca kendi yansımalarını görmektedir.
Teknoloji tarih boyunca insanları birbirine hiç olmadığı kadar bağladı. Ancak paradoksal biçimde insanlar kendilerini hiç olmadığı kadar yalnız hissediyor.
Sosyolog Zygmunt Bauman modern toplumu “akışkan modernlik” olarak tanımlar. Ona göre günümüz ilişkileri kalıcı olmaktan çok geçicidir. İnsanlar bağ kurmaktan çok bağlantı kurarlar. Bağ emek ister; bağlantı ise tek tıkla kurulup koparılabilir.
Bu nedenle insanlar ilişkilerde sabır göstermeyi giderek daha az öğrenmektedir. Bir anlaşmazlık yaşandığında çözmeye çalışmak yerine uzaklaşmak daha kolay görünür. Sonuçta kişiler birbirlerini anlamak yerine birbirlerini değiştirmeye çalışırlar.
Sosyolog Erving Gaoffman insanların sosyal yaşamda sürekli performans sergilediğini söyler. Sosyal medya ise bu performansı tarihte görülmemiş ölçüde büyütmüştür. İnsanlar artık yalnızca yaşamıyor; yaşadıklarını sergiliyorlar.
Bu durum iletişimi samimi bir karşılaşma olmaktan çıkarıp bir gösteriye dönüştürüyor. Gösteride önemli olan anlaşılmak değil, beğenilmektir. Beğenilmek için kurulan iletişim ise çoğu zaman gerçek temas kuramaz.
Bir başka önemli nokta da hız kültürüdür. Sosyolog Hartmut Rosa modern çağın temel problemini toplumsal hızlanma olarak açıklar. İnsanlar artık düşünmeye, dinlemeye ve anlamaya yeterince zaman ayırmamaktadır. Her şey hızlıdır: haberler, ilişkiler, tepkiler ve yargılar.
Oysa anlamak yavaş bir süreçtir. Empati aceleyle kurulamaz.
İletişimsizlik çoğu zaman kötü kalplilikten değil, insan zihninin doğal sınırlılıklarından doğar.
Psikolojide “öz hizmet eden yanlılık” olarak bilinen eğilim, insanların başarılarını kendi karakterlerine; hatalarını ise koşullara bağlamalarına neden olur. Bir başkasını kırdığımızda “zor bir gün geçiriyordum” deriz. Bizi kıran biri olduğunda ise “saygısız bir insan” olduğunu düşünürüz.
Psikolog Daniel Kahneman insan zihninin hızlı ve sezgisel kararlar verdiğini göstermiştir. İnsanlar çoğu zaman düşünerek değil, otomatik tepkilerle hareket ederler. Bu nedenle bir kişinin sözünün arkasındaki niyeti araştırmak yerine ilk izlenime göre hüküm veririz.
Psikolog Carl Rogers ise gerçek iletişimin temelinin empatik dinleme olduğunu söyler. Rogers’a göre insanlar çoğunlukla anlamak için değil, cevap vermek için dinlerler.
Bu durum günlük hayatta çok sık görülür. Bir insan yaşadığı acıyı anlatırken karşısındaki kişi henüz cümle bitmeden kendi savunmasını hazırlamaktadır. Böylece iki kişi arasında konuşma gerçekleşse de karşılaşma gerçekleşmez.
Ayrıca insanların benlik algıları kırılgandır. Bir eleştiri çoğu zaman bilgi olarak değil, tehdit olarak algılanır. Bu yüzden kişi yaptığı hatayı kabul etmek yerine savunmaya geçer. Filin dükkânda yarattığı yıkımı inkâr etmesinin nedeni de budur. Çünkü kırdığı fincanları kabul etmek, kendisi hakkındaki olumlu imajı zedeleyecektir.
Sanat, insanın kendisini ve başkasını anlama çabasının en güçlü araçlarından biridir. Çünkü sanat bize yalnızca bilgi vermez; deneyim yaşatır.
Rus romancı Fyodor Dostoyevski eserlerinde insanın kendi kendini kandırma kapasitesini olağanüstü bir derinlikle anlatır. Karakterleri çoğu zaman yaptıkları kötülükleri haklılaştırmanın yollarını bulurlar. Böylece okur, kötülüğün çoğu zaman şeytani bir niyetten değil, insanın kendi hikâyesine aşırı inanmasından doğduğunu görür.
Franz Kafka ise modern insanın yabancılaşmasını anlatır. Kafka’nın kahramanları sürekli olarak anlaşılmadıkları, duyulmadıkları ve görünmedikleri bir dünyada yaşarlar. Bugünün dijital insanı da benzer bir yalnızlık içindedir. Her yerde ses vardır fakat gerçek anlamda duyulmak giderek zorlaşmaktadır.
Resim sanatında da benzer bir tema görülür. Vincent Van Gogh yaşamı boyunca anlaşılma arzusuyla mücadele etmiştir. Mektuplarında insanların birbirlerini anlamaktaki güçlüklerinden sıkça söz eder. Onun eserlerinde görülen yoğun yalnızlık hissi, çağımızın ruh hâline şaşırtıcı derecede yakındır.
Sinema da aynı soruyu sorar: İnsan neden birbirini anlamakta zorlanır? Yönetmen Andrei Tarkovsky filmlerinde insan ruhunun sessiz bölgelerini araştırır. Karakterler çoğu zaman konuşurlar fakat asıl mesele sözcüklerin ötesindedir. Çünkü bazı duygular anlatılabilir değil, ancak hissedilebilir.
Sanatın büyük gücü burada yatar. Felsefe düşünmeyi, psikoloji açıklamayı, sosyoloji analiz etmeyi öğretirken sanat hissetmeyi öğretir. Empati çoğu zaman teorilerden değil, hikâyelerden doğar.
Modern insanın temel trajedisi kötü olması değildir. Trajedi, kendisini çoğu zaman yalnızca kendi gözlerinden görmesidir.
Fil dükkânda dolaşırken kendi ağırlığını hissetmez. Çünkü o ağırlık onun normalidir. İnsan da çoğu zaman sözlerinin, tavırlarının ve ihmallerinin başkaları üzerinde yarattığı etkiyi fark etmez. Kendi niyetini merkeze koyar; başkasının deneyimini ise ikincil görür.
Oysa iletişimin özü konuşmak değil, etkimizin farkına varmaktır.
Belki de günümüzün en büyük ihtiyacı daha güçlü sesler değil, daha derin dinleyişlerdir. Daha fazla ifade değil, daha fazla kavrayıştır. Daha fazla haklılık değil, daha fazla meraktır.
Karşımızdaki insanın neden incindiğini gerçekten anlamaya çalıştığımız anda fincan dükkânındaki fil olmaktan çıkmaya başlarız.
Çünkü uygarlık, insanların birbirlerine zarar vermemesiyle değil; verdikleri zararı görebilmeleriyle başlar. Empati, insanın kendi hikâyesinden çıkıp bir anlığına başkasının hikâyesine girebilme cesaretidir.
Ve belki de bütün büyük felsefenin, psikolojinin, sosyolojinin ve sanatın ortak çağrısı şudur: İnsan yalnızca konuşmayı değil, karşısındaki kırık fincanları görmeyi de öğrenmelidir.
