Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

IŞIĞA DAYANAMAYANLAR

Bazı hikâyeler vardır; kısa görünür ama insanın içinde uzun süre yankılanır. Şimdi anlatacağım da onlardan biri. Yılan, ateş böceğini izliyordu. Sessizce. Kararlı bir açlıkla değil sadece; daha derin, daha açıklaması zor bir rahatsızlıkla. Ateş böceği küçük bir canlıydı. Ne gürültü çıkarıyordu ne de alan işgal ediyordu. Sadece parlıyordu. Varlığıyla, kendi doğasıyla… olduğu gibi. Yılan, onu tam yutmak üzereyken durdu. Ateş böceği konuştu: “Sana bir şey sorabilir miyim?” Bu soru, çoğu zaman hayat kurtarmaz. Ama bazen bir hikâyeyi görünür kılar. Yılan duraksadı. Av ile avcı arasındaki o kısa sessizlik, aslında dünyanın en eski anlaşmazlıklarının özüdür. “Kurallarım gereği kurbanlarımın sorularını cevaplamam” dedi yılan. “Ama sana bir istisna yapacağım.” Bu cümlede bile bir güç gösterisi vardı. Çünkü bazı varlıklar, izin vererek üstün olduklarını hissederler. Ateş böceği sordu: “Sana bir şey mi yaptım?” Yılan kısa bir an düşündü. Belki ilk kez dürüstçe baktı soruya. “Hayır,” dedi. Sonra ateş böceği devam etti: “Senin besin zincirine mi dahilim?” Yılan yine aynı netlikte cevap verdi: “Hayır.” Bu noktada hikâye artık biyolojik olmaktan çıkmıştı. Çünkü gerekçe yoktu. Mantık yoktu. Çıkar yoktu. Sadece bir şey vardı: rahatsızlık. Ateş böceği son sorusunu sordu: “O halde niçin beni yemek istiyorsun?” Yılanın cevabı kısa oldu. Ama insan zihninde en uzun yankıyı bırakan türden bir cevaptı: “Işığını görmeye dayanamıyorum.” İşte bütün hikâye burada değişir. Çünkü bu artık bir av hikâyesi değildir. Bu, görünür olanla baş edemeyenlerin hikâyesidir. Işık, her zaman aydınlatmaz. Bazen rahatsız eder. Bazı varlıklar, kendilerinde olmayan şeyi taşıyan şeylere tahammül edemezler. Bu tahammülsüzlük, çoğu zaman bilinçli bir kötülük gibi görünmez. Daha sinsi, daha açıklaması zor bir hâl alır. Birinin başarısı, bir başkasında eksiklik hissi yaratabilir. Birinin sakinliği, bir başkasının içindeki kaosu görünür kılabilir. Birinin varlığı, başka birinin görünmezliğini hatırlatabilir. Ve insan çoğu zaman kendisine değil, kendisini hatırlatan şeye tepki verir. Işık bu yüzden tehlikelidir bazıları için. Çünkü ışık, saklananı ortaya çıkarır. Sadece iyiyi değil; eksikliği, kıskançlığı, yetersizlik hissini de görünür yapar. Bu yüzden bazen saldırı, aslında hedefe değil; onun temsil ettiği şeye yönelir. Ateş böceği hiçbir şey yapmamıştı. Kimsenin yoluna çıkmamıştı. Kimseyi tehdit etmemişti. Ama varlığı yeterliydi. Bu, insan ilişkilerinde de sık görülen bir gerçektir. Bazen biri seni sevmediği için değil, yanında kendini eksik hissettiği için senden uzaklaşır. Bazen biri sana karşı değildir; senin temsil ettiğin şeye karşıdır. Bazen biri seni küçültmeye çalışır çünkü senin büyüklüğünü taşımaya gücü yoktur. Bunu anlamak zordur. Çünkü insan adalet arar. Sebep arar. Mantık arar. Ama bazı davranışların mantığı yoktur. Sadece içsel bir dengesizlik vardır. Ve bu dengesizlik, dışarıya yönelir. Işığa