Davut İzol - Yazar
Köşe Yazarı
Davut İzol - Yazar
 

DUYGUSALLIK İLE GERÇEKÇİ OLMAK ARASINDAKİ FARKIN BİLİNCİNE VARMAMIZ GEREKİYOR…

Duygusallık özellikle sanırım bize atalarımızdan bir armağan. Şöyle çevremizdeki ülkelere bakınca duyguları ile en çok hareket eden millet bizmişiz gibi görünüyor. Savaşlar oluyor insanlar acımasızca öldürülüyor, insanlar sindirilerek korkutulmaya çalışılıyor. O yüzden de duygusallık bizim insanın üzerinde etiket gibi oturuyor. Öyle olmasaydı, çevremizde yaşanan sorunların çözümü için bizden yardım isteyenlerden çok ülkemize gelip yerleşen yabancıların çokluğu daha dikkat çekmekte. Düşünsenize faşist Amerika İngilizler ve Siyonist Netanyahu duygusal olmuş olsalardı bugün Ortadoğu’nun da içinde olduğu birçok devlet eziyet görür müydü? Afrikalılar açlıkla mücadele etmek zorunda kalırlar mıydı? Afganistan, Suriye, Irak ve diğerleri bugün bu saydığım iblislerin kıskacına girer de sağa sola savrulurlar mıydı? Atalarımız bize komşusu açken tok yatan bizden değil dememişler miydiler? Biz bu ahlak ve terbiyeyle yetişen bir toplumun fertleriyiz. Biz ülke insanın geneli amana gelmeyiz. Peki İslamiyet’in şartları ne demişti peygamber efendimiz? Zekât fitre hayır işleyeceksin demedi mi? Bunlar bize duygusal olmamız için yeterli değil mi?  Duygusallık bize anı yaşatır. Sinirlendiğimiz an her şey bizim için bitti derken beş dakika sonra “Aman canım ne olacak, ben de biraz fazla tepki verdim” diyerek çift karakter ortaya koyabiliriz. Kimi zaman gelir ki elimizdeki ekmeğimiz olmak üzere, ancak, bize o gün harcamaya yetecek kadar olan paramızı cebimizden çıkartır karşımızdaki perişan olmasın diye kendisine uzatırız. Bu bizim ne kadar anaç olduğumuzu gösterse de aslında düşünmeden de hareket ettiğimizin açık bir göstergesi. Oysa ki, hayatın kendine has gerçekleri vardır, biz o gerçeklerin dışına çıktığımız zaman hatalar da peş peşe gelmeye başlar. Gerçekler göz önünde olan ve hareketlerimizi dengeleyen bir ögedir. Duygusallık genelde içselleştirdiğinden mantığı devre dışı bırakır. Mantık kaybolduğunda ise gerçeğin dışına çıkmak zorunda kalırız. Oysa gerçekçi olmak olayları değerlendirirken kararlarınızı sorgulamanıza yardımcı olur. Bugün Amerika dünya üzerinde despot bir misyon yüklenmiş durumda; bunu yaparken de çıkarını ön planda tutması gerektiğini düşünüyor. Kendisinin bir hedefi olduğunu ve bu hedefe giden yolda ise kendi gerçeğiyle ilgili hareket etmesi gerektiğini görüyor. İsrail Filistin üzerinde etkileşim sağlarken ölen çocuklar ve diğerlerini önemsemiyor, onlara göre yaptıkları mantıklı görünüyor. Oysa kendisinin de bu konu hakkında bizimle aynı düşündüğüne eminim. Ancak koydukları hedefler onları duygusuz şekilde hareket etmeye ne yazık ki itmekte.     