Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
Köşe Yazarı
Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
 

Tarih Görmezden Gelindiğinde: Emevî Hatasından Bugünkü Müzakere Çıkmazına

Tarihi okumak bir entelektüel lüks değil, gerçek istikrarı hedefleyen her devlet için siyasi ve ahlaki bir zorunluluktur. Devletler bir anda çökmez; dost ile düşmanı ayırt edemediğinde, sadakati cezalandırıp ihaneti ödüllendirdiğinde içeriden çürür. İslam tarihindeki en sert derslerden biri, Emevî Devleti’nin son dönemlerinde yaşanmıştır. Emevî Dersi: Dengenin Tersyüz Edilmesi Emevî Devleti, son safhalarında kendisine karşı komplo kuran çevreleri memnun etmenin devleti ayakta tutacağı yanılgısına kapıldı. Ancak verilen imtiyazlar düşmanları dosta dönüştürmedi; aksine iştahlarını kabarttı. Buna karşılık devlete sadık olanlar dışlandı, güven duygusu yok edildi ve toplumsal meşruiyet çöktü. Sonuç kaçınılmazdı: devlet kendi tabanını kaybetti ve yıkıldı. Tarih burada uzak bir hikâye değil, tekrar eden bir uyarıdır: Silaha sarılanı, isyan edeni ve komplo kuranı ödüllendiren her devlet, sadakatin değersiz olduğu mesajını verir. Bugünkü Suriye: Aynı Hatanın Yeniden Üretilmesi Bugün Suriye’de yaşananlar basit bir yanlış hesaplama değil, bilinçli bir ters yönelim politikasıdır. Devletin birliğini savunanlarla değil; Beşşar Esed rejimiyle ortaklık yapmış, onun ve babasının yağmaladıklarını korumuş silahlı yapılarla müzakere edilmesi bunun açık göstergesidir. Deyrizor ve Rakka’da yaşananlar, Esed rejiminin vekilleri ve ganimet bekçilerinin utanç verici bir çöküşünü ortaya koymuştur. Petrol tesislerinin sökülmesi, petrol, gaz ve buğdayın sistematik biçimde çalınması, tarım ve sanayi ekipmanlarının gasp edilerek kontrol bölgelerine ve oradan da Suriye dışına taşınması, münferit olaylar değil; örgütlü bir siyasi-ekonomik suçtur. Yağma, Egemenlik ve Sınır Aşan Projeler Petrol ve gazın kaçırılması yalnızca ekonomik bir suç değildir; bu, halkı aç bırakma, devleti zayıflatma ve karar mekanizmalarını Suriye dışındaki merkezlere bağlama girişimidir. Bu kaynakların Kandil gibi merkezlere aktarılması, söz konusu yapının Suriye’ye değil, dış ajandalara hizmet ettiğini açıkça göstermektedir. Bu gerçekler görmezden gelinerek yürütülen her müzakere, suçu ödüllendirmek, yağmayı meşrulaştırmak ve zorbalığı siyasal kazanca dönüştürmek anlamına gelir. Müzakere mi, Teslimiyet mi? Müzakere başlı başına bir sorun değildir. Ancak suçun üstünü örten, silahlı yapıları meşrulaştıran bir müzakere, siyasi bir felakettir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, anayasa, yasa veya idari ayrıcalıklar değil; tam teslimiyet müzakeresidir: silahların bırakılması, dış bağlantıların kesilmesi, çalınan kaynakların iadesi ve devlet egemenliğinin eksiksiz kabulü. Bu ilkelerden yoksun her süreç, Suriye halkını iki kez cezalandırır: önce kaynakları çalınarak, sonra da hırsızların ödüllendirilmesini izlemeye zorlanarak. Ulusal Güçlerin Dışlanmasının Bedeli: Türkmenler En tehlikeli boyut ise, Suriye’nin birliği için mücadele etmiş ulusal güçlerin bilinçli biçimde dışlanmasıdır. Bunun en açık örneği Suriye Türkmenleridir. Türkmenler devrimin ön saflarında yer almış, hem diktatörlüğe hem de bölücü projelere karşı savaşmış, ağır bedeller ödemiştir. Buna rağmen siyasi ve medyatik olarak sistematik biçimde yok sayılmaktadırlar. Türkmenlerin masadan, ekrandan ve karar mekanizmalarından dışlanması bir ihmal değil, açık bir siyasi mesajdır: fedakârlık değil, silahlı şantaj ödüllendirilmektedir. Bu yaklaşım devleti güçlendirmez; tam tersine iç cepheyi çökertir. Ateşli ve Seferber Edici Sonuç: Artık Taviz Yok Bir savaş sonrası bir devletin işleyebileceği en büyük hata, ihaneti ödüllendirmek ve sadakati cezalandırmaktır. Bugün milis yapıları “siyasi ortak” gibi sunma çabaları, devlete karşı işlenen suçların meşrulaştırılması ve şehitlerin kanına açık bir saygısızlıktır. Açıkça söylüyoruz: Hırsızlarla devlet kurulmaz, egemenlik şantajla geri alınmaz, birlik bölücülüğü ödüllendirerek korunmaz. Petrolü, gazı ve buğdayı çalanlar; Esed’in ganimetlerini koruyanlar; kararını Kandil’e bağlayanlar anayasa ya da ayrıcalık değil, hesap vermek ya da teslim olmak zorundadır. Türkmenleri ve diğer ulusal bileşenleri yok sayan her yaklaşım, ağır bir siyasi suçtur. Devletin önünde net bir yol ayrımı vardır: ya adalet, egemenlik ve ulusal ortaklık temelinde yeniden inşa; ya da hatalardan ders almadan, aynı uçuruma doğru yürüyüş. Tarih, bu tercihi yapanları affetmez.
Ekleme Tarihi: 02 Şubat 2026 -Pazartesi