tahammül edemeyenler, ışığı söndürmeye çalışır. Bu her zaman açık bir düşmanlık şeklinde olmaz. Bazen bir küçümseme cümlesi olur. Bazen bir görmezden gelme. Bazen “abartıyorsun” derler. Bazen “o kadar da önemli değil” diye fısıldarlar. Ama altında aynı duygu vardır: rahatsızlık. Çünkü ışık, en çok karanlıkta yaşayanları rahatsız eder. Bu hikâyenin en sert yanı şudur: Ateş böceği hiçbir şey yapmasa bile hedef olmuştur. Bu, insanın kontrol edemediği bir gerçeği gösterir: Bazen var olmak bile yeterlidir. Ve bu gerçek, özellikle kendini geliştiren, parlayan, üreten, fark yaratan insanlar için ağırdır. Çünkü bir noktada şunu fark ederler: Herkes senin ilerleyişini alkışlamaz. Herkes senin ışığını kutlamaz. Bazıları sadece ona bakıp huzursuz olur. Ama burada önemli bir ayrım vardır. Işığını söndürmeye çalışanlar ikiye ayrılır: Biri, kendi karanlığının farkında olan ama bununla yüzleşemeyenlerdir. Diğeri ise karanlığını norm kabul edenlerdir. Her ikisi de ışığı tehdit gibi görür. Ama sebepleri farklıdır. Ateş böceğinin trajedisi şudur: O sadece var olur. Ama bazı varlıklar “sadece var olmayı” bile tehdit olarak algılar. İşte bu yüzden bazı insanlar ilerlerken yalnızlaşır. Bazıları büyürken yanlış anlaşılır. Bazıları parladıkça hedef hâline gelir. Ama burada kritik bir soru vardır: Işık mı geri çekilmeli, yoksa karanlık mı dönüştürülmeli? Cevap çoğu zaman basit değildir. Çünkü her ortam dönüşmez. Her zihin genişlemez. Her bakış değişmez. Ama bir gerçek vardır: Işığın varlığı yanlış değildir. Yanlış olan, ışığa tahammülsüzlüktür. Ateş böceği hikâyesi aslında şunu anlatır: Senin kimseye zarar vermemen, herkes tarafından kabul göreceğin anlamına gelmez. Senin iyi olman, herkesin seni iyi karşılayacağı anlamına gelmez. Senin sessiz olman, herkesin seni rahat bırakacağı anlamına gelmez. Bazen sadece görünür olduğun için bile rahatsız edebilirsin. Bu yüzden bazı insanlar hayatlarında bir noktadan sonra şunu öğrenmek zorunda kalır: Herkesi memnun etmek mümkün değildir. Ve hatta daha derin bir gerçek: Herkesin yanında ışık taşımak bile gerekmez. Bazı ortamlarda ışık azaltılmaz; söndürülmek istenir. Ama burada önemli olan şudur: Işığı korumak, bazen geri çekilmekle, bazen seçmekle, bazen de devam etmekle ilgilidir. Her durumda temel soru değişmez: “Ben neden parlıyorum?” değil, “Ben parladığım için neden rahatsız oluyorlar?” Bu soru insanı iki yere götürür: Ya kendini küçültmeye ya da doğru yerleri seçmeye. Ve zamanla şunu öğrenir insan: Işığıyla sorun yaşayan yerler, onun ait olduğu yerler değildir.  Çünkü gerçek uyum, ışığın kabul gördüğü yerde oluşur. Ateş böceği hikâyesi basit görünür ama derindir: Bazen en büyük tehdit, yaptığın şey değil; olduğun şeydir. Ve belki de en önemli ders şudur: Işığı söndürmeye çalışan karanlıkla tartışılmaz. Işık, sadece yoluna devam eder.  
Ekleme Tarihi: 24 Haziran 2026 -Çarşamba

IŞIĞA DAYANAMAYANLAR

Bazı hikâyeler vardır; kısa görünür ama insanın içinde uzun süre yankılanır. Şimdi anlatacağım da onlardan biri.

