Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -54-

GİORDANO BRUNO Konuşuyor Giordano Bruno, 16. yüzyılın sonunda Avrupa'da hâkim olan dinsel ve kozmolojik kabullerin çok ötesine geçen fikirler ileri sürdü. Bruno, yalnızca bir "bilim şehidi" olarak değil, Rönesans'ın insan, doğa, Tanrı ve sonsuzluk arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çalışan filozoflarından biridir. Bakalım Giordano Bruno günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Ey Anadolu’nun insanları, Bana dediler ki: “Bruno, Türkiye’ye gelsen ve Türk halkının karşısına çıkıp konuşsan, onlara ne söylerdin?” Ben de düşündüm: Bir insan, yüzyılların, imparatorlukların, savaşların ve inançların içinden geçmiş bir halka ne söyleyebilir? Belki de en doğrusu, size yeni bir hakikat öğretmeye çalışmak değil; içinizde zaten bulunan o eski soruyu yeniden uyandırmaktır: İnsan, gerçekten özgürce düşünebiliyor mu? Benim hayatımın büyük kısmı bu sorunun peşinden gitmekle geçti. Bana “Sus!” dediler. Ben sordum. Bana “Böyle düşünme!” dediler. Ben düşündüm. Bana “Evren sandığın kadar büyük değildir” dediler.  Ben gökyüzüne baktım ve sordum: “Neden olmasın?” İşte bütün mesele bazen bu iki kelimededir: Neden olmasın? Ey Türkiye halkı, Sizler, Asya ile Avrupa’nın arasında duran bir ülkede yaşıyorsunuz. Fakat biliniz ki insanı gerçekten büyük yapan şey, iki kıtanın arasında bulunmak değildir. Asıl büyüklük, iki düşüncenin arasında kalmışken üçüncü bir düşünceyi yaratabilmektir. Sizin topraklarınızdan nice düşünürler, şairler, bilginler, mutasavvıflar ve filozoflar geçti. Kimi insanın içindeki sonsuzluğu aradı, kimi aklın sınırlarını zorladı, kimi adaleti, kimi aşkı, kimi hakikati sordu. Öyleyse size söyleyeceğim ilk şey şudur: Kendi düşüncenizden korkmayın. Çünkü düşünce, insanın ruhuna verilmiş en büyük özgürlüktür. Bir insanın elinden malını alabilirsiniz. Evini yıkabilirsiniz. Şehrini yakabilirsiniz. Hatta bedenini hapsedebilirsiniz. Fakat insan kendi aklını teslim etmediği sürece onu bütünüyle esir alamazsınız. Ben bunu hayatımla öğrendim. Fakat dikkat edin: Özgür düşünmek, her söylenene karşı çıkmak değildir. Özgür düşünmek, yalnızca çoğunluğun söylediğini reddetmek de değildir. Özgür düşünmek, hakikati sevdiğiniz için kendi düşüncenizi bile sorgulayabilmektir. Bugün bir düşünceyi sırf herkes inanıyor diye doğru kabul etmeyin. Fakat sırf herkes inanıyor diye yanlış da kabul etmeyin. Kalabalığın alkışından da korkmayın, öfkesinden de. Çünkü hakikat, çoğunluk oyu ile belirlenmez. Ben evrenin sonsuz olduğunu düşündüğümde, çağımın birçok insanı bunu kabul edilemez buldu. Onlara göre evrenin merkezinde insan vardı. Gökyüzü bizim için kurulmuştu. Dünya, yaratılışın sahnesiydi ve insan bu sahnenin merkezindeydi. Ben ise gökyüzüne baktım ve başka bir ihtimali düşündüm: Belki de evren bizim düşündüğümüzden çok daha büyüktür. Belki yıldızlar yalnızca gökyüzüne serpiştirilmiş ışıklar değildir. Belki onların her biri başka dünyaların güneşidir. Belki sonsuzluğun içinde yalnız değiliz. Ve belki insan, evrenin merkezi değil; sonsuzluğun kendisini anlamaya çalışan küçük fakat değerli bir parçasıdır. Bu düşünce insanı küçültmez. Tam tersine, insanı özgürleştirir. Çünkü kendisini evrenin efendisi sanan insan, sonunda kendi kibrinin tutsağı olur. Fakat kendisini sonsuzluğun bir parçası olarak gören insan hem tevazuyu hem