Duygusallık ve gerçekçilik, aslında birbirinin düşmanı değil, hayatı dengede tutan bir terazinin iki kefesi gibidir. Bu ikisi arasındaki farkı anlamak, sadece yazı yazarken değil, kararlar alırken de büyük kolaylık sağlar. ​Yazımın temel yapı taşlarını ve aradaki farkları aşağıda elimden geldiğince özetlemeye gayret ettim: ​1. Temel Bakış Açısı Farkı; ​Duygusallık ve gerçekçilik, dünyayı algılama biçimimizle ilgilidir: ​Duygusallık: Olaylara "nasıl hissettiğimiz" penceresinden bakar. Bir durumun bizde yarattığı heyecan, korku, sevgi veya hüzün ön plandadır. Kalp odaklıdır. ​Gerçekçilik: Olaylara "olduğu gibi" ve kanıtlara dayanarak bakar. Duygulardan arınmış bir gözlemcidir. Mantık ve veriye odaklanır. ​2. Karar Verme Süreçleri Bunu tablo halinde anlatmam gerekirse eğer; Özellik                            Duygusallık “Emosyonellik”                                                      Gerçekçilik (Realizm)                   İtici Güç                          Arzular, korkular ve sezgiler.                                                     Olasılıklarve sonuçlarıyla gerçekler                                      Odak Noktası                 "Ben ne istiyorum?"                                                                    "Şu anki durum ne?" Zaman Algısı                   Genellikle ana geçmişe veya anılara odaklanır.                        Gelecekteki sonuçları ve şu anki imkanları hesaplar. Risk Yönetimi                  Duyguların yoğunluğuna   göre risk alır veya kaçar.                 Riski analiz eder ve yönetebilir olup olmadığına bakar.    3. Hayatın İçinden Bir Örnek ​Diyelim ki birisi hayalindeki işi kurmak istiyor: ​Duygusal yaklaşım: "Bu iş benim çocukluk hayalim, yapmazsam çok üzülürüm, enerjimle her şeyi başarabilirim!" der. Motivasyonu yüksektir ama hazırlıksız yakalanabilir. ​Gerçekçi yaklaşım: "Sektörün durumu ne? Sermayem yeterli mi? Batma riskim nedir?" diye sorar. Ayağı yere basar ama bazen aşırı tedbir yüzünden harekete geçmekte zorlanabilir. ​Anahtar Cümleler; ​"Duygusallık hayatın rengidir, gerçekçilik ise o resmin çerçevesidir." ​"Gerçekçilik bizi uçurumdan düşmekten korur; duygusallık ise uçurumun kenarındaki manzaranın tadını çıkarmamızı sağlar." ​"Sadece gerçekçi olan biri robotlaşabilir, sadece duygusal olan biri ise hayatın fırtınalarında kolayca savrulabilir." ​Önemli Not: buradaki amacım ikisini dışlamak zorunda olmadığımı bilmenizi isterim. Aksine "Duygusal Zekâ" kavramının bu ikisinin muhteşem bir birleşimi olduğunu da belirtmemde yarar var sanırım. ​Edebi ve felsefi bir dokunuş, bu konuyu kuru bir karşılaştırmadan çıkarıp derin bir insanlık panoramasına dönüştürür. ​Varoluşun İki Kanadı: Duygu ve Hakikat ​Felsefi açıdan baktığımızda, duygusallık ve gerçekçilik arasındaki fark; insanın dünyayı nasıl hayal ettiği ile dünyanın ne olduğu arasındaki o ezeli gerilimdir. ​1. İçsel Pusula vs. Dışsal Harita ​Duygusallık, insanın iç dünyasının sesidir; bir tür "öznel hakikattir." Bir şiirin mısralarında veya bir vedanın sızısında mantık aranmaz, sadece hissedilir. Gerçekçilik ise dış dünyanın soğuk ama dürüst yasalarıdır; "nesnel hakikattir." Şiir yazarken şair hakikate önem vermez, o an ki hislerle hareket eder ki kendi duygusallığını ve içselliğini insanların içine işlemek