Yılan, ateş böceğini izliyordu.

Sessizce. Kararlı bir açlıkla değil sadece; daha derin, daha açıklaması zor bir rahatsızlıkla.

Ateş böceği küçük bir canlıydı. Ne gürültü çıkarıyordu ne de alan işgal ediyordu. Sadece parlıyordu. Varlığıyla, kendi doğasıyla… olduğu gibi.

Yılan, onu tam yutmak üzereyken durdu.

Ateş böceği konuştu: “Sana bir şey sorabilir miyim?”

Bu soru, çoğu zaman hayat kurtarmaz. Ama bazen bir hikâyeyi görünür kılar. Yılan duraksadı. Av ile avcı arasındaki o kısa sessizlik, aslında dünyanın en eski anlaşmazlıklarının özüdür.

“Kurallarım gereği kurbanlarımın sorularını cevaplamam” dedi yılan.

“Ama sana bir istisna yapacağım.”

Bu cümlede bile bir güç gösterisi vardı. Çünkü bazı varlıklar, izin vererek üstün olduklarını hissederler.

Ateş böceği sordu: “Sana bir şey mi yaptım?”

Yılan kısa bir an düşündü. Belki ilk kez dürüstçe baktı soruya.

“Hayır,” dedi.

Sonra ateş böceği devam etti: “Senin besin zincirine mi dahilim?”

Yılan yine aynı netlikte cevap verdi: “Hayır.”

Bu noktada hikâye artık biyolojik olmaktan çıkmıştı. Çünkü gerekçe yoktu. Mantık yoktu. Çıkar yoktu.

Sadece bir şey vardı: rahatsızlık.

Ateş böceği son sorusunu sordu: “O halde niçin beni yemek istiyorsun?”

Yılanın cevabı kısa oldu. Ama insan zihninde en uzun yankıyı bırakan türden bir cevaptı: “Işığını görmeye dayanamıyorum.”

İşte bütün hikâye burada değişir. Çünkü bu artık bir av hikâyesi değildir.

Bu, görünür olanla baş edemeyenlerin hikâyesidir.

Işık, her zaman aydınlatmaz. Bazen rahatsız eder.

Bazı varlıklar, kendilerinde olmayan şeyi taşıyan şeylere tahammül edemezler. Bu tahammülsüzlük, çoğu zaman bilinçli bir kötülük gibi görünmez. Daha sinsi, daha açıklaması zor bir hâl alır.

Birinin başarısı, bir başkasında eksiklik hissi yaratabilir.

Birinin sakinliği, bir başkasının içindeki kaosu görünür kılabilir.

Birinin varlığı, başka birinin görünmezliğini hatırlatabilir.

Ve insan çoğu zaman kendisine değil, kendisini hatırlatan şeye tepki verir.

Işık bu yüzden tehlikelidir bazıları için. Çünkü ışık, saklananı ortaya çıkarır. Sadece iyiyi değil; eksikliği, kıskançlığı, yetersizlik hissini de görünür yapar.

Bu yüzden bazen saldırı, aslında hedefe değil; onun temsil ettiği şeye yönelir.

Ateş böceği hiçbir şey yapmamıştı. Kimsenin yoluna çıkmamıştı. Kimseyi tehdit etmemişti. Ama varlığı yeterliydi. Bu, insan ilişkilerinde de sık görülen bir gerçektir.

Bazen biri seni sevmediği için değil, yanında kendini eksik hissettiği için senden uzaklaşır.

Bazen biri sana karşı değildir; senin temsil ettiğin şeye karşıdır.

Bazen biri seni küçültmeye çalışır çünkü senin büyüklüğünü taşımaya gücü yoktur.