Tarih Görmezden Gelindiğinde: Emevî Hatasından Bugünkü Müzakere Çıkmazına

Tarihi okumak bir entelektüel lüks değil, gerçek istikrarı hedefleyen her devlet için siyasi ve ahlaki bir zorunluluktur. Devletler bir anda çökmez; dost ile düşmanı ayırt edemediğinde, sadakati cezalandırıp ihaneti ödüllendirdiğinde içeriden çürür. İslam tarihindeki en sert derslerden biri, Emevî Devleti’nin son dönemlerinde yaşanmıştır.

Emevî Dersi: Dengenin Tersyüz Edilmesi
Emevî Devleti, son safhalarında kendisine karşı komplo kuran çevreleri memnun etmenin devleti ayakta tutacağı yanılgısına kapıldı. Ancak verilen imtiyazlar düşmanları dosta dönüştürmedi; aksine iştahlarını kabarttı. Buna karşılık devlete sadık olanlar dışlandı, güven duygusu yok edildi ve toplumsal meşruiyet çöktü. Sonuç kaçınılmazdı: devlet kendi tabanını kaybetti ve yıkıldı.

Tarih burada uzak bir hikâye değil, tekrar eden bir uyarıdır: Silaha sarılanı, isyan edeni ve komplo kuranı ödüllendiren her devlet, sadakatin değersiz olduğu mesajını verir.

Bugünkü Suriye: Aynı Hatanın Yeniden Üretilmesi
Bugün Suriye’de yaşananlar basit bir yanlış hesaplama değil, bilinçli bir ters yönelim politikasıdır. Devletin birliğini savunanlarla değil; Beşşar Esed rejimiyle ortaklık yapmış, onun ve babasının yağmaladıklarını korumuş silahlı yapılarla müzakere edilmesi bunun açık göstergesidir.
Deyrizor ve Rakka’da yaşananlar, Esed rejiminin vekilleri ve ganimet bekçilerinin utanç verici bir çöküşünü ortaya koymuştur. Petrol tesislerinin sökülmesi, petrol, gaz ve buğdayın sistematik biçimde çalınması, tarım ve sanayi ekipmanlarının gasp edilerek kontrol bölgelerine ve oradan da Suriye dışına taşınması, münferit olaylar değil; örgütlü bir siyasi-ekonomik suçtur.

