İnsan bilimleri üzerine yürütülen tartışmalar, modern dönemin en derin epistemolojik sorularından birini açığa çıkarır: insanı nasıl anlayacağız, onu hangi bilgi rejimi içinde konumlandıracağız ve bu bilgiyi hangi otoriteye bağlayacağız? Bu sorular, yalnızca akademik disiplinlerin sınırlarını değil, insanın varoluş biçimini de belirlemektedir. İnsan bilimleri, yalnızca davranışları sayan, toplumsal olguları sınıflandıran, duyguları tanımlayan teknik alanlar değildir; aynı zamanda insan bilimleri, insanın kendisini nasıl gördüğünü, nasıl kurduğunu ve hangi anlam ufku içinde yaşadığını açığa çıkaran hermenötik alanlardır.
Bu noktada mesele, bir bilimin “İslami” olup olmamasından daha derindir. Asıl mesele, bilginin dogmatik kapanmaya mı yoksa yorumun açıklığına mı hizmet ettiği; insanı doğrulanacak bir nesneye mi yoksa anlaşılacak bir varlığa mı indirdiğidir. “İslamileştirilmiş insan bilimi” iddiası, ilk bakışta modernliğin seküler indirgemeciliğine karşı bir karşı hamle gibi görünmektedir. Fakat yakından bakıldığında, çoğu zaman bunun bir bilgi devriminden çok, ideolojik bir meşruiyet stratejisi olduğu ortaya çıkmaktadır. Bilime yalnızca “İslami” sıfatı eklemek, onu daha derin, daha hakiki ya da daha ilahi kılmaz. Aksine bilime İslami sıfatı eklemek, çoğu zaman bilimsel açıklamayı normatif doğrulamaya çevirir. Sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi insan bilimlerine İslami sıfatı eklemek, insan bilimlerini insani ve bilimsel olmaktan çıkarmaktadır. İnsan bilimlerinin İslamileştirilmesi, insan bilimlerinin bir bütün olarak ortadan kaldırılması demektir.
Tam da burada Dilthey, Weber ve Ricoeur çizgisi bize güçlü bir eleştirel çerçeve sunmaktadır. Wilhelm Dilthey, doğa bilimleri ile insan bilimleri arasında temel bir ayrım kurarken, insan bilimlerinin açıklamadan çok anlamaya dayandığını vurgular. Doğa bilimleri neden-sonuç ilişkileri üzerinden açıklama yapar; insan bilimleri ise tarihsel yaşantıyı, kültürü, dili, sembolü ve anlam dünyasını yorumlar. Bu bakış açısından din, insan bilimlerinin kurucu temeli değil, araştırma nesnelerinden biridir. İslam hakkında bir bilim mümkündür; Müslümanların tarihsel tecrübesini, sembolik evrenini ve yaşantı biçimlerini inceleyen psikoloji, sosyoloji ve antropoloji mümkündür. Fakat “İslami psikoloji” ya da “İslami sosyoloji” ifadesi, eğer yöntemsel özerkliği bozup bilimi teolojik bir doğrulama aracına dönüştürüyorsa, epistemolojik olarak problemlidir.
Max Weber, bu sorunu başka bir düzlemde derinleştirir. Weber için bilim, değerlerden tamamen arınmış değildir; fakat bilim, değer yargıları tarafından yönetilmemelidir. Bilimsel araştırma, bir dünya görüşünü veya dini ideolojiyi doğrulama aracı olamaz. Din, toplumun ve bireyin yaşamında merkezi bir kontrol üretim alanıdır; ancak sosyolojik analiz açısından din, doğru ya da yanlış olarak değil, nasıl işlediği, hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığı ve nasıl anlamlar ve kontroller ürettiği bakımından incelenir. Weberci perspektif, “İslam psikolojisi” gibi girişimlerin çoğunda görülen temel sorunu görünür kılar: psikolojik betimleme ile normatif yönlendirme birbirine karıştığında, bilim açıklayıcı karakterini kaybeder ve “ideal insan” üretmeye çalışan bir ideolojiye dönüşür. İslam’ın insanı ve insan bilimlerini yönetme şeklinde bir ayrıcalığı ve görevi yoktur.
