Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

TİH SAHRASINDAKİ MUSA'NIN ASA İZİNDEKİLER

- Eba Zer Gıffarî, Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal, Karl Marx, İranlı Sosyolog Ali Şeriatî -   “Hizmeti halka olmayanın ibadeti Hakk’a olmaz.”   İnsanlık tarihi bazen saraylarda, bazen de çöllerde yazılır. İnsanın ve toplumun gerçek sınavları çoğu zaman bollukta değil, mahrumiyet içinde ortaya çıkar. Tih Sahrası da böyle bir sınav yeriydi, yazı alanıydı.Firavun'un zulmünden kurtulan bir kavim, özgürlüğe hemen kavuşmadı. Kırk yıl süren çöl yolculuğu, yalnızca bir göç değil; korkuların, bağımlılıkların ve kulluk alışkanlıklarının aşılmaya çalışıldığı uzun bir terbiyeydi.   Bu yüzden Tih Sahrası yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir ahlak okulu idi. Orada insan, sahip olmanın değil paylaşmanın; biriktirmenin değil yetinmenin anlamıyla karşılaşır. Toplumsal hayatın temelinde yalnızca güç ve mülkiyetin değil, sorumluluk ve dayanışmanın da bulunması gerektiği öğretildi.   İnsanlık tarihinin birçok döneminde servet ve iktidar büyürken, adalet ve vicdanın küçüldüğü gerilediği görülmüştür. Bu nedenle büyük düşünürler, mutasavvıflar, isyancılar ve toplum eleştirmenleri farklı çağlarda benzer sorular sormuşlardır: İnsan ne kadar sahip olmalıdır? Gücün sınırı nedir? Adalet nasıl korunacaktır?   İşte Musa'nın asası koyun çobanı iken elindeydi, Firavun'un sarayında elindedir,  burada da elindedir   Çünkü asa yalnızca bir mucizenin sembolü değildir. O aynı zamanda hakikatin, adaletin ve zulme karşı duruşun işaretidir. Firavun'un kudretine karşı yükselen ahlaki itirazdır.   Bu çizginin erken temsilcilerinden biri Eba Zer Gıffarî’dir (Altın çoğaldıkça adalet azalır). Servetin belli ellerde toplanmasına ve gösterişli hayatların yaygınlaşmasına karşı sesini yükseltmiştir. Onun itirazı zenginliğin varlığına değil, toplumdaki adalet duygusunun zedelenmesineydi. Çünkü aşırı birikimin olduğu yerde çoğu zaman paylaşılmayan bir yük ve görülmeyen bir yoksulluk da bulunur.   Şeyh Bedrettin (Toprak hepimizinse, yoksulluk kimin?), başka bir çağda benzer bir meseleyi gündeme taşıdı. İnsanlar arasındaki uçurumların derinleşmesine karşı ortak yaşam ve dayanışma fikrini savundu. Onun düşüncesinde mülkiyet yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir meseleydi, emek kutsaldı o halde ürünü de herkese halkça hakça ve eşitçe bölüştürülmeliydi.   Pir Sultan Abdal (Eşitlik darağacında bile susmaz; Dônen dönsün ben dönmezem yolundan), şiirlerinde ve türkülerinde benzer bir vicdan sesi duyulur. O, yalnızca bireysel bir mistisizmi değil; halkın yaşadığı sıkıntıları, adalet arayışını ve eşitlik özlemini dile getirmiştir. Bu nedenle onun sözleri yalnızca edebiyat değil, aynı zamanda toplumsal hafızadır, adalete özlemidir.   Karl Marx (Emek varsa hayat vardır, ama emek sömürülüyorsa tarih yaralıdır), modern çağın üretim ilişkilerini ve sınıfsal yapısını eleştirel biçimde incelemiştir. Tarihi farklı bir dille yorumlamış olsa da, onun da temel sorularından biri emek, sömürü ve adalet meselesiydi. İnsan emeğinin değersizleşmesine ve ekonomik gücün yoğunlaşmasına dikkat çekmiştir.   Ali Şeriatî (Din, zalimin yanında duruyorsa artık din değildir; sorudur), modern dönemde din, toplum ve adalet arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çalıştı. Ona göre din, yalnızca mevcut düzeni onaylayan bir kurum değil; aynı zamanda haksızlığa karşı ahlaki bir itirazın kaynağı olmalıydı. Bu nedenle Musa'nın hikâyesini, sarayların değil mazlumların hikâyesi olarak yorumladı. Enaniyet, benlik ve iktidar hırsını, sadece İslam'a değil her türlü yönetime en büyük rakip argüman gördü.   Bu isimlerin hepsi aynı şeyi söylememiştir. Yöntemleri, dünya görüşleri ve çözümleri farklıdır. Ancak hepsinin ortaklaştığı bir nokta vardır: İnsan onuru, adalet ve vicdan, servet ve güçten daha değerlidir.   Bugün insanlık büyük teknolojik ilerlemeler kaydetmiş durumda. Fakat teknik gelişme ile ahlaki gelişme her zaman aynı hızda ilerlemiyor. Dünyanın birçok yerinde zenginlik artarken yalnızlık, yabancılaşma ve adaletsizlik duygusu da büyüyor. İnsanlar bilgiye her zamankinden daha kolay ulaşıyor; fakat birbirlerini anlamakta aynı başarıyı gösteremiyorlar.   Belki de bu yüzden Tih Sahrası'nın hikâyesi hâlâ güncelliğini koruyor.   Çünkü çöl insana şu gerçeği öğretir:   Vaha daima çölün yanında bulunur, dikkat et dikkatli ol, azma hırsa kapılma!   Musa'nın kırk yıllık yürüyüşü, yalnızca bir kavmin yolculuğu değil; insanın kendi ihtiraslarıyla mücadelesinin de sembolüdür. Kölelik bazen zincirlerden değil, insanın kendi arzularından doğar. İnsan bazen efendisine değil, sahip olma tutkusuna esir olur.   Bu nedenle Musa'nın asası yalnızca geçmişte kalmış bir hatıra değildir. O, her çağda adaleti, ölçüyü ve vicdanı hatırlatan bir sembol olarak yaşamaya devam eder.   Ve insanlık bugün de bir bakıma Tih Sahrası'nda yürümektedir.   Ve o asa bir gün lazım olabilir...
Ekleme Tarihi: 14 Haziran 2026 -Pazar

