İnsan, anlam üreten bir varlıktır. Onu diğer canlılardan ayıran şey yalnızca akıl yürütme kapasitesi değildir. İnsanın en ayırdedici özelliklerinden birisi, insanın yaşadığı dünyayı semboller, anlatılar, kavramlar ve metinler aracılığıyla kurmasıdır. Tarih boyunca insanlık, yalnızca taş, toprak, şehir ve kurum inşa etmemiştir. İnsanlık, aynı zamanda anlam dünyaları kurmuştur. Felsefi, bilimsel, mitolojik, şiirsel, edebi, ahlaki, siyasal, manevi ve sanatsal anlam dünyalarının en yoğun ifade biçimlerinden biri olarak insani metinleri değerlendirebiliriz. Hiçbir insani metin, hiçbir zaman saf, kendinden menkul, tarihten ve insandan bağımsız bir ürün değildir. Metin, insan dilinin içinden doğmaktadır. Dil ise toplumsal, tarihsel ve psikolojik bir yapıdır. Dolayısıyla her metin, bir insanlık durumunun ifadesidir.
Buradan hareketle metinleri mutlaklaştırmak, onları tarih dışına taşımak ve eleştiriden muaf ilan etmek, aslında metnin doğasına aykırıdır. Metin, insanın ürettiği bir anlam formudur. İnsanın ürettiği her şey gibi metinde bir bağlam vardır, sınırlıdır, yoruma açıktır, değişerek yaşar. Bir metni anlamak, yalnızca onun ne dediğini değil, hangi dünyada, hangi ihtiyaçlar altında, hangi korkular ve umutlar içinde söylendiğini de anlamak demektir. Bu nedenle metin okuma, yalnızca filolojik bir faaliyet değildir. Metin okuma, psikolojik, antropolojik, kültürel ve felsefi bir keşif sürecidir.
Tam da bu noktada “aşkın metin” fikri belirir. Aşkınlık, çoğu zaman metnin kendisinden çok ona yüklenen otoritenin adıdır. Bir metin, belirli bir topluluk tarafından aşkın kabul edildiğinde, onun eleştiri alanı daralır; yorum alanı sınırlandırılır insanın sorgulama hakkı askıya alınır. Oysa bir metnin aşkın sayılması, onun insanüstü olduğu anlamına gelmez. Aşkınlık, toplumsal bir atıftır; tarihsel bir anlamlandırmadır. Bir topluluk metne aşkınlık atfeder, fakat bu atıf, metni ontolojik olarak insanüstü kılmaz. Metin yine dilde kalır, yorumda kalır, tarih içinde kalır. Ona yüklenen aşkınlık, insanın ona verdiği değerdir; ama atfedilen değerin kendisi, eleştiriyi ortadan kaldırmaz.
İnsanlar inandığı için bazı metinlerin aşkın olduğu sanılmaktadır. Aşkın metinler, insan üstü, nihai ve bağlayıcı söz olarak kabul edilmektedir. İstisnasız bütün metinler, insan diliyle kavranan, insan toplulukları tarafından aktarılan, yorumlanan ve kurumsallaştırılan ürünledir. Bütün metinler, saf bir antropolojik doğaya sahiptirler. İnsani metinlerin anlaşılması, yorumlanması ve eleştirilmesi tarihsel olarak mümkündür. Bütün metinler, insanlık tarihi içindeki bir anlam olayının felsefi, bilimsel, sanatsal, edebi, siyasal, manevi ve mitolojik ifadesidirler. Bir metni insanüstü mutlaklıkla değil, eleştirel insani yaklaşım içinde ele almak lazımdır.