ister. Duygusallık: Rüzgârın tenimizde bıraktığı ürpertiyle ilgilenir. Ferahlık verirken gerçeklikten uzak yaşamamızı bize söyler. Bu bir dağda ormanın içinde olur veya bir ırmak kenarında suyun hafifçe karaya vurduğu sesin eşliğinde balık tutmamız gerektiğini söylerken; ​Gerçekçilik: Rüzgârın kaç kilometre hızla estiğiyle ve yönüyle. Bu bir öngörüden çok o gün yaşanacakların kendisi için olumlu olup olmadığını hesaplar. ​2. Romantizm ile Realizmin Çatışması ​Bu iki akımın çatışmasına değinmem gerekirse; Duygusallık, Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı savaşma cesaretidir; çünkü o değirmenleri devasa canavarlar olarak görmeyi seçer. O an zaferi elde etmenin bir yolu olarak görür. Gerçekçilik ise Sancho Panza’nın sadeliğidir; o, sadece un öğüten kanatları görür. Hayatın içindeki yaşamsal değerlerin daha çok önemli olduğuna inanır. ​"Gerçekçilik, çıplak ayakla sert taşlara basmaktır; duygusallık ise o taşların arasından çıkan çiçeğe tutunup acıyı unutmaktır." ​​​"İnsan, iki kıyı arasında akan bir nehirdir. Bir kıyıda duyguların coşkun, bulanık ve bir o kadar da büyüleyici suları vardır; diğer kıyıda ise gerçekliğin keskin, köşeli ve sarsılmaz kayalıkları. Duygusallık, bize dünyayı nasıl görmek istediğimizi fısıldar; gerçekçilik ise dünyanın bize ne sunduğunu haykırır. Birincisi ruhun şarkısıdır, ikincisi ise aklın sessizliği. Hayatın sırrı, belki de bu iki kıyıdan hangisine ait olduğumuzda değil, aradaki o derin akıntıda nasıl yüzdüğümüzde gizlidir." ​​Fener ve Işık: Gerçekçilik fenerin gövdesidir (dayanak noktası), duygusallık ise o fenerden yayılan ve karanlığı anlamlandıran ışıktır. Hayal aleminde sizi dolaştırır. ​Kök ve Kanat: Gerçekçilik bizi toprağa bağlayan köklerimizdir (hayatta kalma), duygusallık ise gökyüzüne ulaşmamızı sağlayan kanatlarımız (anlam arayışı). ​Mimar ve Sanatçı: Gerçekçilik bir evin statik hesabını yapan mimardır; duygusallık ise o evin içine ruh katan, perdeleri seçen ve orada anılar biriktiren sanatçıdır. Duvarlarındaki renkli tablodur. ​Zaman ve Aşk: ​1. Zamanın İki Yüzü: Saat vs. Anı ​Zaman, gerçekçiliğin en katı kuralıyken; duygusallığın oyun alanıdır. Kaybolması içleri acıtan bir duyguya dönüşmesini sağlarken, aynı zamanda içimizi karartan yakınmadır. ​Gerçekçi Zaman (Kronos): Saatin tıkırtısıdır. Her saniye eşittir, acımasızdır ve geri döndürülemez. Gerçekçilik bize "vakit daralıyor" der; plan yapmamızı, yaşlanmayı kabul etmemizi ve verimli olmamızı öğütler. ​Duygusal Zaman (Kairos): Ruhun zamanıdır. Sevilen birinin yanındaki beş dakika, bir ömür gibi hissettirebilir; ya da çekilen bir acı, saniyeleri yıla dönüştürebilir. Duygusallıkta zaman çizgisel değil, daireseldir; on yıl önceki bir koku sizi bir saniyede çocukluğunuza ışınlar. ​Felsefi yönü ise: Gerçekçilik zamanı "ölçer", duygusallık ise onu "yaşar". Biri takvime bakar, diğeri ise kalbin atış hızına. ​2. Aşk: İllüzyon ile Hakikatin Dansı ​Aşk, belki de bu iki kavramın en sert çarpıştığı cephedir. ​Duygusal Aşk (İdealizm): Karşısındakini