merakı öğrenir. Ey gençler, Size özellikle söylüyorum: Sorularınızı koruyun. Size verilen cevaplardan daha değerli olabilirler. Çünkü çocukken sürekli sorarsınız: “Neden?” Sonra büyürsünüz. Size bunun ayıp olduğu öğretilir. “Büyükler bilir.” “Böyle gelmiş, böyle gider.” “Herkes böyle yapıyor.” “Bunu sorgulama.” Ve insan, yavaş yavaş kendi zihninin kapısını kendisi kilitler. Ben size kapıyı açmanızı söylüyorum. Sorun, devleti sorun, toplumu sorun, kendinizi sorun, inançlarınızı sorun, bilgilerinizi sorun, benim sözlerimi bile sorun… Çünkü benim düşüncelerimi sorgulamanızdan korkuyorsam, size özgürlükten söz etmeye hakkım yoktur. Hakikati seven insan, kendi sözlerinin de sınanmasını ister. Fakat burada başka bir tehlike vardır. İnsan bazen özgürlüğü yalnızca kendi konuşma hakkı sanır. Oysa gerçek özgürlük, başkasının konuşmasına tahammül edebilmektir. Sizin düşünceniz farklı olabilir. Komşunuzunki farklı olabilir. Bir başkasının inancı sizinkinden farklı olabilir. Bir başkasının dünyayı açıklama biçimi sizin dünyayı açıklama biçiminizden farklı olabilir. Eğer her farklılıkta bir düşman görürseniz, sonunda etrafınızda yalnızca size benzeyen insanları bırakırsınız. Ve yalnızca size benzeyen insanların arasında yaşarken kendinizi özgür zannedersiniz. Oysa özgürlük, farklılıkların yokluğu değil; farklılıklarla birlikte yaşayabilme gücüdür. Ey Anadolu insanı, Bu toprakların en büyük zenginliklerinden biri de budur: Farklılıkların birbirine değdiği bir coğrafyada yaşamış olmanız. Fakat farklılıkların bir arada bulunması tek başına yeterli değildir. Onları anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü insan, anlamadığı şeyden kolayca nefret eder. Bilmediği şeyden korkar. Korktuğu şeyi susturmak ister. Susturamadığını yok etmek ister. İşte dogmatizmin yolu çoğu zaman böyle başlar. Bir düşünce önce “tek doğru” ilan edilir. Sonra o düşünceye itiraz eden “yanlış” ilan edilir. Sonra yanlış olan “tehlikeli” ilan edilir. Sonra tehlikeli olanın susturulması gerektiği söylenir. Ve nihayet insanlar düşünceleri değil, insanları yakmaya başlar. Benim çağımda da böyleydi. Bugün de insanlık bu tehlikeden tamamen kurtulmuş değildir. Bu nedenle size yalvarıyorum: Fikirlerle savaşın, insanlarla değil. Bir düşünceyi çürütün. Bir iddiayı kanıtla sınayın. Bir yanlışı ortaya çıkarın. Ama insanı, yalnızca sizin gibi düşünmediği için düşman ilan etmeyin. Çünkü unutmayın: Hakikatin sahibi olduğuna inanan insan, çoğu zaman hakikati aramayı bırakır. Ben ise aramaktan yanayım, daima aramaktan. Çünkü evren sonsuzsa, insanın öğrenmesi de sonsuz olmalıdır. Bilgi hiçbir zaman tamamlanmış bir bina değildir. Her cevap yeni bir soru doğurur. Her keşif, bilmediğimiz başka bir alanı gösterir. Bugün bilimin ulaştığı yerlere bakıyorum ve şunu görüyorum: Benim çağımda yalnızca bir sezgi olan şeylerin bazıları, sizin çağınızda araştırmanın konusu olmuş. Evrenin büyüklüğünü ölçüyorsunuz. Yıldızların doğumunu ve ölümünü inceliyorsunuz. Maddenin en küçük parçalarını araştırıyorsunuz. Zihnin nasıl çalıştığını anlamaya uğraşıyorsunuz. Fakat bütün bu ilerlemeye rağmen insanın en eski sorusu hâlâ orada duruyor: “Bütün bunların içinde ben kimim?” Belki de insanlığın asıl sınavı budur. Teknolojiniz büyürken vicdanınız da büyüyor mu? Bilginiz artarken merhametiniz de artıyor mu? Evrene hükmetme gücünüz çoğalırken kendinize hükmetme