Bazı yangınlar yalnızca bir binayı değil, bir çağın vicdanını da yakar. Madımak, bu anlamda bir mekândan daha fazlasıdır; insanlığın kendi karanlığıyla yüzleştiği, aklın, vicdanın ve özgürlüğün ateşle sınandığı tarihsel bir yaradır. O gün yanan şey yalnızca bedenler değildi; insanın çoğulluğa, düşünceye, şiire, eleştiriye ve yaşama hakkına duyduğu saygı da ağır bir saldırıya uğradı.
Madımak, bize şunu hatırlatır: İnsanlık kendiliğinden verilmiş, garanti edilmiş, tamamlanmış bir durum değildir. İnsanlık, her kuşak tarafından yeniden korunması, yeniden inşa edilmesi ve yeniden savunulması gereken kırılgan bir ahlaki düzendir. İnsan olmak, yalnızca biyolojik bir varoluş değil; başkasının varlığını tanıma, onun onurunu kabul etme, onun farklılığını kabul etme ve özgürlüğünü gözetme sorumluluğudur.
Fanatizm, yalnızca bir düşünce sapması değildir. Fanatizm, insanlığın kendi kendini inkâr etme biçimidir. Fanatizm, insanı bir inanca, bir ideolojiye, bir kutsallık iddiasına kurban etmek ister. Fanatizme göre hakikat, insan hayatından daha değerlidir; düzen, özgürlükten daha kutsaldır; itaat, vicdandan daha yücedir. Oysa insanlığın en temel ilkesi tam tersidir: Hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir gelenek, hiçbir kimlik, hiçbir devlet ve hiçbir kutsallık iddiası, tek bir insanın yaşamından, onurundan ve özgürlüğünden üstün olamaz.
Bu yüzden teokratik doğmatizmin ve despotizmin siyasal bir rejim biçimi olarak dayatılması, yalnızca bir hukuk tartışması değil, insanlığın özgürlük alanına yönelmiş bir tehdittir. Din, bireyin vicdanında yaşayan bir anlam arayışı olabilir; fakat dinin siyasal iktidar aracına dönüştürülmesi, onu hakikatin dili olmaktan çıkarıp tahakkümün dili haline getirir. Teokratik dogmatizm ve despotizm, eğer bir toplumda zorunlu hukuk, kamusal zor, siyasal emir ve toplumsal itaate dayalı bir düzen olarak dayatılıyorsa, orada artık inanç değil, baskı konuşur. Orada artık maneviyat değil, otorite hüküm sürer. Orada artık kutsal olan insan değil, itaattir.
Teokratik dogmatizm fanatizmi de tam burada ortaya çıkar. O, dini bir ahlak çağrısı olarak değil, toplumu tek biçimli hale getirmek isteyen total bir siyasal proje olarak kurar. Farklılığı tehdit sayar. Eleştiriyi küfürle özdeşleştirir. Mizahı aşağılık, düşünceyi fitne, sanatın özgürlüğünü sapma olarak görür. Fanatik zihniyet, kendi dogmasının dışındaki her sesi düşman kabul eder. Böylece din, insanı yüceltmesi gerekirken insanı küçültmenin aracına dönüşür.
Madımak’ta görülen vahşet, bu zihniyetin ulaştığı en karanlık uçlardan biridir. Madımak’ta öfke, kutsal adına konuşmuş; nefret, iman dili takınmış; çoğulluk, düşmanlaştırılmış; sanat ve düşünce, yakılacak şeyler gibi görülmüştür. Bu, bir maneviyat değildir. Madımak vahşeti, dini tahakkümün hizmetine sokan siyasal fanatizmin sonucudur. Eleştirilmesi gereken şey, inancı baskıya çeviren fanatik zihniyettir. Eleştirilmesi gereken şey, maneviyatı silaha dönüştüren despotizmdir.
İnsanlığın gerçek sınavı tam da burada başlar: Farklı düşüneni, konuşanı, yazanı ve yaşayanı yok etmeye çalışan bir düzen mi kuracağız, yoksa farklılıklarla birlikte yaşamayı öğrenen bir insanlık bahçesi mi oluşturacağız? Bahçe metaforu burada yalnızca estetik bir benzetme değildir; aynı zamanda ahlaki ve politik bir ilke anlamına gelir. Bahçe, tek renkten oluşmaz. Aynı toprakta farklı çiçekler, farklı ağaçlar, farklı kokular, farklı mevsimler bir arada yaşar. Bahçenin güzelliği, tek biçimliliğinden değil; çoğulluğundan doğar. İnsanlık da böyledir. Tek bir hakikate zorlanmış, tek bir inanca, tek bir yaşama tarzına, tek bir ses düzenine indirgenmiş toplumlar bahçe değil, çoraklıktır.