bir insan olarak değil, bir "ikon" olarak görür. Kusurları örten bir sis perdesidir. Duygusallık, aşkta imkansızı arar; fırtınaları, şiirleri ve sonsuz bağlılığı besler. Burada aşk, bir "duygu patlamasıdır." ​Gerçekçi Aşk (Realizm): Aşkın bir "inşa süreci" olduğunu bilir. Karşısındakinin zaaflarını, sabah uykusuzluğunu, öfkesini ve sıradanlığını görür. Gerçekçi bir bakış açısı için aşk; uyum, emek ve birlikte yaşama sanatıdır. "Duygusallık aşkın ateşini yakar, gerçekçilik ise o ateşin evi yakmasını önleyip yuvayı ısıtmasını sağlar." ​ "Zaman ve Aşk" ​"Zaman, gerçekçiliğin elinde keskin bir usturadır; her saniyeyi bir öncekinden koparıp atar. Oysa duygusal bir ruh için zaman, üzerine anıların işlendiği sonsuz bir kumaştır. Aşkta da durum farklı değildir. Gerçekçilik bize karşımızdakinin bir insan olduğunu, etten ve kemikten, hatadan ve noksandan ibaret olduğunu hatırlatırken; duygusallık o noksanlığın içinde bir tanrısallık arar. Belki de trajedi buradadır: Gerçekçi olmadan bir hayatı sürdüremeyiz, ama duygusal olmadan da o hayatı yaşamaya değer kılamayız." ​Felsefi Bir Kapanış Fikri ​"Gerçekçilik bize hayatta kalmayı (surviving) öğretir, duygusallık ise yaşamayı (living)." İnsan, gölgesi (gerçekçilik) ile ışığı (duygusallık) arasında yürüyen bir yolcudur. Biri olmadan yönünü kaybeder, diğeri olmadan varlığını... ​Bu bölümler yazının akışına uygun mu? İstersen bu düşünceleri daha spesifik bir filozofun (örneğin Schopenhauer’in karamsar gerçekçiliği veya Nietzsche’nin tutkulu yaşama arzusu) bakış açısıyla harmanlayabiliriz. ​Bazen insanlar duygular ile hareket etmeyi gerçekten daha mantıklı görürler. Çünkü duygusallık umutların tükenmesine izin vermez. Her zaman çıkmayan candan umut vardır diye düşünürler. Bu konuda Shpene hak veriyorum.  Duyguları yaşarken insan gerçeği de görmezden gelmemeli. Aksi durumda duygular zaman aşımına uğradığında tıpkı barajlardaki su çekildiğinde yosunlar karaya vurduğu gibi insanın gerçeğiyle de yüzleşme o an mümkün. Duygusallık toplum içinde senin taktir edilmeni sağlayabilir belli bir süre. Ama hayatın duygulardan ziyade gerçeklerle yürüdüğünü de kabul etmemiz gerekiyor. Eğer kalbim devamlı hissetsin istiyorsan mantığı gerektiğinde de devreye sokmayı unutmamalısın. Tıpkı CHP’nin yaptığı mitinglerde olduğu gibi yapılan mitingler genelde duyguya dayalı yapıldığı için. Bazen Türkiye gerçeğinin dışına çıkılıp kişiler baz alınabiliyor. Oysa, sayın cumhurbaşkanımızın da dediği gibi dünya 5’ten büyük diyerek kişileştirmeden yapmalı. Misal işçi, emekli, kadın, genç ve çocuklara daha çok yer verse daha inandırıcı ve yapıcı olacağı kanaatindeyim. Haaa şunu da demeden geçemeyeceğim; siz yine de duygularınızı kaybetmeyin çünkü hasta yatağınızda, paranızı kaybettiğinizde veya aile ve iş hayatınızda yaşananların belki de çok gerçekçi olmanızla da bir alakası olabilir. Duygular kaybolduğunda istenmeyen sonuçların yaşanmasına da yol açabilir maazallah… iyi okumalar. Saygı sevgiyle kalın.
Ekleme Tarihi: 01 Mart 2026 -Pazar

