Suriyelilere Esat döneminde sınır kapısını açan devletimiz, çoğunluğunun Yezidilerden oluşan Suriyeli muhacirlere iyi niyet göstererek içimize almıştı. Belli bir süre sonra savaş bitince tekrar ülkesine dönecekleri beklenirken yurtlarından edinmiş insanlar zaman içinde hayatlarını idame edebilmek için kendilerine sunulan ucuz işçilik sayesinde ayakta durmak için uzun çabalar sarf etmişlerdi. Ucuz işlik işvereni mutlu ediyordu etmesine de bu insanlar iş kazası sonucu hayatlarını kaybettiğinde de kendilerine sahip çıkan olmamıştır. Olmadığı gibi kanunlar nezdin de acaba hakları arandı mı diye de merak etmeden duramıyor insan. Şimdi düşününce her ne kadar kendilerine kızsam da evin içinde diri diri yanarak can veren çocukları yollarda mendil satarak evin bütçesine katmaya çalışan çocukların araçların altında can vermeleri sonucu ölmüş olmaları içimi acıtmakta. Yöneticilerinin halkına acımadan ettiği eziyet sonucunda durup dururken, “neden niçin” diye sormaya cesaret etmeden bir anda yurtlarından edilen o insanların suçu “Vatandaş” olmaları mıydı? Diye sormadan edemiyor insan… Ticari faaliyet gösteren esnaf için bulunmaz nimet oldu ülkesinden kaçıp gelen biçare halk. Sigorta yapmadan çalıştırdıkları muhacir ve göçmen Suriyeli işçiler yerli işçiden daha çok itibar görmesine neden olmuştu. Çünkü esnafa göre “yerli işçi çalışmaktan çok çalıştırmamak üzerine hesaplar yapıyordu.” Canı isterse işe geliyor, canı istemezse arayıp da “Ben bugün işe gelemeyeceğim deme gereği dahi duymuyordu. Esnafı kendisine mecbur gördüğünü düşünmüş olacak ki bilgilendirme dahi yapmıyordu.” Adeta evlilik için kapısı çalınan gelinlik kız gibi kendini naza çekiyordu. Zamanla Esat sonrası Suriye’deki oluşum Türkiye’de yaşayan Suriyeli vatandaşlar için bir umut doğurmuştu. Bu vesileyle gelenlerin çoğunluğu ülkesine dönme kararı alıp ülkesine dönmüşlerdi bu vesileyle. Başka bir ülkede sığıntı gibi yaşamak, horlanmak, yeri geldiğinde aşağılanmaları ülkelerine dönmelerini sağlayan bir başka etken olmuştu. Gelinen noktada Suriye de hala sorunlar devam etmekte. Bu sorun da ne yazık ki bizi adeta içine doğru çekerek suçun mu suçlananların tarafı olmamız isteniyor bir durumu ortaya koymaktadır sanki. Yüzyıllardır bu topraklar üzerine ekilen nifak tohumlarını bir türlü kurutmayı başaramadık. Özellikle de sınır komşularımız ve Müslüman dünyasının Osmanlıya ihanetinden sonra başıboş kalmış sürü gibi sağa sola savrulmasının ceremesini yine biz onların haklarına kapılarımızı açarak gördük. Hamiliğine soyunma gereği duyduğumuz bu ülkeler yeri geldiğinde de sırtımızdan bıçağı saplamaktan imtina etmediler. Yaşananların bir ucunun bize dönük olması da ülkemizi ve halkımızı iç huzursuzluğa itmekte maalesef ki. Bugün Venezuela liderini saygısızca gidip evinden alıp ülkesinde yargılamak için götüren Amerika adeta tüm dünyaya açık bir şekilde kafa tutup meydan okumuştur. Bu konuda da başarısız olduğu düşünülmez zaten. Artık Ortadoğu’nun da tek söz sahibi olduğunu ilan etmiş gibi görünüyor. Oysa bugün Ortadoğu da dökülen kanların tek müsebbibidir Trump ve önceki hükümetler. Eğer ki o dönem Ortadoğu topraklarını istila etmek için iç savaşların çıkmasına neden olmasaydı, nefsi aç Amerika bugün hiçbir ülke de bu kadar vatandaşın ülkelerini terk edip başka ülkelere gitmek zorunda kalmamış olurdu. Bugün Avrupa da soy kaybı yaşanmakta bana göre. Ortadoğu’nun toprak bütünlüğünü bozmak ve kaynaklarına göz koyanlar gelecekte Avrupa da bir asimilenin olacağının da umarım farkındadırlar.