Tarih boyunca hiçbir metin, kendi başına anlam üretmemektedir. Anlam, metin ile okur arasındaki ilişkiden doğmaktadır. Birey, yorumlarıyla metinden anlam üretmektedir. Hiçbir metin, sabit, tek anlamlı ve değişmez anlama sahip değildir. Metnin anlamını belirleyen kaynak, yorumdur. Bir metnin siyasal, sosyal, kültürel ve entelektüel gelişmelerde kaynak olarak kullanılması, metinden ziyade yorumun çoğulluğunu gösteren bir insani durumu ifade etmektedir. Metnin içeriğine dair yapılan farklı yorumlar, metnin içeriğinin farklı çağlarda farklı siyasal, ahlaki, estetik ve teolojik anlamlar kazandığını göstermektedir. Bu da bize şunu söylemektedir: Hiçbir metin evrensel olmadığı gibi, hiçbir yorum da evrensel değildir. Her metnin içeriğini, içinde üretildiği zamanın ve mekânın şartları belirlemektedir. Yorum, yorumcunun ufkunu taşır. Yorumu yapan insan, kendi tarihini, psikolojisini, korkularını, arzularını, önkabullerini ve dilini metne taşır. Yorumlanan metin, insanın dışında değil, insanın içinde yeniden kurulmaktadır.
Metinlerde ve yorumlarda evrensel değildir demek, derin bir hermenötik tespiti ifade etmek demektir. İnsanlık, tek ve mutlak yorumlara sahip değildir. Insanlık, daha ikna edici, daha özgürleştirici, daha insancıl, daha çoğulcu yorumlar geliştirebilir. Bir yorumu evrensel ilan etmek, çoğu zaman bir gücün kendi bakışını norm haline getirme girişimi anlamına gelmektedir. Oysa gerçek evrensellik, dayatma ile gerçekleşmez. Gerçek evrensellik, çoğul deneyimlerin, farklı tarihlerin ve farklı bilinç biçimlerinin açık diyaloğuyla ortaya çıkabilir. Böyle bir evrensellik, kapalı değil açık olur; mutlak değil tartışmalı olur, dışlayıcı değil kapsayıcı olur. Açık evrensellik kavramını tartışmalı, kapsayıcı ve sonu bitmeyen süreçleri ifade etmek için kullanabiliriz.
Hümanizm, bütün metinlerin insanî karakterini, yorumun zorunlu çoğulluğunu ve aklın önceliğini vurgular. Hiçbir metin, insanın üzerinde ve ötesinde duran bir otorite değildir. Her metin, insanın eleştirebileceği tarihsel ve insani bir üründür. Hiçbir metin, insan üstü otorite değildir. Hiçbir metin, insanın eleştirel özgürlüğünü kısıtlayamaz veya askıya alamaz. İnsanın vicdanı, aklı ve yaratıcı yorumu, hiçbir otoriteye tabi kılınamaz. Merkezde olan metin değildir. Merkezde olan insandır. İnsan, metin için değildir. Metin insan için vardır. İnsan, metnin nesnesi değildir. İnsan, metnin yazarı, yorumcusu, eleştirmeni ve gerektiğinde karşısındaki özne olarak yeniden konumlanabilir. Metnin her şeyi insandır, ama insanın her şeyi, metin değildir.
Metin, mutlak hakikat değildir. Akıl, hiçbir metnin hizmetkarı değildir. İnsan, hayatını hiçbir metnin hizmetine koyamaz. Her birey, istediği şekilde, ölçüde ve usulde istediği metni yorumlama özgürlüğüne sahiptir. Bireylerin, metinleri yorumlama özgürlüğü kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz. Bütün metinsel anlatılar, tarihseldir. Bütün metinleri eleştirmek, meşru ve zorunludur. Eleştirilemeyen bir metin, ölmüş bir metindir. Metni canlandıran şey, eleştiridir. Bir metne sağlıklı yaklaşım göstermek, otoritenin yerini tartışmanın, mutlaklığın yerini çoğulluğun, itaatin yerini düşünmenin alması demektir. Metne bu bağlamda bir yaklaşım göstermek, medeniyet anlayışıyla yakından ilişkilidir. Bir medeniyetin insani olup olmadığını anlamanın yolu, o yapının metne nasıl baktığına ve yaklaştığına bakmaktan geçmektedir.
