Siyaset ve yalan içiçe olan süreçlerdir. Siyaset, kolaylıkla hakikati ve hukuku kurban vermektedir. Siyaset, yalanı kendisine kaçınılmaz yol arkadaşı ve zemini yapmaktadır. Siyaset ve yalanın içiçe geçmişliği, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çarpık ilişkiyi ortaya koyduğu gibi, insanın hakikatle kurduğu kırılgan ve kurgusal bağın da doğasını ortaya koymaktadır. Siyaseti, sadece yönetim tekniği ve tecrübesi olarak anlamak yeterli değildir. Siyaset, dili, algıyı, korkuyu, umudu, itaati, dini ve kini örgütleyen bir alandır. Siyaset, kendisini hakikat olarak sunmaktadır. Siyasetin hakikat olma iddiasının aksine, siyasetin sunduğu ve söylediği hakikat değildir. Siyaset, hakikat adına hakikate rağmen hakikatin yerine etmek yerleştirmek istediği kendi kurgusunu, yalanını ve yanılsamasını üretmektedir.
Siyaset ve yalan arasındaki ilişkinin yalan söyleyen siyasetçilerden kaynaklandığı şeklinde yüzeysel bir algı vardır. Siyaset ve yalan arasındaki ilişki, siyasetçilerin kişisel yalancılıklarının ötesindedir. Siyaset, hakikati olduğu gibi ifade etmeyi amaçlamaz. Siyaset, hakikati yönetilebilir, kullanılabilir ve etkili olacak şekilde ifade etme yoluna gider. Siyaset, gerçeklikle çıplak hakikat olarak ilgilenmez. Siyaset, gerçekliğe hep istediği şekli ve içeriği vermeye çalışır. Başka bir ifadeyle siyaset, insanlara kral çıplak dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır. Siyaset, gerçekliği eğip büktüğü, ayıkladığı, kurguladığı, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı ve sonuç alan bir alan olarak düşünülmektedir.
Siyasette ahlaki, manevi, bilimsel, felsefi doğruluk yoktur. Siyaset için asıl olan iktidarın sürekliliğinin sağlanmasıdır. İktidarı sürekli hale getirmenin yolu olarak gerçeği gizlemek, algı üretmek ve sürekli yalan söylemek, siyasal zorunluluk olarak görülmektedir. Siyasetçi, yalan söylemeyi, yolsuzluk yapmayı, günah işlemeyi, rüşvet almayı, şehvetini her türlü yolla tatmin etmeyi ahlaki sapma ve sapkınlık olarak değil, kendisinin doğal olarak sahip olduğu ayrıcalıklar olarak görmektedir. Siyasetçi, ahlaksız ve günahkâr olma hakkının kendisine bir ayrıcalık olarak kabul edilmesi gerektiğini sanmaktadır.
Günlük hayatta yalanı, yanlış bilgi olarak anlayabiliriz. Siyasetteki yalan ise, farklıdır. Siyasetteki yalan, sukunluktur, susturmadır, tahakkümdür, soygundur, manipülasyondur. Siyaset, hakikat değildir. Siyaset, hakikatin nasıl görüneceğini belirleyen sahtekarlıklar ve aldatmacalar sürecidir. Siyaset, aldatmak ister. Siyasetin yalanı şekillendirmesi, insan ve siyaset arasında varoluşsal düzeyde bir kriz ve kerizlik ilişkisinin doğmasına yol açmaktadır.
Dünyada siyaset, artık demokratik, sivil ve çoğulcu niteliklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Dünyanın birçok yerinde siyaset, otoriterleşmekte, totaliterleşmekte, fanatikleşmekte ve teokratikleşmektedir. Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetleri güçlü yapan şey, din, milliyet, tarih, ahlak ve onur adına hakikati ortadan ortadan kaldıran yalanlar söyleyerek toplumları kandırmaları, kerizleştirmeleri ve aldatmalarıdır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, din, ahlak, felsefe, bilim, hukuk ve sanat dahil insana ve doğaya dair hakikat adına varolan her şeye çökmekte ve hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmaktadır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, hakikati çarpıtmakla yetinmemekte, hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin yalanları ve algıları sonucu, insanlar ve toplumlar, gerçeklik duygusunu ve düşüncesini kaybetmişlerdir. Gerçeklikle bağı kopartılmış insanlar, ekonomik, hukuki, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda tam bir fantazi aleminde yaşamaktadırlar. Gerçeklik sonrası dönem olarak adlandırılan mevcut insanlık durumunun yaratıcısı, otoriter, totaliter ve teokratik siyasettir.
İnsan için tehlikeli olan, yanılmak veya yanıltılmak değildir. Yanılan ve yanıltılan insan, bu durumu sonradan fark edebilir. İnsan için derin tehlike, gerçeklik duygusundan ve düşüncesinden kopartılmaktır. Gerçeklik duygusu ve düşüncesi köreltilen ve kaybettirilen insan, kendisine, tecrübesine, düşüncesine ve ayırım yapma yeteneğine güvenemez. Gerçeklikten kopartılan insan, aklını, güvenini ve özgürlüğünü yitirmiş insandır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, insanı gerçeklikten kopartmak suretiyle hakikat ötesi bir dönem icat etmektedir. İnsanlar, bugün siyasetin kendileri için uydurduğu gerçek dışı ve ötesi bir dünyada yaşamaktadırlar.