yeteneğiniz de çoğalıyor mu? Çünkü yalnızca dış dünyayı değiştiren insan, kendi iç dünyasını değiştiremiyorsa, ilerlemiş sayılmaz. Bir gün başka gezegenlere gidebilirsiniz. Fakat kendi öfkenizin ötesine geçemiyorsanız, hâlâ çok uzakta sayılırsınız. Bir gün yıldızlara ulaşabilirsiniz. Fakat yanınızdaki insanın acısını göremiyorsanız, yıldızların size ne faydası vardır? Ey Türkiye halkı, Size bir başka şey daha söylemek isterim: Gençlerinizi yalnızca itaat etmeye değil, düşünmeye de yetiştirin. Onlara yalnızca doğru cevapları vermeyin. Doğru soruları sormayı öğretin. Çünkü geleceği, ezberlediği cevapların sayısı fazla olanlar değil; yeni sorular sorabilenler kuracaktır. Bir çocuğa “Bunu neden böyle yapıyoruz?” dediğinde susturulmayı değil, araştırmayı öğretin. Bir gence “Bunu herkes söylüyor” dediğinizde, onun “Peki kanıtı nedir?” diye sormasından memnun olun. Bir yurttaş size “Yanılıyorsunuz” dediğinde öfkelenmek yerine düşünün: Ya gerçekten yanılıyorsanız? İşte bir toplumun gerçek gücü burada başlar. Kendisini eleştirebilen toplum, kendisini yenileyebilir. Kendisini sorgulayamayan toplum ise geçmişinin içinde donar. Ve ben geçmişe saygı duyulmasını isterim, fakat geçmişin mezarlığında yaşamayı değil. Atalarınızı onurlandırın. Fakat onların gölgesinde yaşamayın. Onların yaptıklarını tekrar etmek yerine, onların cesaretini miras alın. Çünkü gerçek miras, eski cevapları korumak değil; sorularını ileriye taşımaktır. Son olarak size şunu söyleyeceğim: Ben ateşten korkmadım. Çünkü insanın bedenini yakabilecek bir ateş vardır; fakat düşünceyi sonsuza kadar yakabilecek bir ateş yoktur. Bir insanın hayatı sona erebilir. Bir kitap susturulabilir. Bir düşünür öldürülebilir. Fakat insanın sorduğu soru, başka bir insanın zihninde yeniden doğabilir. Bu nedenle beni dinlerken bana hayran olmayın. Beni putlaştırmayın. Benim adımı ezberlemeyin. Sorumu hatırlayın. Ve kendi sorularınızı bulun. Gökyüzüne bakın, sonsuzluğu düşünün, sonra kendinize bakın, ne kadar küçük olduğunuzu görün. Ama aynı zamanda ne kadar büyük bir şeyi kavrayabilecek bir zihne sahip olduğunuzu da görün. İnsan küçüktür. Fakat merakı sonsuz olabilir. İnsan ölümlüdür. Fakat aradığı hakikat kendisinden daha uzun yaşayabilir. İnsan sınırlıdır. Fakat düşüncesi sınırlarını aşabilir. Öyleyse korkmayın: Düşünmekten korkmayın, sormaktan korkmayın, yanılmaktan korkmayın, değişmekten korkmayın… Ve en önemlisi, hakikati bulduğunuzu düşündüğünüz anda yeniden aramaya başlayın. Çünkü belki de hakikat, varılacak bir saray değil; insanın ömrü boyunca yürüdüğü sonsuz bir yoldur. Ben Giordano Bruno olarak size yeni bir dünya vaat etmiyorum. Size daha değerli bir şey vaat ediyorum: Kendi dünyanızı yeniden düşünme cesaretini. Gökyüzünüz sonsuz olsun. Zihniniz özgür olsun. Sorularınız korkusuz olsun. Ve insan, insan olduğu için değerli olsun. Çünkü sonsuz evrende belki de en büyük mucize, insanın hâlâ başını kaldırıp yıldızlara bakması ve sormasıdır: “Daha ne kadarını anlayabiliriz?” Sorun, arayın, düşünün… Ve hiçbir otoritenin, hiçbir kalabalığın, hiçbir korkunun içinizdeki o soruyu tamamen susturmasına izin vermeyin. Çünkü insanın özgürlüğü, önce zihninde başlar. Ve sonsuzluk, bazen gökyüzünde değil, bir insanın “Neden?” diye sormaya cesaret ettiği anda açılır.
Ekleme Tarihi: 22 Ağustos 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -54-

