Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
Köşe Yazarı
Abdülkerim Ağa/ Araştırmacı, Yazar
 

Barış Terörün Omuzlarında İnşa Edilemez

Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar, toplumun geniş kesimlerinde ciddi soru işaretleri oluşturmaktadır. Özellikle bazı çevrelerin, “barış”, “kardeşlik” veya “iç huzur” adına terör örgütlerine yönelmesi ve adeta onlardan medet umması, birçok insan için şaşırtıcı ve kabul edilmesi zor bir durumdur. Çünkü dün bu ülkenin evlatlarının kanına giren, askerleri, polisleri ve sivilleri hedef alan yapılar nasıl olur da bugün barışın adresi gibi gösterilebilir? Gerçek barış, terörün içinden doğmaz. Kardeşlik de silahı halka doğrultan yapılar üzerinden kurulamaz. Çünkü terör örgütleriyle siyasi veya manevi düzeyde kurulan her temas, şiddetin zamanla meşru bir yöntem olarak algılanmasına yol açma tehlikesi taşır. Bu ise devlet otoritesini ve toplumsal güveni zedeleyen son derece tehlikeli bir süreçtir. Terörist yapılara “barışın muhatabı” muamelesi yapmak, aslında teröre yeniden hayat vermek anlamına gelir. Çünkü terör yalnızca silahla değil; meşruiyet, propaganda ve psikolojik üstünlükle de beslenir. İnsanlar, devletin veya bazı siyasi çevrelerin terör örgütleriyle yakınlaşmasını gördüğünde, bazı gençler yanlış şekilde bu yapılara yönelmeyi bir güç veya kariyer kapısı gibi görebilir. Böylece toplumun bir kısmı, hukuk ve devlet yerine silahlı yapıların etrafında konumlanmaya başlayabilir. Öte yandan Türkiye’de seçim sonuçlarını değerlendirirken de gerçekçi olmak gerekir. Ayrılıkçı söylemlerle ilişkilendirilen bazı partilerin aldığı oy oranları, doğrudan “teröre destek” anlamına gelmez. Bu oyların önemli bir kısmı, demokratik sistem içindeki siyasi dengeler, ittifak hesapları ve rakip partilerin güç kaybetmesini hedefleyen taktiksel tercihlerden kaynaklanmaktadır. Özellikle seçim barajı dönemlerinde bazı çevreler, belirli partilerin Meclis’te kalmasını, başka partilerin — özellikle de iktidarın — sandalye sayısını azaltacak bir unsur olarak değerlendirmiştir. Tarihsel olarak bakıldığında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren devletin temel yaklaşımı nettir. Mustafa Kemal Atatürk döneminden başlayarak, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi liderlerin dönemlerinde de devletin birliği ve ülkenin bütünlüğü esas alınmış; ayrılıkçı ve silahlı yapılara siyasi meşruiyet verilmemesi gerektiği savunulmuştur. Yaklaşık bir asır boyunca birçok Türk devlet adamı, silahlı baskıya taviz vermenin ülkeyi daha büyük bölünmelere sürükleyebileceğini düşünmüştür. Asıl tehlike, geçici siyasi hesapların zamanla şiddet ve ayrılıkçılıkla normalleşmeye dönüşmesidir. Çünkü insanlık tarihi göstermiştir ki kalıcı istikrar, silaha sarılanları ödüllendirerek değil; hukuk devletini, adaleti ve toplumsal birliği güçlendirerek sağlanır. Bütün bunların yanında başka bir çelişki daha dikkat çekmektedir: Bazı insanların Türk kimliğinden uzaklaşmaya çalışması veya önemsiz başka vatandaşlıkların peşine düşmesi gerçekten düşündürücüdür. Oysa dünyada milyonlarca insan, daha yeni kurulmuş devletlerin vatandaşlığını bile büyük bir gururla taşımaktadır. Amerikan vatandaşlığı alan biri bunu ilk fırsatta övünçle dile getirirken; binlerce yıllık tarihî ve kültürel derinliğe sahip Türk milletine mensup olan bazı kişilerin bundan uzaklaşmaya çalışması anlaşılması zor bir durumdur. Türk milleti, binlerce yıllık tarihi, köklü kültürü ve geniş medeniyet havzasıyla dünyadaki büyük milletlerden biridir. Anadolu’dan Orta Asya’ya, Kafkasya’dan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir Türk dünyası bulunmaktadır. Yüz milyonlarca insanın aidiyet hissettiği bu büyük medeniyetin parçası olmak, utanılacak değil; gurur duyulacak bir kimliktir. Türk halkı darbelerle, terörle, dış müdahalelerle ve bölme girişimleriyle uzun yıllar mücadele etmiş bir millettir. Bu nedenle devletin birliği, yalnızca siyasi bir mesele değil; aynı zamanda bir varlık ve gelecek meselesidir. Gerçek barış da ancak güçlü devlet, adalet, eşit vatandaşlık, kalkınma ve toplumun ortak aidiyet duygusuyla mümkündür. Çünkü güçlü bir toplumun ürettiği barış kalıcı olur; fakat terör korkusuyla veya silahlı yapılara taviz verilerek kurulan sözde barışlar, zamanla ülkeleri daha büyük krizlere sürükler. 
Ekleme Tarihi: 12 Mayıs 2026 -Salı

Barış Terörün Omuzlarında İnşa Edilemez

Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar, toplumun geniş kesimlerinde ciddi soru işaretleri oluşturmaktadır. Özellikle bazı çevrelerin, “barış”, “kardeşlik” veya “iç huzur” adına terör örgütlerine yönelmesi ve adeta onlardan medet umması, birçok insan için şaşırtıcı ve kabul edilmesi zor bir durumdur. Çünkü dün bu ülkenin evlatlarının kanına giren, askerleri, polisleri ve sivilleri hedef alan yapılar nasıl olur da bugün barışın adresi gibi gösterilebilir?