Bütün metinler, tarihsel, filolojik ve eleştirel okumaya açıktır. Hiçbir metin doğaüstü ve insanüstü bir mutlaklık alanında değildir. Bütün metinler, toplumsal, kültürel ve siyasal işlevleri olan insan ürünleridir. Metni, insanın üstünde konumlandırmak, metni yok etmektir. İnsan aklı ulaşabildiği ölçüde bir metin varolabilir. İnsan aklının ulaşamayacağı iddia edilen metinler, aslında yokturlar ve ölüdürler. Metinler, korkunun ve itaatin değil, düşünmenin ve anlamanın konusudurlar. Bir metne yaklaşımda esas olan şey, doğmatik aşkınlık değil, eleştirel insanlıktır.
Bütün metinler, insani bir statüye sahip oldukları sürece anlaşılabilirler ve yorumlanabilirler. Bir metni anlamak ve eleştirmek için o metnin tarihsel ve kültürel bağlamının kurgulanması gereklidir ve önemlidir. İnsan, ahlakını, maneviyatını, sanatını, edebiyatını ve hukukunu tek bir metinden çıkaramaz. Hiçbir metin, tek başına ahlakın kaynağı değildir. Literalizm, metnin putlaştırılmasıdır. Mutlak otorite düzeyine çıkartılan ve literalizmle yaklaşılan metin, dondurulmuş ve öldürülmüş metindir.
Her metnin insani olduğu gerçeğine rağmen insanlar, bazı metinleri aşkın, doğaüstü ve insanüstü olarak konumlandırmaktadırlar. İnsan, belirsizlikten korkan ve kaçan bir varlıktır. Bir metni aşkınlaştırmak suretiyle, insan, belirsizliğe karşı kendine güvenlik sağlamaya çalışmaktadır. İnsan, yaşamın karmaşası içinde bir sabit dayanak aramaktadır. İnsan, ölüm, kayıp, acı, suçluluk ve anlam boşluğu karşısında mutlak bir söz aramaktadır. Herhangi bir metnin aşkınlaştırılması, bu psikolojik ihtiyaca cevap vermektedir. Fakat bu ihtiyaç, çoğu zaman eleştirel düşünmenin önüne geçebilmektedir. İnsan mutlaklık aradığında, kendi ürettiği metni bile kendisine hükmeden bir otoriteye dönüştürebilmektedir. Aşkın olduğuna inanılan metinler, sadece bir inanç nesnesi değil; aynı zamanda bir psikolojik sığınaktırlar. Fakat sığınaklar, çoğu zaman düşünmenin sınırlarına dönüşmektedir.
Antropolojik açıdan bakıldığında ise her toplum, düzen kurmak için anlatılar üretmektedir. Mitlerin, ritüellerin, yasaların, sembollerin, ibadetlerin ve metinlerin hepsi, insan topluluklarının dünyayı anlamlandırma araçlarıdırlar. Siyaset, hukuk, devlet, edebiyat, din, aile, eğitim, bu anlamlandırmanın farklı biçimleridir. Farklı anlamlandırma biçimlerinin antropolojik işlevlerinin olması, onların mutlak hakikat olduğu anlamına gelmemektedir. İnsan toplulukları, güvenlik, aidiyet, düzen, kimlik ve süreklilik için metinler üretirler ve yaşatırlar. Bu nedenle aşkın ve klasik olduğu kabul edilen metinler, bir yandan aşkınlık iddiası taşısalar da öte yandan toplumsal hafızanın ürünleridirler. Bir toplum, metinler aracılığıyla kendini kurabilir. Bir toplum, bir metinle düşünsel ufkunu da daraltabilir. İnsan düşüncesinin ufkunun daralmaması için metinlere aşkın ürünler olarak değil, kültürel anlatılar olarak bakılması gerekmektedir.