Paul Ricoeur ise bu tartışmayı hermenötik bir derinliğe taşır. Ricoeur, insanı hem yorumlayan hem de yorumlanan bir varlık olarak düşünür. İnsanın eylemi metin gibi okunabilir; çünkü eylem de metin gibi niyet, bağlam, simge ve tarih içinden anlam kazanır. Fakat hiçbir yorum, son söz değildir. Ricoeur’ün “şüphe hermenötiği” ile “anlam hermenötiği” arasında kurduğu gerilim, insan bilimlerinin yapısal durumunu anlatır: insanı anlamak, aynı anda hem eleştirel hem kurucu bir iştir. Dinin anlam dünyasını yorumlamak, onu doğrulamak ya da reddetmek değildir. Dinin anlam dünyasını yorumlamak, semboller, ritüeller, metinler ve pratikler içinde açığa çıkan çok katmanlı anlamı çözmektir. Bu açıdan “İslami bilim” iddiası, çoğu zaman yorumun çoğulluğunu tekleştirir; anlamı kapatır; metni ve deneyimi önceden belirlenmiş bir inanç sistemine hapseder.
Modern insan bilimlerini toptan reddeden ya da onları dinî bir sistemin alt başlığına indiren projelere mesafeli olmakta yarar vardır. Psikoloji, sosyoloji ve antropoloji, dinin veya teolojinin alt dalları değildir; bunlar evrensel insan tecrübesini inceleyen özerk disiplinlerdir. İnsan, herhangi bir inanç sisteminden önce, aşkı, kaygıyı, yalnızlığı, özgürlüğü, korkuyu, travmayı, yaratıcılığı ve anlam arayışını yaşayan bir varlıktır. Bu deneyimler, yalnızca Müslümanlara, Hristiyanlara ya da ateistlere ait değildir. Bu deneyimler, insanlığın ortak ufkunu oluşturur. Bu perspektiften bakıldığında “İslam psikolojisi” çoğu zaman bilimsel bir kategori değil, kimliksel ve ideolojik bir etiket haline gelmektedir. Dinî söylem, insan ruhunu açıklamak yerine onu önceden tanımlanmış bir şablona uydurmaktadır.
Burada önemli olan bir başka nokta da şudur: kutsal kabul edilen dini metinler insanı açıklamaz. İnsanlar, kutsal metinleri açıklarlar. Bu ifade, yalnızca bir epistemolojik önerme değildir; aynı zamanda insanın özgürlüğünü savunan ilkesel bir duruştur. Metinler, yorumlandıkları ölçüde yaşarlar. Yorumun kapandığı yerde metin dogmaya, bilgi ise tekrar eden bir doğrulamaya dönüşür. İnsan bilimlerinin görevi, yorum tecrübesini sabitlemek değil, onu görünür kılmak, çoğullaştırmak ve eleştirel açıdan açık tutmaktır. İnsan bilimleri, yorum kapısını sınırsız bir şekilde açık tutar. Yorum kapsını kapatan bütün doğmatizmler, insanı ve insan bilimlerini toptan reddetmektedirler.
İslamileştirilmiş insan bilimi projesinin tarihsel kökenleri de bu tartışmayı derinleştirmektedir. 20. yüzyılın ikinci yarısında şekillenen İslamileştirme ideolojisi, özellikle modern bilimlerin seküler ve Batılı varsayımlarına karşı alternatif bir bilgi sistemi kurma iddiasıyla uydurulmuştur. Bu çerçevede International Institute of Islamic Thought (IIIT) çevresi, modern bilgi rejiminin nötr olmadığını, dolayısıyla bilimlerin “İslami dünya görüşü” ile yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu ideolojik kurgu, modernliği reddetmeyi amaçlayan ideolojik bir projedir. Faruki ve Attas gibi ideologlar, ideolojik bir proje olarak bilginin İslamileştirilmesi gibi totaliter ve bilim dışı kurguların propagandasını yapmışlardır. İslamileştirilmiş insan bilimi ideolojisi, yöntem açısından hiçbir şey ortaya koymamıştır. Bilim ile doğmatik ideoloji-akide arasındaki sınır netleştirilmeden, bilimi İslami sıfatla donatmak çoğu zaman açıklamayı doğrulamaya, eleştiriyi sadakate, araştırmayı savunmaya dönüştürmektedir.