TİH SAHRASINDAKİ MUSA'NIN ASA İZİNDEKİLER

- Eba Zer Gıffarî, Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal, Karl Marx, İranlı Sosyolog Ali Şeriatî -
 
“Hizmeti halka olmayanın ibadeti Hakk’a olmaz.”
 
İnsanlık tarihi bazen saraylarda, bazen de çöllerde yazılır. İnsanın ve toplumun gerçek sınavları çoğu zaman bollukta değil, mahrumiyet içinde ortaya çıkar. Tih Sahrası da böyle bir sınav yeriydi, yazı alanıydı.Firavun'un zulmünden kurtulan bir kavim, özgürlüğe hemen kavuşmadı. Kırk yıl süren çöl yolculuğu, yalnızca bir göç değil; korkuların, bağımlılıkların ve kulluk alışkanlıklarının aşılmaya çalışıldığı uzun bir terbiyeydi.
 
Bu yüzden Tih Sahrası yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir ahlak okulu idi. Orada insan, sahip olmanın değil paylaşmanın; biriktirmenin değil yetinmenin anlamıyla karşılaşır. Toplumsal hayatın temelinde yalnızca güç ve mülkiyetin değil, sorumluluk ve dayanışmanın da bulunması gerektiği öğretildi.
 
İnsanlık tarihinin birçok döneminde servet ve iktidar büyürken, adalet ve vicdanın küçüldüğü gerilediği görülmüştür. Bu nedenle büyük düşünürler, mutasavvıflar, isyancılar ve toplum eleştirmenleri farklı çağlarda benzer sorular sormuşlardır: İnsan ne kadar sahip olmalıdır? Gücün sınırı nedir? Adalet nasıl korunacaktır?
 
İşte Musa'nın asası koyun çobanı iken elindeydi, Firavun'un sarayında elindedir,  burada da elindedir
 
Çünkü asa yalnızca bir mucizenin sembolü değildir. O aynı zamanda hakikatin, adaletin ve zulme karşı duruşun işaretidir. Firavun'un kudretine karşı yükselen ahlaki itirazdır.
 