DUYGUSALLIK İLE GERÇEKÇİ OLMAK ARASINDAKİ FARKIN BİLİNCİNE VARMAMIZ GEREKİYOR…

Duygusallık özellikle sanırım bize atalarımızdan bir armağan. Şöyle çevremizdeki ülkelere bakınca duyguları ile en çok hareket eden millet bizmişiz gibi görünüyor. Savaşlar oluyor insanlar acımasızca öldürülüyor, insanlar sindirilerek korkutulmaya çalışılıyor. O yüzden de duygusallık bizim insanın üzerinde etiket gibi oturuyor. Öyle olmasaydı, çevremizde yaşanan sorunların çözümü için bizden yardım isteyenlerden çok ülkemize gelip yerleşen yabancıların çokluğu daha dikkat çekmekte. Düşünsenize faşist Amerika İngilizler ve Siyonist Netanyahu duygusal olmuş olsalardı bugün Ortadoğu’nun da içinde olduğu birçok devlet eziyet görür müydü? Afrikalılar açlıkla mücadele etmek zorunda kalırlar mıydı? Afganistan, Suriye, Irak ve diğerleri bugün bu saydığım iblislerin kıskacına girer de sağa sola savrulurlar mıydı? Atalarımız bize komşusu açken tok yatan bizden değil dememişler miydiler? Biz bu ahlak ve terbiyeyle yetişen bir toplumun fertleriyiz. Biz ülke insanın geneli amana gelmeyiz. Peki İslamiyet’in şartları ne demişti peygamber efendimiz? Zekât fitre hayır işleyeceksin demedi mi? Bunlar bize duygusal olmamız için yeterli değil mi?  Duygusallık bize anı yaşatır. Sinirlendiğimiz an her şey bizim için bitti derken beş dakika sonra “Aman canım ne olacak, ben de biraz fazla tepki verdim” diyerek çift karakter ortaya koyabiliriz. Kimi zaman gelir ki elimizdeki ekmeğimiz olmak üzere, ancak, bize o gün harcamaya yetecek kadar olan paramızı cebimizden çıkartır karşımızdaki perişan olmasın diye kendisine uzatırız. Bu bizim ne kadar anaç olduğumuzu gösterse de aslında düşünmeden de hareket ettiğimizin açık bir göstergesi. Oysa ki, hayatın kendine has gerçekleri vardır, biz o gerçeklerin dışına çıktığımız zaman hatalar da peş peşe gelmeye başlar. Gerçekler göz önünde olan ve hareketlerimizi dengeleyen bir ögedir. Duygusallık genelde içselleştirdiğinden mantığı devre dışı bırakır. Mantık kaybolduğunda ise gerçeğin dışına çıkmak zorunda kalırız. Oysa gerçekçi olmak olayları değerlendirirken kararlarınızı sorgulamanıza yardımcı olur. Bugün Amerika dünya üzerinde despot bir misyon yüklenmiş durumda; bunu yaparken de çıkarını ön planda tutması gerektiğini düşünüyor. Kendisinin bir hedefi olduğunu ve bu hedefe giden yolda ise kendi gerçeğiyle ilgili hareket etmesi gerektiğini görüyor. İsrail Filistin üzerinde etkileşim sağlarken ölen çocuklar ve diğerlerini önemsemiyor, onlara göre yaptıkları mantıklı görünüyor. Oysa kendisinin de bu konu hakkında bizimle aynı düşündüğüne eminim. Ancak koydukları hedefler onları duygusuz şekilde hareket etmeye ne yazık ki itmekte.    

Duygusallık ve gerçekçilik, aslında birbirinin düşmanı değil, hayatı dengede tutan bir terazinin iki kefesi gibidir. Bu ikisi arasındaki farkı anlamak, sadece yazı yazarken değil, kararlar alırken de büyük kolaylık sağlar.