Bilimin İslamileştirilmesi kurgusu, İslam, insan ve insan bilimleri arasındaki gerilimi ve çatışmayı ortaya çıkarmaktadır. Burada iki isme vurgu yapmakta yarar vardır. Fazlur Rahman, Kur’an’ın tarihsel bağlam içinde anlaşılması gerektiğini savunarak modern bilgiyle bütünüyle kopuşu reddeder. Onun yaklaşımı, modernliğe karşı tepkiyi değil, ahlaki-yorumsal bir reformu öne çıkarır. Fakat Rahman, yine de insan bilimlerini doğrudan “İslamileştirme” projesine yönelmez; daha çok etik ilkenin yeniden yorumlanmasına odaklanır. Seyyid Hüseyin Nasr ise modern bilimi, kutsaldan kopmuş, doğayı ve insanı mekanikleştiren bir bilinç biçimi olarak eleştirir. Nasr’ın çıkış noktası epistemolojik değil, ontolojiktir: sorun bilimin tekniklerinde değil, varlık anlayışının metafizik köksüzlüğündedir. Çözüm olarak geleneksel kozmolojiye ve kutsal metafiziğe dönüşü önermektedir. Bizim ortaya koyduğumuz çerçeve ise Faruki, Nakip el-Attas, Taha Abdurrahman, Seyyid Hüseyin Nasr gibi ideologların yaklaşımından tamamen farklıdır. Ortaya koyduğumuz çizgi, bilimin özerkliğini savunmaktadır. Bizim çizgimiz, dinden bağımsız ama dine düşman olmayan, eleştirel ama indirgemeci olmayan bir insan bilimleri ufku önermektedir. Bizim çizgimizde modern bilim reddedilmez. Bu çizgide insan deneyimi, dinî aidiyetlerden bağımsız olarak, evrensel ve çoğul biçimde anlaşılmaya çalışılır.
Rahman ve Nasr’ın modernlik eleştirisi, bizim modernlik anlayışımızdan farklıdır. Nasr, modernliği yanlış ontoloji olarak görmektedir. Rahman ise, modernliği yanlış yorum olarak kurgulamaktadır. Bizim ortaya koyduğumuz yaklaşımda ise sorun, modernlik değildir. Bu yaklaşımda sorun, dinin yanlış epistemoloji ve ideolojileştirme olarak kurgulanmasıdır. Modernliğe yönelik üç farklı yaklaşım, insan bilimlerinin geleceği açısından belirleyicidir. Sorun, artık modernliği bütünüyle reddetmek ya da kabul etmek değildir. Sorun, modernliğin ürettiği bilgi rejimlerini post-dogmatik bir ufukta yeniden düşünmektir. Modern dönemde geliştirilen modern psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve diğer insan bilimlerini, insanlığın çok değerli kazanımları olarak değerlendirdiğimizi ifade etmek istiyorum.