Özgürlük, yalnızca siyasal bir hak değil, insanın varoluş biçimidir. Düşünmek, eleştirmek, şiir yazmak, sevmek, mizah yapmak, müzik yapmak, şüphe etmek, inanmak, inanmamak, sorgulamak, gülmek ve farklı olmak; bunların hepsi insan özgürlüğünün ayrılmaz parçalarıdır. Özgürlük, insanın kendi hayatını başkalarının buyruğuna teslim etmeme cesaretidir. Özgürlük olmadan ahlak olmaz, ahlak olmadan da insanlık kalmaz.
Madımak’ın hafızası, özgürlüğün ve ahlakın tecrübe edilmesi noktasında anlam kazanır. Hatırlamak, intikam istemek değildir; hatırlamak, aynı karanlığın yeniden meşrulaştırılmasına izin vermemektir. Unutmak, sadece geçmişi silmek değil; geleceği de körleştirmektir. Madımak’ı anmak ve anlamak, yalnızca bir trajediyi hatırlamak değil; nefretin, dogmanın ve fanatizmin her biçimine karşı insanlık onurunu savunmaktır.
İnsan, antropolojik olarak eksik ve açık bir varlıktır. Bu eksiklik bir zayıflık değil, özgürlüğün kaynağıdır. İnsan tamamlanmış değildir; kendisini kurar, aşar, sorgular, yeniden yaratır. Bu yüzden insanı, tek bir inanca, tek bir siyasi projeye, tek bir ahlaki kodu dayatan düzene hapsetmek, onun insani doğasına karşı işlenmiş bir suçtur. İnsan, dogmanın nesnesi değildir. İnsan, özgürlüğün öznesidir.
Teokratik despotizmin siyasal biçimi ve siyasal dinperestlik fanatizmi, özgürlük öznesi olarakinsanı ortadan kaldırmak ister. Özgür birey, itaat eden birey değildir. Eleştirel insan, sorgulamadan teslim olan insan değildir. Kendi vicdanının sesiyle yaşayan insan, iktidarın buyruğuna indirgenemez. Bu nedenle otoriter teokratik siyasetler, önce düşünceyi hedef alır; sonra sanatı; sonra kadını; sonra sevgiyi; sonra farklı inançları; sonra mizahı; sonra da insanın kendisini.
İnsanlık, korkunun değil cesaretin, nefretin değil dayanışmanın, dogmanın değil eleştirel aklın, itaatin değil vicdanın tarafında olmalıdır. Medeniyet, gücün ihtişamı değildir. Medeniyet, başkalarının varlığına tahammül edebilme erdemidir. Bir toplumun büyüklüğü, kendi benzerlerini çoğaltmasında değil, farklı olanın yaşamasına imkân tanımasında ortaya çıkar.
İnsanlık bahçesi, yalnızca bir hoşgörü alanı değil, aktif bir özgürlük alanıdır. O bahçede kimse ötekini yok ederek var olamaz. O bahçede kutsal adına nefret üretilmez. O bahçede düşünce yakılmaz, sanat susturulmaz, kadınların, azınlıkların, farklı inançların ve farklı yaşam biçimlerinin üstüne baskı kurulmaz. İnsanlık ahçesinin ahlakı, yaşatmakla ilgilidir; yakmakla değil.
Madımak’ın küllerine bakarken yalnızca ölümü değil, yaşamı da düşünmek gerekir. Küller, bazen yok oluşun değil, hafızanın ve yeniden doğuşun işaretidir. Her anma ve anlama, insanlığın kendisini yeniden kurma çabasıdır. Her eleştirel söz, karanlığa karşı yakılmış küçük bir ışıktır. Her özgür düşünce, insanlık bahçesine dikilmiş yeni bir fidandır.
Asıl mesele, sadece geçmişin acısını anlatmak değil; geleceğin nasıl kurulacağını da söylemektir. Gelecek, teokratik dogmatizmin siyasal tahakkümüne, siyasal dinperestliğin fanatik kapanmasına, dogmanın tek sesliliğine teslim edilemez. Gelecek, ancak özgür bireylerin, çoğul toplumların, eleştirel aklın, laik kamusal alanın ve insan onurunu en yüksek değer sayan bir ahlakın üzerine kurulabilir.
İnsan olmak, başkasının yaşam hakkını kendi varlığımız kadar önemli görmek demektir. İnsan olmak, inanç farklılığını tehdit değil zenginlik saymak demektir. İnsan olmak, kutsal dogmalar adına işlenen zulme karşı sessiz kalmamak demektir. İnsan olmak, ateşin yükseldiği yerde bile vicdandan vazgeçmemek demektir. İnsanlık, yalnızca bir türün adı değildir. İnsanlık, bir sorumluluğun adıdır. Ve o sorumluluk, küllerin içinden bile yeniden filizlenebilen bir bahçeyi koruma sorumluluğudur.
