Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

POMPEİ OLİGARKLAR ve SEFALET

 İhtişamın Üzerindeki Sefalet Küllerle Kaplandı   Pompeii'deki varlık ve zenginlik, belki de devrinin üç beş şehrinde ancak görülebilecek cinstendi. Saray gibi evler... Duvarları Yunan sanatının resimleri ve mozaikleriyle süslü odalar... Arka bahçelerinde havuzlar, çeşmeler, düzenli bahçeler... Sokaklar muntazam, çarşı ve meydanlar Akdeniz havzasından gelen malları satan dükkânlarla doluydu.   Zenginlik muhteşemdi.   Düzen de muhteşemdi.   Ama bu düzenin kaymağını yiyen oligarklardı.   Köle vardı.   Beden işçisi vardı.   Lunaparlarda bedenini satmak zorunda bırakılmış kadınlar vardı.   Bütün hizmet zengineydi; bütün yük yoksulun sırtındaydı.   Orta sınıf ve zenginler ise rekabet hırslarını arenalarda gladyatörler üzerinden tatmin ediyor, kanı seyrederek eğleniyorlardı.   M.S. 50'li yıllarda bir gladyatör dövüşünde çıkan arbede tribünlere sıçradı. Çok sayıda kişi öldü. Şehrin ileri gelenleri meseleyi Roma'daki Konsüle taşıdı. Konsül de gladyatör dövüşlerini 25 yıl yasakladı.   Ama düzen değişmedi.   Şehrin sömürü düzenini ne Lunaparlardaki kadınların mecburî ahları örtebildi, ne de arenalardan yükselen kılıç şakırtıları...   Öyle ki Vezüv, bu şeytan zenginliğinin üstünü yirmi beş metre külle örttü.   **Kokusu yüzlerce yıl çıkmasın diye...**   Geçtiğimiz günlerde internet üzerinden engelli ve hasta bir kardeşimize bir miktar yardımda bulunduk.   Telefon bunu kaydetmiş.   Arkasından ekran yardım çağrılarıyla doldu.   Ağlayan anneler...   Yalvaran babalar...   Çaresiz çocuklar...   Beyler!   **Yaşam dilenilecek bir şey değildir.**   Bu görüntüler bana çocukluk arkadaşım Orhan'ı hatırlattı.   DMD hastasıydı.   İlkokula birlikte başladık. Okulun girişindeki merdivenleri çıkamadığı için birkaç gün sonra bırakmak zorunda kaldı. Okuma yazmayı öğrenemedi. Teksas ve Tommiks çizgi romanlarının resimlerine bakarak hikâyeleri anlamaya çalışıyordu.   Mahalle arkadaşıydık.   Kırları, dereleri birlikte geziyorduk.   Bir gün kasabanın yukarısındaki çayda yüzüyorduk. Su onu boyunu aşınca kalkamadı. Durumu fark edip kolundan tuttum, çıkardım.   Henüz on iki yaşındaydık.   Bir gün de çocuk aklıyla yaramazlık yaptık. Mahallede Teksas ve Tommiksleri bol olan bir arkadaşın annesine, "Kitaplarımız oğlunuzda kaldı." dedik. Kadıncağız hepsini önümüze serdi. İkişer tane aldık.   Bir hafta sonra foyamız ortaya çıktı.   Kitapları geri verdik.   Üsen Dayı'nın canı sıkılmıştı.   Orhan'a döndü:   "Bu haltı Kemal yedi; o okuma yazma biliyor. Sen okuma yazma da bilmiyorsun. Sen niye yedin?"   İki tokadı Orhan'ın yüzüne indirdi.   Aradan bir yıl geçti.   Bu defa Orhan bana,   "Bana okuma yazmayı öğret." dedi.   Üç günde öğrendi.   Öyle zekiydi ki ben Erzurum'da üniversitedeyken memleket haberlerini onun mektuplarından alıyordum.   Ama hastalık acımadı.   Son yıllarında yatağa bağımlı kaldı.   On sekiz yaşında da göçüp gitti.   Ona hep,   "Memur olayım, araba alacağım, seni gezdireceğim." derdim.   Olmadı...   Mekânı cennet olsun.   Rabbim, dünyaları yarım kalan bu kullarına cennetini eksiksiz nasip etsin.   Devlet sağlam genci askere alıyor.   Hizmetini alıyor.   Peki bu ağır engelli çocuk da bu devletin vatandaşı değil mi?   Bütçeyi milletin vergileri oluşturuyorsa, önce bu çocuklara harcayacaksın.   Bir köprü eksik olsun.   Bir tünel geç yapılsın.   Ama hiçbir anne evladını yaşatabilmek için ekranlarda gözyaşı dökmesin.   Çünkü bu yardım değil;   **Devlet olmanın namus borcudur.**   Vicdanım sızladı.   Milletime de, bu hasta kardeşlerime de sözüm olsun:   Elimden ne geliyorsa yapacağım.   Asker benim...   **Sen de benimsin...**
Ekleme Tarihi: 29 Temmuz 2026 -Çarşamba

POMPEİ OLİGARKLAR ve SEFALET

 İhtişamın Üzerindeki Sefalet Küllerle Kaplandı
 
Pompeii'deki varlık ve zenginlik, belki de devrinin üç beş şehrinde ancak görülebilecek cinstendi. Saray gibi evler... Duvarları Yunan sanatının resimleri ve mozaikleriyle süslü odalar... Arka bahçelerinde havuzlar, çeşmeler, düzenli bahçeler... Sokaklar muntazam, çarşı ve meydanlar Akdeniz havzasından gelen malları satan dükkânlarla doluydu.
 