Bu bağlam içerisinde “İslam psikolojisi mi, din psikolojisi mi?” ayrımına geçebiliriz. Bu ayrım, basit bir terminoloji farkı değil, doğrudan epistemolojik bir ayrımdır. İslam psikolojisi, psikolojiyi İslami doğmatizme dayandırmaya, insan doğasını Kur’an ve sünnet referansıyla tanımlamaya, normal ve anormal davranışı dini normlara göre belirlemeye eğilimlidir. Bu durumda psikoloji, açıklayıcı bilim olmaktan çıkar ve “doğru insan modeli” üretmeye çalışan normatif ve doğmatik bir çerçeveye dönüşür. Din psikolojisi ise bambaşka bir alan açar: burada mesele dinin doğru olup olmadığı değil, dinî deneyimin insan yaşamında nasıl işlediğidir. Dua, ibadet, günah, bağışlanma, teslimiyet, korku, umut ve anlam, birer şer’i-fıkhi hüküm olarak değil, yaşantısal ve sembolik fenomenler olarak incelenir. Böylece din, bilimsel araştırmanın temeli değil; araştırmanın nesnesi olur. Bu ayrım, Dilthey ve Weber geleneğiyle tam uyumludur; Ricoeur ise bu alanı hermenötik olarak daha da derinleştirir. Bu üç yaklaşım ışığında şu hususun net olarak ifade edilmesi gerekmektedir: İslam psikolojisi yoktur. İslam ideolojisi vardır. Din psikolojisi vardır. Din psikolojisi, İslam ideolojisi ve İslam psikolojisi değildir.
Bütün bu tartışmaların zemininde, “İslamileştirilmiş insan bilimi efsanesi” ifadesi yer almaktadıır. Bu ifadeyi, İslamileştirme projelerinin tümünü kaba bir reddiyeye indirgemek için değil, onların yapısal sorunlarını göstermek için kullanmaktayızr. Sorun şudur: bir bilim alanını dinî bir kimlik etiketiyle yeniden adlandırmak, o bilimi gerçekten dönüştürmez. Bir bilim alanını dinî bir kimlik ve ideoloji etiketiyle yeniden adlandırmak, yeni araştırma alanları açmak yerine sınırlar çizer; yeni kavramlar üretmek yerine eski kavramları kutsallaştırır ve doğmatikleştirir; yeni sorular sormak yerine önceden verilmiş cevapları dayatır. Sonuçtabir bilim alanını dinî bir kimlik etiketiyle yeniden adlandırmak, insanı anlamak yerine, insan hakkında önceden kurulmuş normatif bir şemayı yeniden üretir. “İslamileştirilmiş insan bilimi” ideolojisi, bilimi özgürleştirmez. “İslamileştirilmiş insan bilimi” ideolojisi, bilimi, Şeriat’a hizmet eden disipline edici bir araca dönüştürür.
Bu noktada “post-dogmatik epistemoloji” kavramı önemlidir. Post-dogmatik epistemoloji ne dini dogmayı ne de bilimsel dogmayı merkez alır. Din, doğmaya dayanır. Bilimde, felsefede, sanatta doğma olmaz. Doğma, bilimi, felsefeyi ve sanatı, bilim, sanat ve felsefe olmaktan çıkaran zehirdir. Post-doğmatik epistemoloji, bütün doğmatik kapanmalara mesafeli, ama dini, bilimi, sanatı, felsefeyi bütünüyle yok saymayan bir düşünme biçimi önermektedir. Bu yaklaşımın temel ilkesi, insanın açık bir varlık olduğudur. İnsan, tamamlanmış bir öz değil; sürekli oluş halinde, yorumlanan, yeniden kurulan ve çoğul anlamlar üreten bir varlıktır. Hiçbir tekil ve total sistem, insanı bütünüyle kuşatamaz. Din dahil hiçbir çerçeve, insanı bütüncül bir şekilde açıklayamaz. Din, insanın deneyimlerinden biridir. Din, insanın, tek deneyimi değildir. Bilim, insanı ve doğayı anlamaya ve araştırmaya çalışan en güçlü araçlardan biridir. Din veya bilim, tek başına insanın ve doğanın hakikatini açıklayamaz ve üretemez.