Kültürel düzeyde metin, bir medeniyetin aynasıdır. Bir toplumun hukuk anlayışı, ahlakı, kadın-erkek ilişkileri, felsefesi, bilimi, iktidar modeli, bilgiye yaklaşımı ve özgürlük sınırları, metinlerle kurduğu ilişki üzerinden okunabilir. Metne verilen aşkınlık, çoğu zaman kültürel bir hiyerarşi üretmektedir. Bu hiyerarşi içinde soru sormak tehlikeli, eleştirmek saygısızlık, yorum yapmak sınır aşımı haline gelir. Oysa bir medeniyetin gücü, eleştiriyi var etme kapasitesiyle ölçülür. Sorgulamaya kapalı medeniyetler, metni koruduğunu sanırken insanı yitirirler. Eleştiriye açık medeniyetler ise insanı korurken metni yeniden düşünmeye cesaret ederler. Burada asıl önemli olan nokta, metni ortadan kaldırmak değildir. Asıl can alıcı nokta, metnin insanı ezmesine izin vermemektir.
İnsan, tamamen metinsiz olabilir mi? Teorik olarak evet; fakat pratikte metinsizliğe uzun süre dayanılmamaktadır. İnsan hafızası, sembol ve anlatı ister. Ritüel, dil üretir; dil, yazıya dönüşür; yazı, yeniden otorite olur. Metin ortadan kalksa bile metinsellik geri döner. İnsan, anlamı dağınık yaşayamayan bir varlıktır. Bu yüzden metinsiz insan, mümkün olsa bile, insan toplulukları kendilerini yeniden metinleştirirler. Metin oluşturma tecrübesi, insanın anlam kurma ihtiyacının bir sonucudur. Sorun, metnin olup olmaması değildir. Sorun, metnin hangi statüye sahip olduğudur. Metin, bir rehber olabilir; ama metin, bir pranga olmamalıdır.
Bütün bunların sonunda daha büyük bir medeniyet sorusu ortaya çıkmaktadır: Metin-sonrası bir dünya mümkün mü? Burada kastedilen şey, metnin bütünüyle yok olması değildir. Metin sonrası dünya ile kast edilen şey, metnin mutlak otoritesinin çözülmesidir. Böyle bir dünyada metin, son söz olmaktan çıkmaktadır. İnsanlık, metinler arasında diyalog kuran, onları eleştiren, yeniden yorumlayan, gerektiğinde aşan bir özgürlük alanı kurmaktadır. Metin sonrası dünya, medeniyetin çöküşü değildir. Metin sonrası dünya, düşüncenin olgunlaştığı dünyadır. Antik Yunan ve modern Batı gibi büyük medeniyetler, metni donmuş bir aşkınlık olarak değil, canlı bir tartışma alanı olarak yaşatabilen medeniyetlerdir.
Sonuçta insanın hikâyesi, metinlerin hikâyesidir. İnsan, metinlerden daha büyüktür. Hiçbir metin, insandan yüce değildir. Metin, insanın anlam arayışının ve canlı tecrübesinin kaydıdır. İnsan, tecrübenin ve arayışın öznesi ve taşıyıcısıdır. Aşkınlık, insanın herhangi bir şeye atfettiği bir değerdir. Yorum, insanın kaçınılmaz kaderidir. Eleştiri, insanın özgürlüğüdür. Hiçbir metin, insan aklının üstünde değildir. Hiçbir yorum, nihai değildir. Hiçbir otorite, sorgulanamaz değildir. İnsan, metinlerin içinde değil, metinlerin önünde ve ötesinde duran akıllı ve anlamlı varlıktır. Gerçek entelektüel cesaret, metinleri sevmekle birlikte onlara teslim olmamaktır. Gerçek özgürlük, anlamı dış otoritelerden almak değil, onu insanın yaratıcı ve eleştirel kapasitesinde yeniden kurmaktır.
İnsanlığın ürettiği herhangi bir metin, medeniyetin dili olabilir. Medeniyetin özü, metin değildir. Medeniyetin esası, metne boyun eğmek değildir. Medeniyetin esası, insanın kendi anlamını kurabilmesidir. İnsan, metinlerin kölesi ve kulu değildir. İnsan, metinlerin yazarı, yorumcusu, eleştirmeni ve gerektiğinde aşan öznesi olmalıdır. İnsan metinleri aştığı zaman düşünce özgürleşmekte, ahlak olgunlaşmakta, kültür derinleşmekte ve medeniyet gerçekten insanî bir ufka kavuşmaktadır.