Yağma, Egemenlik ve Sınır Aşan Projeler
Petrol ve gazın kaçırılması yalnızca ekonomik bir suç değildir; bu, halkı aç bırakma, devleti zayıflatma ve karar mekanizmalarını Suriye dışındaki merkezlere bağlama girişimidir. Bu kaynakların Kandil gibi merkezlere aktarılması, söz konusu yapının Suriye’ye değil, dış ajandalara hizmet ettiğini açıkça göstermektedir.
Bu gerçekler görmezden gelinerek yürütülen her müzakere, suçu ödüllendirmek, yağmayı meşrulaştırmak ve zorbalığı siyasal kazanca dönüştürmek anlamına gelir.

Müzakere mi, Teslimiyet mi?
Müzakere başlı başına bir sorun değildir. Ancak suçun üstünü örten, silahlı yapıları
meşrulaştıran bir müzakere, siyasi bir felakettir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, anayasa, yasa veya idari ayrıcalıklar değil; tam teslimiyet müzakeresidir: silahların bırakılması, dış bağlantıların kesilmesi, çalınan kaynakların iadesi ve devlet egemenliğinin eksiksiz kabulü.

Bu ilkelerden yoksun her süreç, Suriye halkını iki kez cezalandırır: önce kaynakları çalınarak, sonra da hırsızların ödüllendirilmesini izlemeye zorlanarak.

Ulusal Güçlerin Dışlanmasının Bedeli: Türkmenler
En tehlikeli boyut ise, Suriye’nin birliği için mücadele etmiş ulusal güçlerin bilinçli biçimde dışlanmasıdır. Bunun en açık örneği Suriye Türkmenleridir. Türkmenler devrimin ön saflarında yer almış, hem diktatörlüğe hem de bölücü projelere karşı savaşmış, ağır bedeller
ödemiştir. Buna rağmen siyasi ve medyatik olarak sistematik biçimde yok sayılmaktadırlar. Türkmenlerin masadan, ekrandan ve karar mekanizmalarından dışlanması bir ihmal değil, açık bir siyasi mesajdır: fedakârlık değil, silahlı şantaj ödüllendirilmektedir. Bu yaklaşım
devleti güçlendirmez; tam tersine iç cepheyi çökertir.

Ateşli ve Seferber Edici Sonuç: Artık Taviz Yok
Bir savaş sonrası bir devletin işleyebileceği en büyük hata, ihaneti ödüllendirmek ve sadakati cezalandırmaktır. Bugün milis yapıları “siyasi ortak” gibi sunma çabaları, devlete karşı işlenen suçların meşrulaştırılması ve şehitlerin kanına açık bir saygısızlıktır.

Açıkça söylüyoruz: Hırsızlarla devlet kurulmaz, egemenlik şantajla geri alınmaz, birlik bölücülüğü ödüllendirerek korunmaz. Petrolü, gazı ve buğdayı çalanlar; Esed’in ganimetlerini koruyanlar; kararını Kandil’e bağlayanlar anayasa ya da ayrıcalık değil, hesap vermek ya da teslim olmak zorundadır.

Türkmenleri ve diğer ulusal bileşenleri yok sayan her yaklaşım, ağır bir siyasi suçtur. Devletin önünde net bir yol ayrımı vardır: ya adalet, egemenlik ve ulusal ortaklık temelinde yeniden inşa; ya da hatalardan ders almadan, aynı uçuruma doğru yürüyüş. Tarih, bu tercihi yapanları
affetmez.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.