Zenginlik muhteşemdi.
 
Düzen de muhteşemdi.
 
Ama bu düzenin kaymağını yiyen oligarklardı.
 
Köle vardı.
 
Beden işçisi vardı.
 
Lunaparlarda bedenini satmak zorunda bırakılmış kadınlar vardı.
 
Bütün hizmet zengineydi; bütün yük yoksulun sırtındaydı.
 
Orta sınıf ve zenginler ise rekabet hırslarını arenalarda gladyatörler üzerinden tatmin ediyor, kanı seyrederek eğleniyorlardı.
 
M.S. 50'li yıllarda bir gladyatör dövüşünde çıkan arbede tribünlere sıçradı. Çok sayıda kişi öldü. Şehrin ileri gelenleri meseleyi Roma'daki Konsüle taşıdı. Konsül de gladyatör dövüşlerini 25 yıl yasakladı.
 
Ama düzen değişmedi.
 
Şehrin sömürü düzenini ne Lunaparlardaki kadınların mecburî ahları örtebildi, ne de arenalardan yükselen kılıç şakırtıları...
 
Öyle ki Vezüv, bu şeytan zenginliğinin üstünü yirmi beş metre külle örttü.
 
**Kokusu yüzlerce yıl çıkmasın diye...**
 
Geçtiğimiz günlerde internet üzerinden engelli ve hasta bir kardeşimize bir miktar yardımda bulunduk.
 
Telefon bunu kaydetmiş.
 
Arkasından ekran yardım çağrılarıyla doldu.
 
Ağlayan anneler...
 
Yalvaran babalar...
 
Çaresiz çocuklar...
 
Beyler!
 
**Yaşam dilenilecek bir şey değildir.**
 
Bu görüntüler bana çocukluk arkadaşım Orhan'ı hatırlattı.
 
DMD hastasıydı.
 
İlkokula birlikte başladık. Okulun girişindeki merdivenleri çıkamadığı için birkaç gün sonra bırakmak zorunda kaldı. Okuma yazmayı öğrenemedi. Teksas ve Tommiks çizgi romanlarının resimlerine bakarak hikâyeleri anlamaya çalışıyordu.
 
Mahalle arkadaşıydık.
 
Kırları, dereleri birlikte geziyorduk.
 
Bir gün kasabanın yukarısındaki çayda yüzüyorduk. Su onu boyunu aşınca kalkamadı. Durumu fark edip kolundan tuttum, çıkardım.
 
Henüz on iki yaşındaydık.
 
Bir gün de çocuk aklıyla yaramazlık yaptık. Mahallede Teksas ve Tommiksleri bol olan bir arkadaşın annesine, "Kitaplarımız oğlunuzda kaldı." dedik. Kadıncağız hepsini önümüze serdi. İkişer tane aldık.
 
Bir hafta sonra foyamız ortaya çıktı.
 
Kitapları geri verdik.
 
Üsen Dayı'nın canı sıkılmıştı.
 
Orhan'a döndü:
 
"Bu haltı Kemal yedi; o okuma yazma biliyor. Sen okuma yazma da bilmiyorsun. Sen niye yedin?"
 
İki tokadı Orhan'ın yüzüne indirdi.
 
Aradan bir yıl geçti.
 
Bu defa Orhan bana,
 
"Bana okuma yazmayı öğret." dedi.
 
Üç günde öğrendi.
 
Öyle zekiydi ki ben Erzurum'da üniversitedeyken memleket haberlerini onun mektuplarından alıyordum.
 
Ama hastalık acımadı.
 
Son yıllarında yatağa bağımlı kaldı.
 
On sekiz yaşında da göçüp gitti.
 
Ona hep,
 
"Memur olayım, araba alacağım, seni gezdireceğim." derdim.
 
Olmadı...
 
Mekânı cennet olsun.
 
Rabbim, dünyaları yarım kalan bu kullarına cennetini eksiksiz nasip etsin.
 
Devlet sağlam genci askere alıyor.
 
Hizmetini alıyor.
 
Peki bu ağır engelli çocuk da bu devletin vatandaşı değil mi?
 
Bütçeyi milletin vergileri oluşturuyorsa, önce bu çocuklara harcayacaksın.
 
Bir köprü eksik olsun.
 
Bir tünel geç yapılsın.
 
Ama hiçbir anne evladını yaşatabilmek için ekranlarda gözyaşı dökmesin.
 
Çünkü bu yardım değil;
 
**Devlet olmanın namus borcudur.**
 
Vicdanım sızladı.
 
Milletime de, bu hasta kardeşlerime de sözüm olsun:
 
Elimden ne geliyorsa yapacağım.
 
Asker benim...
 
**Sen de benimsin...**
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.