​Yazımın temel yapı taşlarını ve aradaki farkları aşağıda elimden geldiğince özetlemeye gayret ettim:

1. Temel Bakış Açısı Farkı;

​Duygusallık ve gerçekçilik, dünyayı algılama biçimimizle ilgilidir:

​Duygusallık: Olaylara "nasıl hissettiğimiz" penceresinden bakar. Bir durumun bizde yarattığı heyecan, korku, sevgi veya hüzün ön plandadır. Kalp odaklıdır.

​Gerçekçilik: Olaylara "olduğu gibi" ve kanıtlara dayanarak bakar. Duygulardan arınmış bir gözlemcidir. Mantık ve veriye odaklanır.

​2. Karar Verme Süreçleri

Bunu tablo halinde anlatmam gerekirse eğer;

Özellik                            Duygusallık “Emosyonellik”                                                      Gerçekçilik (Realizm)                  

İtici Güç                          Arzular, korkular ve sezgiler.                                                     Olasılıklarve sonuçlarıyla gerçekler                                     

Odak Noktası                 "Ben ne istiyorum?"                                                                    "Şu anki durum ne?"

Zaman Algısı                   Genellikle ana geçmişe veya anılara odaklanır.                        Gelecekteki sonuçları ve şu anki imkanları hesaplar.

Risk Yönetimi                  Duyguların yoğunluğuna   göre risk alır veya kaçar.                 Riski analiz eder ve yönetebilir olup olmadığına bakar.   

3. Hayatın İçinden Bir Örnek

​Diyelim ki birisi hayalindeki işi kurmak istiyor:

Duygusal yaklaşım: "Bu iş benim çocukluk hayalim, yapmazsam çok üzülürüm, enerjimle her şeyi başarabilirim!" der. Motivasyonu yüksektir ama hazırlıksız yakalanabilir.

Gerçekçi yaklaşım: "Sektörün durumu ne? Sermayem yeterli mi? Batma riskim nedir?" diye sorar. Ayağı yere basar ama bazen aşırı tedbir yüzünden harekete geçmekte zorlanabilir.

​Anahtar Cümleler;

​"Duygusallık hayatın rengidir, gerçekçilik ise o resmin çerçevesidir."

​"Gerçekçilik bizi uçurumdan düşmekten korur; duygusallık ise uçurumun kenarındaki manzaranın tadını çıkarmamızı sağlar."

​"Sadece gerçekçi olan biri robotlaşabilir, sadece duygusal olan biri ise hayatın fırtınalarında kolayca savrulabilir."

​Önemli Not: buradaki amacım ikisini dışlamak zorunda olmadığımı bilmenizi isterim. Aksine "Duygusal Zekâ" kavramının bu ikisinin muhteşem bir birleşimi olduğunu da belirtmemde yarar var sanırım. ​Edebi ve felsefi bir dokunuş, bu konuyu kuru bir karşılaştırmadan çıkarıp derin bir insanlık panoramasına dönüştürür.

Varoluşun İki Kanadı: Duygu ve Hakikat

​Felsefi açıdan baktığımızda, duygusallık ve gerçekçilik arasındaki fark; insanın dünyayı nasıl hayal ettiği ile dünyanın ne olduğu arasındaki o ezeli gerilimdir.

1. İçsel Pusula vs. Dışsal Harita

​Duygusallık, insanın iç dünyasının sesidir; bir tür "öznel hakikattir." Bir şiirin mısralarında veya bir vedanın sızısında mantık aranmaz, sadece hissedilir. Gerçekçilik ise dış dünyanın soğuk ama dürüst yasalarıdır; "nesnel hakikattir." Şiir yazarken şair hakikate önem vermez, o an ki hislerle hareket eder ki kendi duygusallığını ve içselliğini insanların içine işlemek ister.