GİORDANO BRUNO Konuşuyor

Giordano Bruno, 16. yüzyılın sonunda Avrupa'da hâkim olan dinsel ve kozmolojik kabullerin çok ötesine geçen fikirler ileri sürdü. Bruno, yalnızca bir "bilim şehidi" olarak değil, Rönesans'ın insan, doğa, Tanrı ve sonsuzluk arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çalışan filozoflarından biridir. Bakalım Giordano Bruno günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Ey Anadolu’nun insanları,

Bana dediler ki: “Bruno, Türkiye’ye gelsen ve Türk halkının karşısına çıkıp konuşsan, onlara ne söylerdin?”

Ben de düşündüm: Bir insan, yüzyılların, imparatorlukların, savaşların ve inançların içinden geçmiş bir halka ne söyleyebilir? Belki de en doğrusu, size yeni bir hakikat öğretmeye çalışmak değil; içinizde zaten bulunan o eski soruyu yeniden uyandırmaktır:

İnsan, gerçekten özgürce düşünebiliyor mu?

Benim hayatımın büyük kısmı bu sorunun peşinden gitmekle geçti.

Bana “Sus!” dediler. Ben sordum.

Bana “Böyle düşünme!” dediler. Ben düşündüm.

Bana “Evren sandığın kadar büyük değildir” dediler.  Ben gökyüzüne baktım ve sordum: “Neden olmasın?”

İşte bütün mesele bazen bu iki kelimededir: Neden olmasın?

Ey Türkiye halkı,

Sizler, Asya ile Avrupa’nın arasında duran bir ülkede yaşıyorsunuz. Fakat biliniz ki insanı gerçekten büyük yapan şey, iki kıtanın arasında bulunmak değildir. Asıl büyüklük, iki düşüncenin arasında kalmışken üçüncü bir düşünceyi yaratabilmektir.

Sizin topraklarınızdan nice düşünürler, şairler, bilginler, mutasavvıflar ve filozoflar geçti. Kimi insanın içindeki sonsuzluğu aradı, kimi aklın sınırlarını zorladı, kimi adaleti, kimi aşkı, kimi hakikati sordu.

Öyleyse size söyleyeceğim ilk şey şudur: Kendi düşüncenizden korkmayın. Çünkü düşünce, insanın ruhuna verilmiş en büyük özgürlüktür.

Bir insanın elinden malını alabilirsiniz. Evini yıkabilirsiniz. Şehrini yakabilirsiniz. Hatta bedenini hapsedebilirsiniz. Fakat insan kendi aklını teslim etmediği sürece onu bütünüyle esir alamazsınız. Ben bunu hayatımla öğrendim.

Fakat dikkat edin: Özgür düşünmek, her söylenene karşı çıkmak değildir. Özgür düşünmek, yalnızca çoğunluğun söylediğini reddetmek de değildir. Özgür düşünmek, hakikati sevdiğiniz için kendi düşüncenizi bile sorgulayabilmektir.

Bugün bir düşünceyi sırf herkes inanıyor diye doğru kabul etmeyin. Fakat sırf herkes inanıyor diye yanlış da kabul etmeyin. Kalabalığın alkışından da korkmayın, öfkesinden de. Çünkü hakikat, çoğunluk oyu ile belirlenmez.

Ben evrenin sonsuz olduğunu düşündüğümde, çağımın birçok insanı bunu kabul edilemez buldu. Onlara göre evrenin merkezinde insan vardı. Gökyüzü bizim için kurulmuştu. Dünya, yaratılışın sahnesiydi ve insan bu sahnenin merkezindeydi.

Ben ise gökyüzüne baktım ve başka bir ihtimali düşündüm: Belki de evren bizim düşündüğümüzden çok daha büyüktür. Belki yıldızlar yalnızca gökyüzüne serpiştirilmiş ışıklar değildir. Belki onların her biri başka dünyaların güneşidir. Belki sonsuzluğun içinde yalnız değiliz. Ve belki insan, evrenin merkezi değil; sonsuzluğun kendisini anlamaya çalışan küçük fakat değerli bir parçasıdır.

Bu düşünce insanı küçültmez. Tam tersine, insanı özgürleştirir. Çünkü kendisini evrenin efendisi sanan insan, sonunda kendi kibrinin tutsağı olur. Fakat kendisini sonsuzluğun bir parçası olarak gören insan hem tevazuyu hem merakı öğrenir.

