Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

MİLLÎ EĞİTİME ALTIN VURUŞU YAPMAK

-Türkiye Yüzyılının Askıda Kalan Vatandaşını Yere İndirmek İçin...   Bu yazıyı, kırk altı yıllık eğitim hayatının içinden gelen; öğretmenlikten profesörlüğe uzanan meslek hayatında doktora düzeyinde Karşılaştırmalı Eğitim ve Bilim Felsefesi Eğitim Felsefesi dersleri vermiş, Yunanistan'dan Japonya'ya, Finlandiya'dan Güney Kore'ye, Almanya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne kadar çok sayıda ülkenin eğitim sistemlerini incelemiş bir eğitimci olarak yazıyorum.   Türkiye'de eğitim yıllardır tartışılıyor. Müfredatlar değişiyor, sınav sistemleri yenileniyor, okul isimleri değişiyor, teknolojik yatırımlar yapılıyor. Ancak asıl mesele hep gözden kaçıyor.   **Şu andaki eğitim düzeni kara düzen ve alaylıdır. Bu sistem defo üretir. Bu sistem Türkiye Yüzyılı'nın insanını üretemez.**   Çünkü sistemin merkezinde öğrenci yoktur; ezber vardır. Problem çözme yoktur; bilgi tekrar ettirme vardır. Hayat yoktur; sınav vardır.   Millî Eğitimde neyi değiştirirseniz değiştirin, aktif eğitime geçemediğiniz, öğrenciyi gerçek hayat problemleriyle yüzleştiremediğiniz ve çözüm üretmeye yönlendiremediğiniz sürece yapılan diğer değişiklikler kalıcı sonuç vermez.   Bugün dünyanın başarılı eğitim sistemleri dikkatle incelendiğinde ortak bir gerçek görülmektedir. Finlandiya, Japonya, Güney Kore, Almanya ve Kanada'nın başarılarının temelinde daha fazla test çözmek değil; düşünen, araştıran, sorgulayan ve problem çözen birey yetiştirmek vardır.   John Dewey'in ilerlemeci eğitim anlayışı, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun üretime dayalı eğitim görüşü ve yapılandırmacı yaklaşım, artık teorik tartışma olmaktan çıkarılmalı; okulun günlük hayatına taşınmalıdır. Öğrenci dinleyen değil yapan, öğretmen anlatan değil düşündüren kişi olmalıdır.   Bu dönüşümün anahtarı öğretmendir.   Öğretmen yetiştirme sistemimiz yeniden ele alınmalıdır. Öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değil; öğrenmeyi yöneten, öğrencinin yeteneğini keşfeden ve onu üretime yönlendiren eğitim lideri olmalıdır.    Sistemimizin en zayıf halkası liselerdir.   Liseler bugün büyük ölçüde üniversite sınavına öğrenci hazırlayan kurumlara dönüşmüştür. Oysa lise, bireyin yeteneğinin keşfedildiği ve hayata hazırlandığı dönem olmalıdır.   İlk iki yıl ortak kültür, bilim, teknoloji, sanat ve temel meslek becerileri verilmelidir. Son iki yıl ise öğrencinin belirlenen yeteneğine göre akademik veya mesleki alanlarda derinleşmesi sağlanmalıdır.   Bugün üniversite tercih listelerinde yirmi dört bölüm yazılması, yalnızca sınav sisteminin değil; liselerin öğrencinin yeteneğini zamanında belirleyemediğinin de itirafıdır.   Ezberci anlayış üniversitelerde de devam etmektedir.   Liseden gelen öğrenciler üniversiteye başladıklarında yalnızca ders değil, üniversite kültürü, araştırma yöntemi, bilimsel düşünme ve akademik disiplin konusunda ciddi bir hazırlık eğitiminden geçirilmelidir. Aksi hâlde daha birinci sınıfta üniversite disiplini bozulmaktadır.   Yüksek lisans ve doktora eğitimleri de ülkenin gerçek problemlerini çözmeye yönelmelidir. Raflarda bekleyen tezler yerine, uygulamaya dönüşen, sanayiye, eğitime, tarıma, teknolojiye ve topluma katkı sağlayan araştırmalar teşvik edilmelidir.   Cumhuriyet'in eğitim devrimi yalnızca okul açmak değildi. Asıl hedef; çağdaş, üretken, sorgulayan ve sorumluluk sahibi vatandaş yetiştirmekti.   Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında da aynı hedef geçerlidir. Ancak artık buna bir boyut daha eklemek zorundayız: Dünya ile rekabet edebilen, yapay zekâyı kullanan, teknoloji üreten ve problem çözen insan yetiştirmek.   Türkiye Yüzyılı, sloganlarla değil; güçlü okullarla kurulacaktır.   Unutulmamalıdır ki büyük devletleri büyük yapan yalnızca orduları veya ekonomileri değildir. Onları büyük yapan, okul sıralarında yetişen çocukların düşünme biçimidir.   Millî Eğitimin altın vuruşa ihtiyacı vardır.   Bu altın vuruş yeni bir müfredat değildir.   Yeni bir sınav sistemi de değildir.   Altın vuruş, eğitim felsefesini değiştirmektir.   Ezberden düşünmeye, pasif öğrenciden aktif vatandaşa, bilgi tüketen nesilden bilgi üreten nesle geçebildiğimiz gün, Cumhuriyet'in çağdaşlaşma ülküsü de Türkiye Yüzyılı hedefi de aynı yolda buluşacaktır.   İşte o gün eğitim yalnızca diploma veren bir sistem olmaktan çıkacak; Türkiye'nin geleceğini kuran en büyük millî güç hâline gelecektir.
Ekleme Tarihi: 15 Temmuz 2026 -Çarşamba

MİLLÎ EĞİTİME ALTIN VURUŞU YAPMAK

-Türkiye Yüzyılının Askıda Kalan Vatandaşını Yere İndirmek İçin...
 