*****
Gelelim bugüne; zamanında Suriye topraklarında konuşlanan İŞİD terör örgütü Yezidi halkı üzerinde uyguladığı yoğun baskı karşısında Suriyeli Kürt muhalifler koalisyon güçlerin yanında yer alarak İŞİD terör örgütüne karşı tüm gücüyle savaşmıştı. Bu bana Cumhuriyetin ilk adımları atılırken Kürt aşiretlerini ve halkını yanında görmek ve birlikte hareket etmeyi teklif eden kurucu meclisin tutumunu hatırlattı. Sonrası malum! Şimdi de Suriye topraklarında yaşayan Kürt halkına topraklarında uyguladıkları taciz ateşleri ve baskılarla yurtlarından edinilmek isteniş olması ne yazık ki kabul edilir gibi değil. Çünkü vatanı vatan yapan üzerindeki zenginliklere eşit şekilde davranıp onların yanında yer aldığını göstermektir. Lozan antlaşması sonrası Mezopotamya topraklarının bölünmüş olması açık bir ihanetti bu insanlar için. Zamanında eşitlik ilkesi doğrultusunda hareket edilmiş olunsaydı, belki de Kürt sorunu diye bir sorun bugün konuşulmayacaktı. Zamanla göçler ve asimilasyonlar bu insanları kimlik arayışına itmiştir. Artık bunun konuşulacak bir yanı kalmamıştır bence. Geçmişte Cumhuriyetin sahiplerinin Alevi, Ermeni ve Kürtler vatandaşlara uyguladıkları tecritler ve yurtlarından sürülme politikasının sorumlusu olarak, bugünkü hükümeti suçlayarak kurtulamayız. Çünkü iki binli yıllardan sonra terörün bitmesi için büyük mücadele veren hükümet hala geçmişin sıkıntılarını ülkenin üzerinden atmakla uğraşmaktadır. Çıkarılan kavga husumete neden olmaktadır. Bu da ekonomik olarak kalkınma bir yana gelişmeyi de engellemekte. Oysa vatan ve vatandaşlık kavramını iyi bellemek ve Tanrı’nın emirleri doğrultusunda hareket etmek gerekli. Ahmet Şara’nın yayınladığı yeni kararnameden size bir paragraf yazmak istiyorum… “Allah, iyiliği ve takvayı aidiyetten üstün kılmıştır. Hayır, vallahi; bir Arap’ın bir Kürde, bir Türk’e veya başkasına hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah korkusu ve hangi milletten olursa olsun kişinin dürüstlüğüyle ölçülür.” Eş-Şara, “Ey Kürt halkımız, Selahaddin’in torunları!” sözleriyle başladığı konuşmasında, Kürtlere zarar verileceğine dair iddialara inanılmaması gerektiğini belirterek, “Vallahi, size kim kötülükle dokunursa kıyamet gününe kadar hasmımızdır. Bizim hayatımız sizin hayatınızdır” dedi. Eğer vatandaşlık kavramına aidiyet duygusuyla sahip çıkıldığında saygınlık kazanır. Ahmet Şara yönetimi başa geldiğinde hiç kimse tarafından benimsenmemiş ve gereken itibarı görmemişti. Bugün geldiğimiz noktada uluslararası arenada Sayın Cumhurbaşkanımızdan sonra en çok adından söz ettiren lider konumunda. Trump’un kankası oldu. Düne kadar Suriye de yapacaklarını konuşan Trump bugün çıkarlarını kazanmış gibi görünüyor. Şara Kürt gruplarıyla yeniden müzakere edilen yasaların çıkarılmasına ve Kürt halkına methiyeleri düzmesine vesile olsa da halkı yurtlarından etmek pek de hoş karşılanmamıştır. Buraya kadar her şey Suriye’nin içişlerini ilgilendirirken bir anda sınırda yaşayan Kürt halkının Türk bayrağını indirdiği ajanslara düştü. Silopi de halk Suriye’deki Kürtlere destek olmak için sınıra dayanmıştı. DEM’in de desteğini alan halk terör örgütünün kışkırtmasıyla pervasızlık yapmış ve bayrağa saldıracak kadar asileşmiş olarak gördük televizyon ve sosyal medyada. Daha düne kadar TBMM de sürdürülen çözüm süreci bizi açıkçası terörün biteceği konusunda mutlu etmişti. Umutlarımıza İmralı da katılınca PKK ve diğer örgütler İmralı’yı muhatap alacağını bekliyorduk. Ama görüldüğü gibi olmadı maalesef. Suriye’deki Kürt gruplar bulundukları yerleri terk etmeyi ret ederek bir nevi İmralı’nın ne dediği benim için önemli değil demeye getirmiş oldu. Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Devlet Bahçeli ve Ana muhalefet lideri Özgür Özel’in halkı uyarmasında fayda var sanırım. Gösterilen çaba ve mücadelenin boşa çıkmaması adına bence çok önem arz etmektedir. Tekrar uyuyan virüsü uyandırmak ve tüm vücuda yaymak için uğraşanların olduğunu görmek gerekiyor. Sayın Bahçeli’nin grup toplantında yaptığı konuşmaya istinaden DEM milletvekillerinin Silopi’deki çıkışı bana pek de mantıklı gelmediğini söyleyebilirim. Durup dururken ağızları köpürte-köpürte orada yapılan konuşma fişeğin fitilini ateşlemekten başka bir şey değil bence… O yüzden halkımızın tepkisinin haklı olduğunu söylerken aynı zamanda iptidai davranıp düşünmekte yarar olduğu kanaatindeyim… Saygılar.