Ey gençler,

Size özellikle söylüyorum: Sorularınızı koruyun. Size verilen cevaplardan daha değerli olabilirler. Çünkü çocukken sürekli sorarsınız: “Neden?”

Sonra büyürsünüz. Size bunun ayıp olduğu öğretilir.

“Büyükler bilir.”

“Böyle gelmiş, böyle gider.”

“Herkes böyle yapıyor.”

“Bunu sorgulama.”

Ve insan, yavaş yavaş kendi zihninin kapısını kendisi kilitler. Ben size kapıyı açmanızı söylüyorum. Sorun, devleti sorun, toplumu sorun, kendinizi sorun, inançlarınızı sorun, bilgilerinizi sorun, benim sözlerimi bile sorun… Çünkü benim düşüncelerimi sorgulamanızdan korkuyorsam, size özgürlükten söz etmeye hakkım yoktur.

Hakikati seven insan, kendi sözlerinin de sınanmasını ister. Fakat burada başka bir tehlike vardır. İnsan bazen özgürlüğü yalnızca kendi konuşma hakkı sanır. Oysa gerçek özgürlük, başkasının konuşmasına tahammül edebilmektir.

Sizin düşünceniz farklı olabilir. Komşunuzunki farklı olabilir. Bir başkasının inancı sizinkinden farklı olabilir. Bir başkasının dünyayı açıklama biçimi sizin dünyayı açıklama biçiminizden farklı olabilir. Eğer her farklılıkta bir düşman görürseniz, sonunda etrafınızda yalnızca size benzeyen insanları bırakırsınız. Ve yalnızca size benzeyen insanların arasında yaşarken kendinizi özgür zannedersiniz. Oysa özgürlük, farklılıkların yokluğu değil; farklılıklarla birlikte yaşayabilme gücüdür.

Ey Anadolu insanı,

Bu toprakların en büyük zenginliklerinden biri de budur: Farklılıkların birbirine değdiği bir coğrafyada yaşamış olmanız. Fakat farklılıkların bir arada bulunması tek başına yeterli değildir. Onları anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü insan, anlamadığı şeyden kolayca nefret eder.

Bilmediği şeyden korkar. Korktuğu şeyi susturmak ister. Susturamadığını yok etmek ister. İşte dogmatizmin yolu çoğu zaman böyle başlar.

Bir düşünce önce “tek doğru” ilan edilir. Sonra o düşünceye itiraz eden “yanlış” ilan edilir. Sonra yanlış olan “tehlikeli” ilan edilir. Sonra tehlikeli olanın susturulması gerektiği söylenir. Ve nihayet insanlar düşünceleri değil, insanları yakmaya başlar.

Benim çağımda da böyleydi. Bugün de insanlık bu tehlikeden tamamen kurtulmuş değildir.

Bu nedenle size yalvarıyorum: Fikirlerle savaşın, insanlarla değil.

Bir düşünceyi çürütün.

Bir iddiayı kanıtla sınayın.

Bir yanlışı ortaya çıkarın.

Ama insanı, yalnızca sizin gibi düşünmediği için düşman ilan etmeyin. Çünkü unutmayın: Hakikatin sahibi olduğuna inanan insan, çoğu zaman hakikati aramayı bırakır.

Ben ise aramaktan yanayım, daima aramaktan. Çünkü evren sonsuzsa, insanın öğrenmesi de sonsuz olmalıdır.

Bilgi hiçbir zaman tamamlanmış bir bina değildir. Her cevap yeni bir soru doğurur. Her keşif, bilmediğimiz başka bir alanı gösterir.

Bugün bilimin ulaştığı yerlere bakıyorum ve şunu görüyorum: Benim çağımda yalnızca bir sezgi olan şeylerin bazıları, sizin çağınızda araştırmanın konusu olmuş.

Evrenin büyüklüğünü ölçüyorsunuz. Yıldızların doğumunu ve ölümünü inceliyorsunuz. Maddenin en küçük parçalarını araştırıyorsunuz. Zihnin nasıl çalıştığını anlamaya uğraşıyorsunuz. Fakat bütün bu ilerlemeye rağmen insanın en eski sorusu hâlâ orada duruyor: “Bütün bunların içinde ben kimim?” Belki de insanlığın asıl sınavı budur.

Teknolojiniz büyürken vicdanınız da büyüyor mu?

Bilginiz artarken merhametiniz de artıyor mu?

Evrene hükmetme gücünüz çoğalırken kendinize hükmetme yeteneğiniz de çoğalıyor mu?

