Tarihsel kırılma anlarında bir devletin karşı karşıya olduğu tehlike yalnızca açık düşmanlar değildir; asıl tehlike, içerideki kafa karışıklığı ve yanlış mesajların kapıları aralamasıdır. Türkiye, I.Dünya Savaşı’nın enkazından çıkan, Sevr Antlaşması ile dayatılan bölünme projelerini boşa çıkaran, Türk Kurtuluş Savaşı ve Lozan Antlaşması ile egemenliğini pekiştiren bir devlettir, her on yılda bir sınanacak sıradan bir yapı değildir.
Bu devlet tavizlerle değil, kararlılıkla kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk çok net bir ilke ortaya koymuştur: Bir devlet birliğini koruyamazsa, haritadan silinir. En zor dönemlerde bile egemenlik pazarlık konusu yapılmamış, hiçbir ayrılıkçı girişimin fiili duruma dönüşmesine izin verilmemiştir.
Devlet iç isyanlarla karşı karşıya kaldığında, örneğin Tunceli bölgesinde Dersim İsyanı sırasında mesaj açıktı:
Devletin birliği tartışma konusu olamaz. Bu, çatışma çağrısı değil; belirsizliğin ne kadar tehlikeli olduğuna dair tarihsel bir uyarıdır.
Bugün ise aynı kapı farklı yöntemlerle yeniden aralanıyor.
“Barış” söylemi muğlak bir zeminde dile getiriliyor, tavizler “çözüm” olarak sunuluyor ve devlet sanki inisiyatif sahibi değil de baskı altında müzakereye zorlanan bir aktör gibi gösteriliyor.
Bu sürecin en tehlikeli yönü sonuçları değil, ürettiği algıdır.
Silah kullanmış bir yapıya veya onunla özdeşleşmiş isimlere, örneğin Abdullah Öcalan hedeflerine yaklaştığı izlenimi verilirse, bu durum talepleri bitirmez; aksine yeniden şekillendirir ve yükseltir.
Tehlike yalnızca örgütün kendisiyle sınırlı değildir; topluma yayılır:
Belirsiz girişimler, örgütü zayıflatmak yerine ters etki yaratabilir:
•Kararsız kesimleri yeniden düşünmeye iter,
•Güç dengesinin değiştiği algısını doğurur,
•Ve zamanla toplumsal tabanı genişletir.
Özellikle Türkiye’nin hassas bölgelerinde, devletin uzun yıllar yürüttüğü mücadelede yerel unsurlar terörle mücadelede aktif rol alan kesimler dahil istikrarın önemli bir parçası olmuştur. Ancak bu kesimler, verilen mesajların muğlaklaştığını hissederse, denge tersine dönebilir.
İşte kritik nokta burada:
Mesele sadece güvenlik değil, anlam mücadelesidir.
Ya siyasi etki yalnızca demokratik yollarla elde edilir, ya da dolaylı olarak şiddetin de bir araç olabileceği algısı oluşur.
Dil, kimlik ve yerel yönetim gibi konular doğası gereği siyasi tartışma alanına girer.
Ancak bu başlıkların silahlı baskı bağlamında gündeme gelmesi, onları demokratik tartışma olmaktan çıkarıp zorla elde edilen kazanımlara dönüştürür. Bu da dengenin tamamen bozulması demektir.
Bu tabloya bir de iç siyasi çelişkiler eklenmektedir:
•Cumhuriyet Halk Partisi, Mustafa Kemal Atatürk mirasıyla ilişkilendirilmesine rağmen, bu mirasın temelindeki devlet kararlılığından uzaklaşmakla eleştirilmektedir.
•Milliyetçi Hareket Partisi, yıllarca savunduğu milliyetçi ve Turancı söylem ile mevcut siyasi pratik arasında zor bir sınav vermektedir.
•Adalet ve Kalkınma Partisi ise muhafazakâr kimliğine rağmen, ideolojikolarak farklı bir çizgideki bir yapıyla aynı denklemde yer alarak kendi tabanında ciddi bir sorgulama yaratmaktadır.
Bu genel çelişki yalnızca siyaseti zayıflatmaz; toplumsal güveni de sarsar.
Eğer tüm yollar aynı noktaya çıkıyorsa, o zaman ilkeler nerede kalır?
Üstelik bu süreç yeni değildir.
Adalet ve Kalkınma Partisi benzer adımlar attığında, Türk seçmeni belirli seçimlerde güçlü tepkiler vermiş ve bu tür yaklaşımlara mesafesini açıkça göstermiştir.
Buradaki mesaj nettir:
Halk sabredebilir, ama unutmaz.
Ve gerektiğinde sandık, en güçlü cevabı verir.
Bu arada uluslararası aktörler her zaman kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder.
“Böl ve yönet” anlayışı tarihsel bir gerçektir.
Ancak asıl hata bu politikaların varlığı değil, içeride buna zemin hazırlanmasıdır.
Sonuç nettir:
Gerçek barış belirsizlikle değil, netlik ve ilke ile kurulur:
•Siyaset, barışçıl yolları benimseyen herkese açıktır,
•Şiddet hiçbir şekilde meşru bir araç değildir,
•Devletin birliği tartışmaya kapalıdır.
Bu ilkelerden sapma, sorunu çözmez; aksine daha geniş bir tabanla, daha karmaşık ve daha tehlikeli bir biçimde yeniden üretir.