Bu yazıyı, kırk altı yıllık eğitim hayatının içinden gelen; öğretmenlikten profesörlüğe uzanan meslek hayatında doktora düzeyinde Karşılaştırmalı Eğitim ve Bilim Felsefesi Eğitim Felsefesi dersleri vermiş, Yunanistan'dan Japonya'ya, Finlandiya'dan Güney Kore'ye, Almanya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne kadar çok sayıda ülkenin eğitim sistemlerini incelemiş bir eğitimci olarak yazıyorum.
 
Türkiye'de eğitim yıllardır tartışılıyor. Müfredatlar değişiyor, sınav sistemleri yenileniyor, okul isimleri değişiyor, teknolojik yatırımlar yapılıyor. Ancak asıl mesele hep gözden kaçıyor.
 
**Şu andaki eğitim düzeni kara düzen ve alaylıdır. Bu sistem defo üretir. Bu sistem Türkiye Yüzyılı'nın insanını üretemez.**
 
Çünkü sistemin merkezinde öğrenci yoktur; ezber vardır. Problem çözme yoktur; bilgi tekrar ettirme vardır. Hayat yoktur; sınav vardır.
 
Millî Eğitimde neyi değiştirirseniz değiştirin, aktif eğitime geçemediğiniz, öğrenciyi gerçek hayat problemleriyle yüzleştiremediğiniz ve çözüm üretmeye yönlendiremediğiniz sürece yapılan diğer değişiklikler kalıcı sonuç vermez.
 
Bugün dünyanın başarılı eğitim sistemleri dikkatle incelendiğinde ortak bir gerçek görülmektedir. Finlandiya, Japonya, Güney Kore, Almanya ve Kanada'nın başarılarının temelinde daha fazla test çözmek değil; düşünen, araştıran, sorgulayan ve problem çözen birey yetiştirmek vardır.
 
John Dewey'in ilerlemeci eğitim anlayışı, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun üretime dayalı eğitim görüşü ve yapılandırmacı yaklaşım, artık teorik tartışma olmaktan çıkarılmalı; okulun günlük hayatına taşınmalıdır. Öğrenci dinleyen değil yapan, öğretmen anlatan değil düşündüren kişi olmalıdır.
 
Bu dönüşümün anahtarı öğretmendir.
 
Öğretmen yetiştirme sistemimiz yeniden ele alınmalıdır. Öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değil; öğrenmeyi yöneten, öğrencinin yeteneğini keşfeden ve onu üretime yönlendiren eğitim lideri olmalıdır.
 
 Sistemimizin en zayıf halkası liselerdir.
 
Liseler bugün büyük ölçüde üniversite sınavına öğrenci hazırlayan kurumlara dönüşmüştür. Oysa lise, bireyin yeteneğinin keşfedildiği ve hayata hazırlandığı dönem olmalıdır.
 
İlk iki yıl ortak kültür, bilim, teknoloji, sanat ve temel meslek becerileri verilmelidir. Son iki yıl ise öğrencinin belirlenen yeteneğine göre akademik veya mesleki alanlarda derinleşmesi sağlanmalıdır.
 
Bugün üniversite tercih listelerinde yirmi dört bölüm yazılması, yalnızca sınav sisteminin değil; liselerin öğrencinin yeteneğini zamanında belirleyemediğinin de itirafıdır.
 
Ezberci anlayış üniversitelerde de devam etmektedir.
 
Liseden gelen öğrenciler üniversiteye başladıklarında yalnızca ders değil, üniversite kültürü, araştırma yöntemi, bilimsel düşünme ve akademik disiplin konusunda ciddi bir hazırlık eğitiminden geçirilmelidir. Aksi hâlde daha birinci sınıfta üniversite disiplini bozulmaktadır.
 
Yüksek lisans ve doktora eğitimleri de ülkenin gerçek problemlerini çözmeye yönelmelidir. Raflarda bekleyen tezler yerine, uygulamaya dönüşen, sanayiye, eğitime, tarıma, teknolojiye ve topluma katkı sağlayan araştırmalar teşvik edilmelidir.
 
Cumhuriyet'in eğitim devrimi yalnızca okul açmak değildi. Asıl hedef; çağdaş, üretken, sorgulayan ve sorumluluk sahibi vatandaş yetiştirmekti.
 
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında da aynı hedef geçerlidir. Ancak artık buna bir boyut daha eklemek zorundayız: Dünya ile rekabet edebilen, yapay zekâyı kullanan, teknoloji üreten ve problem çözen insan yetiştirmek.
 
Türkiye Yüzyılı, sloganlarla değil; güçlü okullarla kurulacaktır.
 
Unutulmamalıdır ki büyük devletleri büyük yapan yalnızca orduları veya ekonomileri değildir. Onları büyük yapan, okul sıralarında yetişen çocukların düşünme biçimidir.
 
Millî Eğitimin altın vuruşa ihtiyacı vardır.
 
Bu altın vuruş yeni bir müfredat değildir.
 
Yeni bir sınav sistemi de değildir.
 
Altın vuruş, eğitim felsefesini değiştirmektir.
 
Ezberden düşünmeye, pasif öğrenciden aktif vatandaşa, bilgi tüketen nesilden bilgi üreten nesle geçebildiğimiz gün, Cumhuriyet'in çağdaşlaşma ülküsü de Türkiye Yüzyılı hedefi de aynı yolda buluşacaktır.
 
İşte o gün eğitim yalnızca diploma veren bir sistem olmaktan çıkacak; Türkiye'nin geleceğini kuran en büyük millî güç hâline gelecektir.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.