Duygusallık: Rüzgârın tenimizde bıraktığı ürpertiyle ilgilenir. Ferahlık verirken gerçeklikten uzak yaşamamızı bize söyler. Bu bir dağda ormanın içinde olur veya bir ırmak kenarında suyun hafifçe karaya vurduğu sesin eşliğinde balık tutmamız gerektiğini söylerken;

Gerçekçilik: Rüzgârın kaç kilometre hızla estiğiyle ve yönüyle. Bu bir öngörüden çok o gün yaşanacakların kendisi için olumlu olup olmadığını hesaplar.

2. Romantizm ile Realizmin Çatışması

​Bu iki akımın çatışmasına değinmem gerekirse; Duygusallık, Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı savaşma cesaretidir; çünkü o değirmenleri devasa canavarlar olarak görmeyi seçer. O an zaferi elde etmenin bir yolu olarak görür.

Gerçekçilik ise Sancho Panza’nın sadeliğidir; o, sadece un öğüten kanatları görür. Hayatın içindeki yaşamsal değerlerin daha çok önemli olduğuna inanır.

​"Gerçekçilik, çıplak ayakla sert taşlara basmaktır; duygusallık ise o taşların arasından çıkan çiçeğe tutunup acıyı unutmaktır."

​​​"İnsan, iki kıyı arasında akan bir nehirdir. Bir kıyıda duyguların coşkun, bulanık ve bir o kadar da büyüleyici suları vardır; diğer kıyıda ise gerçekliğin keskin, köşeli ve sarsılmaz kayalıkları. Duygusallık, bize dünyayı nasıl görmek istediğimizi fısıldar; gerçekçilik ise dünyanın bize ne sunduğunu haykırır. Birincisi ruhun şarkısıdır, ikincisi ise aklın sessizliği. Hayatın sırrı, belki de bu iki kıyıdan hangisine ait olduğumuzda değil, aradaki o derin akıntıda nasıl yüzdüğümüzde gizlidir."

​​Fener ve Işık: Gerçekçilik fenerin gövdesidir (dayanak noktası), duygusallık ise o fenerden yayılan ve karanlığı anlamlandıran ışıktır. Hayal aleminde sizi dolaştırır.

​Kök ve Kanat: Gerçekçilik bizi toprağa bağlayan köklerimizdir (hayatta kalma), duygusallık ise gökyüzüne ulaşmamızı sağlayan kanatlarımız (anlam arayışı).

​Mimar ve Sanatçı: Gerçekçilik bir evin statik hesabını yapan mimardır; duygusallık ise o evin içine ruh katan, perdeleri seçen ve orada anılar biriktiren sanatçıdır. Duvarlarındaki renkli tablodur.

​Zaman ve Aşk:

​1. Zamanın İki Yüzü: Saat vs. Anı

​Zaman, gerçekçiliğin en katı kuralıyken; duygusallığın oyun alanıdır. Kaybolması içleri acıtan bir duyguya dönüşmesini sağlarken, aynı zamanda içimizi karartan yakınmadır.

​Gerçekçi Zaman (Kronos): Saatin tıkırtısıdır. Her saniye eşittir, acımasızdır ve geri döndürülemez. Gerçekçilik bize "vakit daralıyor" der; plan yapmamızı, yaşlanmayı kabul etmemizi ve verimli olmamızı öğütler.

​Duygusal Zaman (Kairos): Ruhun zamanıdır. Sevilen birinin yanındaki beş dakika, bir ömür gibi hissettirebilir; ya da çekilen bir acı, saniyeleri yıla dönüştürebilir. Duygusallıkta zaman çizgisel değil, daireseldir; on yıl önceki bir koku sizi bir saniyede çocukluğunuza ışınlar.

​Felsefi yönü ise: Gerçekçilik zamanı "ölçer", duygusallık ise onu "yaşar". Biri takvime bakar, diğeri ise kalbin atış hızına.

​2. Aşk: İllüzyon ile Hakikatin Dansı

​Aşk, belki de bu iki kavramın en sert çarpıştığı cephedir.

