Doğa, insanın eline bırakılmış bir nesne değildir. Doğa, insanın içinde doğduğu, içinde büyüdüğü, ona rağmen değil onunla birlikte var olduğu büyük hakikattir. Emanet dili, ilk bakışta sorumluluk üretir gibi görünür; fakat derinlemesine bakıldığında doğayı yine insanın merkezine bağlar. Emanet, insana verilmiş bir şeydir; oysa doğa insana verilmiş değildir. İnsan, doğanın sahibi değil, onun geçici bir ifadesidir. İnsan, doğayı korumakla övünemez, çünkü doğa olmadan insanın kendisi de olmaz. Doğayı korumak bir lütuf değil, varoluşsal bir zorunluluktur. İnsan doğayı kurtarmaz. İnsan, doğayı korumakla ancak kendi varlık koşullarına saygı göstermiş olur.
Bu noktada Spinoza’nın sesi belirir: doğa, dışarıdan yönetilen bir sahne değil, varlığın kendisidir. “Deus sive Natura” yani “Tanrı ya da Doğa” ifadesi, hakikati göklere taşımaz. Spinoza, hakikati yeryüzüne indirir. Spinoza’da doğa bir dekor değil, tözdür; bir işaret değil, gerçekliğin kendisidir. İnsan bu bütünün dışında değil, içindedir. İnsan doğanın üzerinde yükselen bir efendi değil, onun içinde beliriveren bir kip, bir oluş, bir geçiştir. Özgürlük de doğaya karşı değil, doğanın zorunluluğunu anlayarak mümkündür. Burada özgürlük, keyfîlik değildir. Özgürlük, hakikati kavrama cesaretidir.
Darwin ise bu hakikati başka bir düzlemde derinleştirdi. Paley, doğada tasarım gördü; Darwin doğada tarih gördü. Paley’in saatçisi, doğayı dışarıdan kurulmuş bir mükemmellik olarak okur. Darwin’in doğası ise kör değilse bile amaçsız görünen, ama yine de şaşırtıcı biçimde üretken bir süreçtir. Türler sabit değil; akışkandır. Canlılık, hazır bir planın tekrarı değil, uzun bir mücadelenin, uyumun, kırılmanın, yok oluşun ve yeniden belirişin sonucudur. Darwin, doğayı doğmatik bir vitrinden çıkarıp canlı bir mücadele alanı olarak gösterdi. Böylece insanın ayrıcalık duygusu sarsıldı. İnsan artık yaratılışın tepesine yerleştirilmiş bir taç değil; evrimsel sürecin bilinç kazanmış ama kırılgan bir halkasıydı.
Fakat bu iki düşünürün ötesinde asıl mesele şudur: Doğa sadece biyolojik bir sistem ya da metafizik bir töz değildir. Doğa, aynı zamanda insan ruhunun aynasıdır. İnsan, doğaya nasıl bakıyorsa, kendine de öyle bakar. Doğayı emanet sayan zihniyet, çoğu zaman insanı da itaate mahkûm eder. Emanet dili, bilinçli, sistematik ve kasıtlı bir şekilde bir hiyerarşi kurar: veren, alan, denetleyen, koruyan. Bu dilde doğa bile özgür değildir. Doğa, bir otoritenin altına yerleştirilmiştir. Böyle bir dünyada insan, doğayı koruduğunu sanırken aslında onu yönetme hakkını elinde tutmaktadır. Koruma, kolayca tahakküme dönüşür. Sınır koyma, kolayca sahipliğe dönüşür. Sorumluluk, kolayca vesayete dönüşür.
Bu noktada doğaya dair radikal nitelikte düşünme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Radikallik, bağırmak değil; köke inmektir. Köke inince şu görülür: Doğa, insanın dışında bir mal değil, insanın içinde yaşadığı gerçekliktir. İnsan doğadan kopunca sadece ekolojik kriz üretmez; aynı zamanda ruhsal kriz üretir. Günümüz insanının yalnızlığı, tüketim hırsı, hız tutkusu, anlam boşluğu ve sürekli huzursuzluğu, doğadan kopuşun psikolojik sonucudur. Beton içinde büyüyen bilinç, toprağın ritmini unutunca kendini sınırsız sanır. Oysa insan sınırsız değildir. İnsan, bedenidir. İnsan bedeni ise suya, havaya, tohuma, mevsime, ışığa bağlıdır. Doğayla bağ kopunca insan kendini özgür değil, savrulmuş hisseder. Çünkü doğa, insanın zinciri değil, zeminidir.