Çünkü yalnızca dış dünyayı değiştiren insan, kendi iç dünyasını değiştiremiyorsa, ilerlemiş sayılmaz.

Bir gün başka gezegenlere gidebilirsiniz. Fakat kendi öfkenizin ötesine geçemiyorsanız, hâlâ çok uzakta sayılırsınız.

Bir gün yıldızlara ulaşabilirsiniz. Fakat yanınızdaki insanın acısını göremiyorsanız, yıldızların size ne faydası vardır?

Ey Türkiye halkı,

Size bir başka şey daha söylemek isterim: Gençlerinizi yalnızca itaat etmeye değil, düşünmeye de yetiştirin. Onlara yalnızca doğru cevapları vermeyin. Doğru soruları sormayı öğretin. Çünkü geleceği, ezberlediği cevapların sayısı fazla olanlar değil; yeni sorular sorabilenler kuracaktır.

Bir çocuğa “Bunu neden böyle yapıyoruz?” dediğinde susturulmayı değil, araştırmayı öğretin.

Bir gence “Bunu herkes söylüyor” dediğinizde, onun “Peki kanıtı nedir?” diye sormasından memnun olun.

Bir yurttaş size “Yanılıyorsunuz” dediğinde öfkelenmek yerine düşünün: Ya gerçekten yanılıyorsanız?

İşte bir toplumun gerçek gücü burada başlar.

Kendisini eleştirebilen toplum, kendisini yenileyebilir. Kendisini sorgulayamayan toplum ise geçmişinin içinde donar. Ve ben geçmişe saygı duyulmasını isterim, fakat geçmişin mezarlığında yaşamayı değil.

Atalarınızı onurlandırın. Fakat onların gölgesinde yaşamayın. Onların yaptıklarını tekrar etmek yerine, onların cesaretini miras alın. Çünkü gerçek miras, eski cevapları korumak değil; sorularını ileriye taşımaktır.

Son olarak size şunu söyleyeceğim: Ben ateşten korkmadım. Çünkü insanın bedenini yakabilecek bir ateş vardır; fakat düşünceyi sonsuza kadar yakabilecek bir ateş yoktur.

Bir insanın hayatı sona erebilir.

Bir kitap susturulabilir.

Bir düşünür öldürülebilir.

Fakat insanın sorduğu soru, başka bir insanın zihninde yeniden doğabilir.

Bu nedenle beni dinlerken bana hayran olmayın. Beni putlaştırmayın. Benim adımı ezberlemeyin. Sorumu hatırlayın. Ve kendi sorularınızı bulun.

Gökyüzüne bakın, sonsuzluğu düşünün, sonra kendinize bakın, ne kadar küçük olduğunuzu görün. Ama aynı zamanda ne kadar büyük bir şeyi kavrayabilecek bir zihne sahip olduğunuzu da görün.

İnsan küçüktür. Fakat merakı sonsuz olabilir.

İnsan ölümlüdür. Fakat aradığı hakikat kendisinden daha uzun yaşayabilir.

İnsan sınırlıdır. Fakat düşüncesi sınırlarını aşabilir.

Öyleyse korkmayın: Düşünmekten korkmayın, sormaktan korkmayın, yanılmaktan korkmayın, değişmekten korkmayın… Ve en önemlisi, hakikati bulduğunuzu düşündüğünüz anda yeniden aramaya başlayın. Çünkü belki de hakikat, varılacak bir saray değil; insanın ömrü boyunca yürüdüğü sonsuz bir yoldur.

Ben Giordano Bruno olarak size yeni bir dünya vaat etmiyorum.

Size daha değerli bir şey vaat ediyorum: Kendi dünyanızı yeniden düşünme cesaretini.

Gökyüzünüz sonsuz olsun.

Zihniniz özgür olsun.

Sorularınız korkusuz olsun.

Ve insan, insan olduğu için değerli olsun. Çünkü sonsuz evrende belki de en büyük mucize, insanın hâlâ başını kaldırıp yıldızlara bakması ve sormasıdır: “Daha ne kadarını anlayabiliriz?”

Sorun, arayın, düşünün…

Ve hiçbir otoritenin, hiçbir kalabalığın, hiçbir korkunun içinizdeki o soruyu tamamen susturmasına izin vermeyin. Çünkü insanın özgürlüğü, önce zihninde başlar.

Ve sonsuzluk, bazen gökyüzünde değil, bir insanın “Neden?” diye sormaya cesaret ettiği anda açılır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.