Bu çizginin erken temsilcilerinden biri Eba Zer Gıffarî’dir (Altın çoğaldıkça adalet azalır). Servetin belli ellerde toplanmasına ve gösterişli hayatların yaygınlaşmasına karşı sesini yükseltmiştir. Onun itirazı zenginliğin varlığına değil, toplumdaki adalet duygusunun zedelenmesineydi. Çünkü aşırı birikimin olduğu yerde çoğu zaman paylaşılmayan bir yük ve görülmeyen bir yoksulluk da bulunur.
 
Şeyh Bedrettin (Toprak hepimizinse, yoksulluk kimin?), başka bir çağda benzer bir meseleyi gündeme taşıdı. İnsanlar arasındaki uçurumların derinleşmesine karşı ortak yaşam ve dayanışma fikrini savundu. Onun düşüncesinde mülkiyet yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir meseleydi, emek kutsaldı o halde ürünü de herkese halkça hakça ve eşitçe bölüştürülmeliydi.
 
Pir Sultan Abdal (Eşitlik darağacında bile susmaz; Dônen dönsün ben dönmezem yolundan), şiirlerinde ve türkülerinde benzer bir vicdan sesi duyulur. O, yalnızca bireysel bir mistisizmi değil; halkın yaşadığı sıkıntıları, adalet arayışını ve eşitlik özlemini dile getirmiştir. Bu nedenle onun sözleri yalnızca edebiyat değil, aynı zamanda toplumsal hafızadır, adalete özlemidir.
 
Karl Marx (Emek varsa hayat vardır, ama emek sömürülüyorsa tarih yaralıdır), modern çağın üretim ilişkilerini ve sınıfsal yapısını eleştirel biçimde incelemiştir. Tarihi farklı bir dille yorumlamış olsa da, onun da temel sorularından biri emek, sömürü ve adalet meselesiydi. İnsan emeğinin değersizleşmesine ve ekonomik gücün yoğunlaşmasına dikkat çekmiştir.
 
Ali Şeriatî (Din, zalimin yanında duruyorsa artık din değildir; sorudur), modern dönemde din, toplum ve adalet arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çalıştı. Ona göre din, yalnızca mevcut düzeni onaylayan bir kurum değil; aynı zamanda haksızlığa karşı ahlaki bir itirazın kaynağı olmalıydı. Bu nedenle Musa'nın hikâyesini, sarayların değil mazlumların hikâyesi olarak yorumladı. Enaniyet, benlik ve iktidar hırsını, sadece İslam'a değil her türlü yönetime en büyük rakip argüman gördü.
 
Bu isimlerin hepsi aynı şeyi söylememiştir. Yöntemleri, dünya görüşleri ve çözümleri farklıdır. Ancak hepsinin ortaklaştığı bir nokta vardır: İnsan onuru, adalet ve vicdan, servet ve güçten daha değerlidir.
 
Bugün insanlık büyük teknolojik ilerlemeler kaydetmiş durumda. Fakat teknik gelişme ile ahlaki gelişme her zaman aynı hızda ilerlemiyor. Dünyanın birçok yerinde zenginlik artarken yalnızlık, yabancılaşma ve adaletsizlik duygusu da büyüyor. İnsanlar bilgiye her zamankinden daha kolay ulaşıyor; fakat birbirlerini anlamakta aynı başarıyı gösteremiyorlar.
 
Belki de bu yüzden Tih Sahrası'nın hikâyesi hâlâ güncelliğini koruyor.
 
Çünkü çöl insana şu gerçeği öğretir:
 
Vaha daima çölün yanında bulunur, dikkat et dikkatli ol, azma hırsa kapılma!
 
Musa'nın kırk yıllık yürüyüşü, yalnızca bir kavmin yolculuğu değil; insanın kendi ihtiraslarıyla mücadelesinin de sembolüdür. Kölelik bazen zincirlerden değil, insanın kendi arzularından doğar. İnsan bazen efendisine değil, sahip olma tutkusuna esir olur.
 
Bu nedenle Musa'nın asası yalnızca geçmişte kalmış bir hatıra değildir. O, her çağda adaleti, ölçüyü ve vicdanı hatırlatan bir sembol olarak yaşamaya devam eder.
 
Ve insanlık bugün de bir bakıma Tih Sahrası'nda yürümektedir.
 
Ve o asa bir gün lazım olabilir...
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.