Bu yüzden doğayı savunmak romantik bir çevrecilik değil, insanı savunmaktır. Ormanı savunmak, yalnızca ağaçları savunmak değildir; nefesi savunmaktır. Nehri savunmak, yalnızca suyu savunmak değildir; hafızayı savunmaktır. Toprağı savunmak, yalnızca tarımı savunmak değildir; sürekliliği savunmaktır. Doğa zarar gördüğünde yalnızca dış dünya yıkılmaz; insanın iç dünyası da çoraklaşır. İnsanın ruhu, doğanın karşısında kurulmuş bir saray değil, doğanın içindeki bir kırılgan çadırdır.
Ortaya koyduğumuz bu çizgi, bu noktada anlam kazanmaktadır: İnsanı dogmanın sessizliğinden, itaate dayalı hayatın uyuşukluğundan ve kutsallaştırılmış tahakkümden kurtarmak. Bu çizgide doğa, yalnızca fiziksel dünya değildir; aynı zamanda özgürlüğün dili, çoğulluğun sesi, hayatın isyanıdır. Doğa tek tip değildir; çeşitlidir, taşkındır, direnir. Bir ağacın dalı bir başka ağacın dalı gibi değildir, bir çiçeğin açılışı bir başkasının tekrarı değildir. Doğa, tekçiliğin değil, çoğulluğun öğretmenidir. Bu yüzden dogmalar, doğayı sevemez; çünkü doğa mutlak itaati değil, yaratıcı farklılığı üretir. Doğa, tektipleştirilemeyen bir hakikattir.
İnsanın psikolojisi de burada açılır: İnsan çoğu zaman doğadan korkar, çünkü doğa ona kendi sınırlılığını hatırlatır. Ölüm, hastalık, yaşlanma, kırılganlık, tesadüf, dönüşüm… Doğa bunların hepsini öğretir. İnsan ise bu derslerden kaçmak için otoriter düzenler kurar. Kesinlik arar, mutlaklık arar, kapalı sistemler kurar. Fakat kapalı sistemler canlılığı değil, korkuyu besler. Doğa ise korkunun değil, hakikatin alanıdır. Hakikat çoğu zaman rahatsız eder; çünkü hakikat, insanın kurduğu sahte merkezleri yıkar. Ama insanın olgunlaşması da tam burada başlar; merkezde olmadığını anlamakta. İnsan, merkez değildir, merkezde de değildir. İnsanın olgunlaşmasının başı, ortası ve sonu budur.
Asli gerçeklik şudur: Doğa emanet değildir; doğa hakikattir. Emanet, insanın ahlaki dilidir; hakikat ise varlığın kendisidir. Emanet, bir yorumdur; hakikat, bizzat varoluşun çıplak yüzüdür. İnsan doğaya sahip olamaz; ancak ona ait olduğunu fark edebilir. Ve bu farkındalık, yalnızca etik bir duyarlılık değil, aynı zamanda ruhsal bir devrimdir. Doğaya ait olduğunu bilen insan, artık hükmetmek yerine dinlemeyi, tüketmek yerine karşılık vermeyi, buyurmak yerine birlikte var olmayı öğrenir.
Radikal olan, doğayı yüceltmek değil; insanın kibirli merkeziliğini yıkmaktır. Derin olan, doğayı dışarıda bir dekor olarak değil, içinde yaşadığımız büyük gerçeklik olarak kavramaktır. Entelektüel derinliği olan yaklaşım, doğayı metafizik bir temsile ya da ahlaki bir emanet sandığına hapsetmeden onun özgür, içkin ve dönüştürücü varlığını kabul etmektir. Ve en psikolojik olan da şudur: insan, doğayla barışmadan kendisiyle barışamaz.
Doğa susmaz. İnsan unutsa da beden hatırlar. Toprak unutsa da mevsim hatırlar. Su unutsa da dönüşüm hatırlar. Ve hakikat, her zaman en sonunda geri döner: İnsan doğanın efendisi değil, onun içindeki geçici bir bilinç kıvılcımıdır. İşte bu kıvılcım, kibri bırakıp tevazuya, itaati bırakıp özgürlüğe, sahipliği bırakıp aidiyete yöneldiğinde gerçekten insan olur.