Gerçek barış, terörün içinden doğmaz. Kardeşlik de silahı halka doğrultan yapılar üzerinden kurulamaz. Çünkü terör örgütleriyle siyasi veya manevi düzeyde kurulan her temas, şiddetin zamanla meşru bir yöntem olarak algılanmasına yol açma tehlikesi taşır. Bu ise devlet otoritesini ve toplumsal güveni zedeleyen son derece tehlikeli bir süreçtir.

Terörist yapılara “barışın muhatabı” muamelesi yapmak, aslında teröre yeniden hayat vermek anlamına gelir. Çünkü terör yalnızca silahla değil; meşruiyet, propaganda ve psikolojik üstünlükle de beslenir. İnsanlar, devletin veya bazı siyasi çevrelerin terör örgütleriyle yakınlaşmasını gördüğünde, bazı gençler yanlış şekilde bu yapılara yönelmeyi bir güç veya kariyer kapısı gibi görebilir. Böylece toplumun bir kısmı, hukuk ve devlet yerine silahlı yapıların etrafında konumlanmaya başlayabilir.

Öte yandan Türkiye’de seçim sonuçlarını değerlendirirken de gerçekçi olmak gerekir. Ayrılıkçı söylemlerle ilişkilendirilen bazı partilerin aldığı oy oranları, doğrudan “teröre destek” anlamına gelmez. Bu oyların önemli bir kısmı, demokratik sistem içindeki siyasi dengeler, ittifak hesapları ve rakip partilerin güç kaybetmesini hedefleyen taktiksel tercihlerden kaynaklanmaktadır. Özellikle seçim barajı dönemlerinde bazı çevreler, belirli partilerin Meclis’te kalmasını, başka partilerin — özellikle de iktidarın — sandalye sayısını azaltacak bir unsur olarak değerlendirmiştir.

Tarihsel olarak bakıldığında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren devletin temel yaklaşımı nettir. Mustafa Kemal Atatürk döneminden başlayarak, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi liderlerin dönemlerinde de devletin birliği ve ülkenin bütünlüğü esas alınmış; ayrılıkçı ve silahlı yapılara siyasi meşruiyet verilmemesi gerektiği savunulmuştur. Yaklaşık bir asır boyunca birçok Türk devlet adamı, silahlı baskıya taviz vermenin ülkeyi daha büyük bölünmelere sürükleyebileceğini düşünmüştür.

Asıl tehlike, geçici siyasi hesapların zamanla şiddet ve ayrılıkçılıkla normalleşmeye dönüşmesidir. Çünkü insanlık tarihi göstermiştir ki kalıcı istikrar, silaha sarılanları ödüllendirerek değil; hukuk devletini, adaleti ve toplumsal birliği güçlendirerek sağlanır.

Bütün bunların yanında başka bir çelişki daha dikkat çekmektedir: Bazı insanların Türk kimliğinden uzaklaşmaya çalışması veya önemsiz başka vatandaşlıkların peşine düşmesi gerçekten düşündürücüdür. Oysa dünyada milyonlarca insan, daha yeni kurulmuş devletlerin vatandaşlığını bile büyük bir gururla taşımaktadır. Amerikan vatandaşlığı alan biri bunu ilk fırsatta övünçle dile getirirken; binlerce yıllık tarihî ve kültürel derinliğe sahip Türk milletine mensup olan bazı kişilerin bundan uzaklaşmaya çalışması anlaşılması zor bir durumdur.

Türk milleti, binlerce yıllık tarihi, köklü kültürü ve geniş medeniyet havzasıyla dünyadaki büyük milletlerden biridir. Anadolu’dan Orta Asya’ya, Kafkasya’dan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir Türk dünyası bulunmaktadır. Yüz milyonlarca insanın aidiyet hissettiği bu büyük medeniyetin parçası olmak, utanılacak değil; gurur duyulacak bir kimliktir.

Türk halkı darbelerle, terörle, dış müdahalelerle ve bölme girişimleriyle uzun yıllar mücadele etmiş bir millettir. Bu nedenle devletin birliği, yalnızca siyasi bir mesele değil; aynı zamanda bir varlık ve gelecek meselesidir. Gerçek barış da ancak güçlü devlet, adalet, eşit vatandaşlık, kalkınma ve toplumun ortak aidiyet duygusuyla mümkündür.

Çünkü güçlü bir toplumun ürettiği barış kalıcı olur; fakat terör korkusuyla veya silahlı yapılara taviz verilerek kurulan sözde barışlar, zamanla ülkeleri daha büyük krizlere sürükler. 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.