​Duygusal Aşk (İdealizm): Karşısındakini bir insan olarak değil, bir "ikon" olarak görür. Kusurları örten bir sis perdesidir. Duygusallık, aşkta imkansızı arar; fırtınaları, şiirleri ve sonsuz bağlılığı besler. Burada aşk, bir "duygu patlamasıdır."

​Gerçekçi Aşk (Realizm): Aşkın bir "inşa süreci" olduğunu bilir. Karşısındakinin zaaflarını, sabah uykusuzluğunu, öfkesini ve sıradanlığını görür. Gerçekçi bir bakış açısı için aşk; uyum, emek ve birlikte yaşama sanatıdır. "Duygusallık aşkın ateşini yakar, gerçekçilik ise o ateşin evi yakmasını önleyip yuvayı ısıtmasını sağlar."

​ "Zaman ve Aşk" ​"Zaman, gerçekçiliğin elinde keskin bir usturadır; her saniyeyi bir öncekinden koparıp atar. Oysa duygusal bir ruh için zaman, üzerine anıların işlendiği sonsuz bir kumaştır. Aşkta da durum farklı değildir. Gerçekçilik bize karşımızdakinin bir insan olduğunu, etten ve kemikten, hatadan ve noksandan ibaret olduğunu hatırlatırken; duygusallık o noksanlığın içinde bir tanrısallık arar. Belki de trajedi buradadır: Gerçekçi olmadan bir hayatı sürdüremeyiz, ama duygusal olmadan da o hayatı yaşamaya değer kılamayız."

​Felsefi Bir Kapanış Fikri

​"Gerçekçilik bize hayatta kalmayı (surviving) öğretir, duygusallık ise yaşamayı (living)." İnsan, gölgesi (gerçekçilik) ile ışığı (duygusallık) arasında yürüyen bir yolcudur. Biri olmadan yönünü kaybeder, diğeri olmadan varlığını...

​Bu bölümler yazının akışına uygun mu? İstersen bu düşünceleri daha spesifik bir filozofun (örneğin Schopenhauer’in karamsar gerçekçiliği veya Nietzsche’nin tutkulu yaşama arzusu) bakış açısıyla harmanlayabiliriz. ​Bazen insanlar duygular ile hareket etmeyi gerçekten daha mantıklı görürler. Çünkü duygusallık umutların tükenmesine izin vermez. Her zaman çıkmayan candan umut vardır diye düşünürler. Bu konuda Shpene hak veriyorum.  Duyguları yaşarken insan gerçeği de görmezden gelmemeli. Aksi durumda duygular zaman aşımına uğradığında tıpkı barajlardaki su çekildiğinde yosunlar karaya vurduğu gibi insanın gerçeğiyle de yüzleşme o an mümkün. Duygusallık toplum içinde senin taktir edilmeni sağlayabilir belli bir süre. Ama hayatın duygulardan ziyade gerçeklerle yürüdüğünü de kabul etmemiz gerekiyor. Eğer kalbim devamlı hissetsin istiyorsan mantığı gerektiğinde de devreye sokmayı unutmamalısın. Tıpkı CHP’nin yaptığı mitinglerde olduğu gibi yapılan mitingler genelde duyguya dayalı yapıldığı için. Bazen Türkiye gerçeğinin dışına çıkılıp kişiler baz alınabiliyor. Oysa, sayın cumhurbaşkanımızın da dediği gibi dünya 5’ten büyük diyerek kişileştirmeden yapmalı. Misal işçi, emekli, kadın, genç ve çocuklara daha çok yer verse daha inandırıcı ve yapıcı olacağı kanaatindeyim.

Haaa şunu da demeden geçemeyeceğim; siz yine de duygularınızı kaybetmeyin çünkü hasta yatağınızda, paranızı kaybettiğinizde veya aile ve iş hayatınızda yaşananların belki de çok gerçekçi olmanızla da bir alakası olabilir. Duygular kaybolduğunda istenmeyen sonuçların yaşanmasına da yol açabilir maazallah… iyi okumalar. Saygı sevgiyle kalın.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.