Bu noktada “İslam sonrası hermenötik antropoloji” fikrine geçebiliriz. Buradaki “sonrası”, kronolojik bir kopuş değil, epistemolojik bir yer değiştirmedir. İslam sonrası hermenötik antropoloji, İslam’ı ortadan kaldırmaz. Bu kavram, İslam’ı bilgi kurucu merkez olmaktan çıkarır. Bilginin kurucu kaynağı, din değildir. Din artık açıklayıcı mutlak sistem değil, antroplojik anlam evrenidir. Psikoloji dinin doğruluğunu ispatlamaz; dinî deneyimi çözümler. Sosyoloji kutsal düzeni tesis etmez; toplumsal pratikleri anlamaya çalışır. Antropoloji bir medeniyetin üstünlüğünü savunmaz; kültürel çoğulluğu görünür kılar. İnsan, yorumlayan varlıktır; din, yorumlanan bir deneyimdir; bilim, açıklama ve anlama arasında çalışan açık bir alandır.
İnsan bilimleri hümanisttir. İnsan bilimlerinin hümanizmi, insanı herhangi bir dogmatik sistemin altına yerleştirmez; ama insanı dogmatizme karşı da çıplak bırakmaz. Hümanizmin insan bilimleriyle ilişkisi ve ilgisi, insanın evrensel deneyimlerini korumak ve insan bilimlerinin özerkliğini savunmak şeklindedir. Aşkın, kaygının, özgürlüğün, acının, ölümlülüğün ve anlam arayışının evrenselliği, bir dinin tekelinde değildir. İnsan bilimleri de tam burada başlamaktadır. İnsan bilimleri, insanı, dinî, ideolojik veya metodolojik kapanmaların ötesinde anlamaya çalışan disiplinlerdir.
Bu açıklamalar bağlamında büyük resmin netleştiği bir noktaya varmış bulunuyoruz. “İslamileştirilmiş insan bilimi” projesi, modernliğe verilen anlaşılır bir tepki ve eleştiri değildir. İslamileştirilmiş insan bilimi projesi, İslami ideolojinin modernliğe karşı giriştiği bir hegemonya ve iktidar mücadelesinin ifadesidir. İslamileştirilmiş insan bilimi ideolojisi, epistemolojik olarak çoğu zaman açıklamayı İslam’ı doğrulamaya, yorum çoğulluğunu İslam’ın tek anlamlılığına, bilimsel özerkliği ise İslam-Şeriat normatif disiplinine dönüştürmektedir. Dilthey, Weber ve Ricoeur’da ortaya çıkan çizgi, insan bilimlerini anlam, yorum ve eleştiri ekseninde kurmaktadır. Bizim yaklaşımımız, Dilthey-Weber-Ricoeur çizgisini hümanist ve eleştirel bir zeminde güncellemektedir. Epistemolojik özerkliği savunan hümanist ve eleştirel yaklaşım, İslamileştirilmiş insan bilimi ideolojisinden tamamen kopuşu ve reddiyesini içermektedir. Bu bağlamda hümanist ve eleştirel yaklaşım açık bir şekilde şunu ifade etmektedir: İnsanı gerçekten açık tutan yaklaşım, dini veya bilimi tek başına mutlaklaştırmayan post-dogmatik ufuktur.
İnsan bilimlerinin geleceği, bilimi bir inanca eklemekte ya da inancı bilimin yerine koymakta değildir. İnsan bilimlerinin geleceği, insanı kapatmayan, yorumun çoğulluğunu koruyan, eleştiri ile anlamayı birlikte yaşatan bir düşünme biçiminde yatmaktadır. Hakikat, tek bir sistemin, dinin ve ideolojinin içine hapsedilemez. Hakikat, ancak sistemler arasındaki gerilim alanında, yorumun açık ufkunda ve insanın bitmeyen kendini anlama çabasında belirebilir.
Bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: İnsan bilimleri bir inancı doğrulamak için mi vardır, yoksa insanı anlamak için mi vardır? Bu soruya net olarak cevabımızı ifade etmek istiyoruz: İnsan bilimleri, bir dini, doğmayı ve inancı doğrulamak için var değildirler. İnsan bilimleri, hiçbir dine iman etmez. İnsan bilimleri, insanı ve doğayı anlamak ve araştırmak için vardırlar. İnsanlığın geleceğini belirleyecek olan şey, belkide bu soruya verilen bu cevap olacaktır.
