Bugün Türkiye’de sessiz ama tehlikeli bir olgu hızla yayılıyor:
Suudi Arabistan’ın resmen geride bıraktığı, Arap dünyasının büyük ölçüde terk ettiği Selefi zihniyet, farklı adlar ve kisveler altında Türkiye’de yeniden dolaşıma sokuluyor. Üstelik bu kez bir “dinî hassasiyet” değil, entelektüel bir donukluk ve siyasal bir işlev olarak.
Bu yazı, Selefiliğe küfretmek için değil; onu kutsal bir hakikat gibi pazarlayan büyük yanılsamayı bozmak için kaleme alındı.
Çünkü Selefilik bir vahiy değildir; tarihin belirli bir anında, belirli bir yenilginin ürünü olarak ortaya çıkmış bir tepkidir.
En büyük yalan şudur: Selefilik, İslam’ın saf ve değişmez özüymüş gibi sunulur. Oysa Selefilik, gücün değil çöküşün çocuğudur.
Devletin güçlü olduğu çağlarda değil, devletin çöktüğü anlarda büyümüştür. Zafer zamanlarında değil, yenilgi dönemlerinde şişmiştir.
Hicrî üçüncü yüzyıldan itibaren İslam dünyasında siyasal kriz, akide krizine dönüştü. Merkezî otorite zayıfladı, hilafet içi boş bir sembole indirgendi ve “devleti nasıl kurarız?” sorusu yerini “akideyi nasıl koruruz?” paniğine bıraktı. Selefilik işte bu panikten doğdu: Bir yönetim modeli olarak değil, bir kimlik savunma refleksi olarak.
Bu nedenle Selefilik bir medeniyet projesi değildir. Ekonomi kurmaz, bilim üretmez, kurum inşa etmez. Bunun yerine kesinlik satar. Karmaşık dünyaya basit cevaplar verir. Gerçek gücün kaybolduğu yerde sembolik bir güç hissi üretir. Bugünün yoksulluğu ve bağımlılığı karşısında geçmişi “alternatif vatan” haline getirir.
Bugün hem iktidarların hem de muhalif çevrelerin sıkça başvurduğu İbn Teymiyye, bir devlet kuramcısı değildi. Yenilmiş bir çağda, akide dağılmasını durdurmaya çalışan bir fakihti. Ne bir anayasa yazdı ne bir yönetim teorisi bıraktı. Ancak modern rejimler, onun tarihsel bağlamdaki fetvalarını koparıp ideolojik silaha dönüştürdü: İstisna kural oldu, savunma hali kalıcı yasaya çevrildi.
Sonuçta din, adaletin ve özgürlüğün dili olmaktan çıkıp toplumsal denetim aracına dönüştü. Soru sormak fitne, eleştiri ihanet sayıldı. Fakih müçtehit değil, ahlak polisi haline geldi. Devlet, Selefilikten itaati kutsayan dili; Batı’dan ise baskı teknolojisini ödünç aldı.
Ortaya çıkan çağdaş Selefi akıl, devleti ve kurumu tanımaz. Kadının kıyafetiyle meşguldür ama bütçeyle değil. Şarkıyla savaşır ama yolsuzlukla değil. Toplum kültür savaşlarıyla oyalanırken limanlar satılır, borçlar büyür, eğitim çöker.
Bugün Suudi Arabistan bile bu zihniyetin modern toplumu yönetemediğini görüp ondan uzaklaşırken, Türkiye’de bu düşüncenin “hakikat” gibi pazarlanması tesadüf değildir. Selefilik, başarısız devletlerin ve hesap vermek istemeyen yapıların en ucuz ideolojik aracıdır.
Deneyim ortadadır: Selefilik iktidar olduğunda ne sanayi üretir, ne kurum kurar, ne orta sınıf yaratır. Akide saflığı toplumsal karmaşıklığın yerini tutmaz. Fetva uçak üretmez. Geçmiş, bugünün sorunlarını çözmez.
Selefilik ne şeytandır ne melektir. Bir çöküş anının tarihsel refleksidir. Geçici bir siper olabilir; ama kalıcı bir proje haline geldiğinde toplumlar için çıkmaz sokaktır.
Gerçek soru şudur:
Türkiye, başkalarının terk ettiği bir zihniyeti mi ithal edecek, yoksa kendi modern, akılcı ve kurumsal geleceğini mi inşa edecek?
Dünya, moderniteye sövenleri değil; onu yönetenleri bekliyor.