Hakikat ötesi çağda siyaset, artık yalan söyleyerek kendini yormamaktadır. Siyaset, hakikat yerine hakikatimsi kurgular üreterek insanları ve toplumları aldatmaktadır ve kandırmaktadır. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi dönemde, hakikat yoktur, hakikatimsilikler vardır. Gerçeklikle bağı kopan insanların ve toplumların anlamadığı gerçek şudur: Hakikat, hakikatimsilik değildir. İnsanlar, artık bir şeyin doğru ve yanlış olduğuyla ilgilenmemektedirler. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi çağda insanlar, bir şeyin etkili olması, inandırıcı olması ve yaygınlık kazanmasıyla ilgilenmektedirler. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, algının dolaşımıyla, algıyı dolaşıma sokacak temsillerle, gösterilerle ve performanslarla ilgilenmektedir. Siyaset ve algı, bir bütün haline gelmiştir. Günümüz dünyasında algı ve siyaset, birbirini besleyen tek alan haline gelmiştir.
Gerçeklikten bağı kopartılan günümüz insanı, otoriter ve totaliter siyasal güçler tarafıından kandırılmayı ve aldatılmayı arzulamaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, baskıyla birlikte rızayı, zorla birlikte hazzı, itaat ve aidiyeti birlikte kullanarak insanlara ve toplumlara musallat olmakta ve tahakküm kurmaktadır.Otoriter ve totaliter siyasetin ekonomi, kültür, din, ahlak, savunma, sağlık, ekonomi, altyapı, aile, enerji ve çalışma alanlarında söylediği yalanları kolaylıkla içselleştiren ve yalanlarla dolu bir alanda yaşayan kitleler, rahatlamakta ve teselli bulmaktadır.
Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, yalanlar üzerine sabit kimlikler kurgulamakta, keskin ayırımlar uydurmakta, sadakat ve korku etrafında insanı felç etmektedir. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset uydurduğu yalanlarla, insanı ve toplumu tekrar eden, taklit eden, şartlandırılmış, düşüncesiz ve akılsız bir makinaya dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
Otoriter, totaliter, popülist, nasyonalist ve teokratik siyasetin ürettiği gerçeklik ötesi dönemin yalanlarına karşı hakikatin dirilişini ve direnişini sağlayacak yeni bir oluş maneviyatına ve felsefesine ihtiyaç vardır. Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter ve totaliter siyasetin uydurduğu bütün değişmez kimlikleri reddetmekte, donmuş anlamları anlamsızlaştırmakta, kesin ve mutlak hakikat olduğunu dayatan bütün kurguları kabul etmemektedir. Oluş maneviyatı şunları söylemektedir: Hiçbir sabit kimlik yoktur. Bütün kimlikler, değişkendir ve akışkandırlar. Donmuş ve durdurulmuş anlamların hiçbiri anlam değil, yalandırlar. Hiçbir hakikatin kesin bir sonucu yoktur. Hakikat, yenilenen ve yaşanılan süreçlerle sürekli olarak inşa edilen deneyimlerdir. Hakikat, insanı harekete geçiren, yapan ve yaptıran açık bir bilinç ve duygu durumudur.
Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin milliyet, ahlak, din, medeniyet, aile, devlet adına söylediği bütün doğmaları reddetmektedir. Bütün doğmalar, yalandır ve yanılsamadır. Hakikat, dönüşüm, değişim ve diriliş tecrübesidir. Hakikat denilen şey, hiçbir siyasal, kültürel ve doğmatik kalıbın içine hapsedilemez. Hakikat, insanın sürekli olarak diğer insanlarla ilişki içinde doğa içinde kendisini oluşturma tecrübesidir.
Otoriter, totaliter, nasyonalist ve teokratik siyasetin yalanlarına ve algı operasyonlarına karşı oluş içinde yaşayan özgür birey, inançlarını sorgulama, arzularını çözümleme ve korkularını aşma sorumluluğla ve meydan okumasıyla karşı karşıyadır. Otoriter ve totaliter siyaset, insanı içeriden ve dışarıdan yönetmek için insanın korkularını, umutlarını, değerlerini, inançlarını ve anlamlarını üreten bir endüstridir. Otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, hakikatin gereksizliğine kişileri ikna etmeye çalışmaktadır. Gerçeği silikleştirmek, sindirmek ve silmek için yalanı ve algıyı gerçeğimisi hale getirmeye çalışan otoriter ve totaliter siyaset, insanların, hakikate, hürriyete ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış makinelere indirgenmesini istemektedir. Otoriter ve totaliter siyasetin stratejik hedefi, bireyleri gerçekliğe ihtiyaç duymayan nesneler haline getirmektir. Otoriter ve totaliter siyaset, hakikati ve adaleti ihtiyaç olmaktan çıkardıkları takdirde politikalarının ve pratiklerinin doğruluğunun test edilmesi imkanlarının ortadan kalkacağınıı ve politikaların etki gücünü koruyacağını, bunun da gücü elde tutmak için yeterli olacağının çok iyi farkındadır.
Otoriter ve totaliter siyasetin icat ettiği gerçeklik ötesi mevcut durumda etki, doğrunun yerine geçmiştir, ikna hakikate baskın olmuştur ve algı gerçekliği karartmıştır. Gerçek ötesi ve üstü olarak nitelenen mevcut insanlık durumunda insanın gerçeklikle, kendisiyle, doğayla ve insanlıkla bağı ve bağlantısı köreltilmiş ve kopartılmıştır. Demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü ve barışı var etmek için kişinin, hakikati yaşantısıyla oluşturmasına imkân sağlayan oluş felsefesine ve maneviyatına dayalı demokratik oluş siyaseti tecrübesine ihtiyacı vardır. Demokratik oluş siyaseti, otoriter ve totaliter siyasetin yalan, yanılgı ve algı saplantısından çıkmak için verimli bir imkandır.