Bunu anlamak zordur. Çünkü insan adalet arar. Sebep arar. Mantık arar. Ama bazı davranışların mantığı yoktur. Sadece içsel bir dengesizlik vardır. Ve bu dengesizlik, dışarıya yönelir.

Işığa tahammül edemeyenler, ışığı söndürmeye çalışır. Bu her zaman açık bir düşmanlık şeklinde olmaz. Bazen bir küçümseme cümlesi olur. Bazen bir görmezden gelme. Bazen “abartıyorsun” derler. Bazen “o kadar da önemli değil” diye fısıldarlar. Ama altında aynı duygu vardır: rahatsızlık. Çünkü ışık, en çok karanlıkta yaşayanları rahatsız eder.

Bu hikâyenin en sert yanı şudur: Ateş böceği hiçbir şey yapmasa bile hedef olmuştur.

Bu, insanın kontrol edemediği bir gerçeği gösterir: Bazen var olmak bile yeterlidir. Ve bu gerçek, özellikle kendini geliştiren, parlayan, üreten, fark yaratan insanlar için ağırdır. Çünkü bir noktada şunu fark ederler: Herkes senin ilerleyişini alkışlamaz. Herkes senin ışığını kutlamaz. Bazıları sadece ona bakıp huzursuz olur. Ama burada önemli bir ayrım vardır.

Işığını söndürmeye çalışanlar ikiye ayrılır: Biri, kendi karanlığının farkında olan ama bununla yüzleşemeyenlerdir. Diğeri ise karanlığını norm kabul edenlerdir.

Her ikisi de ışığı tehdit gibi görür. Ama sebepleri farklıdır.

Ateş böceğinin trajedisi şudur: O sadece var olur. Ama bazı varlıklar “sadece var olmayı” bile tehdit olarak algılar.

İşte bu yüzden bazı insanlar ilerlerken yalnızlaşır. Bazıları büyürken yanlış anlaşılır. Bazıları parladıkça hedef hâline gelir. Ama burada kritik bir soru vardır: Işık mı geri çekilmeli, yoksa karanlık mı dönüştürülmeli?

Cevap çoğu zaman basit değildir. Çünkü her ortam dönüşmez. Her zihin genişlemez. Her bakış değişmez. Ama bir gerçek vardır: Işığın varlığı yanlış değildir. Yanlış olan, ışığa tahammülsüzlüktür.

Ateş böceği hikâyesi aslında şunu anlatır: Senin kimseye zarar vermemen, herkes tarafından kabul göreceğin anlamına gelmez.

Senin iyi olman, herkesin seni iyi karşılayacağı anlamına gelmez.

Senin sessiz olman, herkesin seni rahat bırakacağı anlamına gelmez.

Bazen sadece görünür olduğun için bile rahatsız edebilirsin.

Bu yüzden bazı insanlar hayatlarında bir noktadan sonra şunu öğrenmek zorunda kalır:

Herkesi memnun etmek mümkün değildir. Ve hatta daha derin bir gerçek: Herkesin yanında ışık taşımak bile gerekmez.

Bazı ortamlarda ışık azaltılmaz; söndürülmek istenir. Ama burada önemli olan şudur: Işığı korumak, bazen geri çekilmekle, bazen seçmekle, bazen de devam etmekle ilgilidir.

Her durumda temel soru değişmez: “Ben neden parlıyorum?” değil, “Ben parladığım için neden rahatsız oluyorlar?”

Bu soru insanı iki yere götürür: Ya kendini küçültmeye ya da doğru yerleri seçmeye. Ve zamanla şunu öğrenir insan: Işığıyla sorun yaşayan yerler, onun ait olduğu yerler değildir.  Çünkü gerçek uyum, ışığın kabul gördüğü yerde oluşur.

Ateş böceği hikâyesi basit görünür ama derindir: Bazen en büyük tehdit, yaptığın şey değil; olduğun şeydir. Ve belki de en önemli ders şudur: Işığı söndürmeye çalışan karanlıkla tartışılmaz. Işık, sadece yoluna devam eder.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.