Eşime, Mualla Hanım’ı alıp birlikte Ankara Kalesine gitmeyi önerdim. O da uygun gördü. Mualla Hanım’ın Pazar günü evde yalnız başına sıkılacağını düşünmüştük. Fatoş, kaza sonrası kolunun ağrıları geçmemiş olmasına rağmen arabayı kullanabiliyordu.
Yola çıkıp Mualla Hanım’a yaklaşırken O’nun kapının önüne inmesini telefonla haber verdik. Biz eve yaklaşmamız olmamıza rağmen O dışarı çıkmamıştı. Biraz bekledikten sonra geldi. Ben ona ön koltukta oturduğum yeri verdim. Şili meydanı üzerinden Kurtuluşa gelip oradan kaleye çıktık.
Çıkarken, At Pazarından Salı pazarına inen yolun kaldırımlarına bakıyordum, bu yol Arnavut taşları ile döşeli iken sonradan üzerine asfalt dökülmüştü. Halen asfaltın durup durmadığını merak ediyordum.
Aracımıza park yeri aradık, hiç boş yer bulamadık. Sonra Salı pazarına girdik. Parasız park yeri hiç yoktu. Sonunda Salı pazarının iç hisara yakın yerinde ücretli park yapma imkanı bulduk.
Yürüyerek iç hisara giriş yerine kadar geldik. İç hisara girerken Kale girişine yakın bir yerde eskiden bir çeşme vardı. Şimdi orada çeşmenin varlığı ile ilgili hiçbir kalıntı yoktu. Solumuzda Kınacızadelerden kalma bir köşk vardı. Bu çevrede eskiden Fatma Hanım ve Mualla Hanım’ın ailesi kalmış, sonra buradan Abidinpaşa’ya taşınmışlardı.
Kınacızadelerin Köşkünün avlusuna girdik. Burada oturacak yerler ve masalarda oturanlar vardı. Biz oturup oturmamakta kararsız bir durumdayken burada çalışan bir beyefendi “buyrun oturun, çaylar ikramımız olsun” dedi. Bu teklif üzerine boş bir masaya oturduk.
Bu kibar teklifin ardından hemen çaylarımız ikram edildi. Bize teklifte bulunan görevliye teşekkür edip adını sordum. Biz çaylarımızı yudumlarken yanımızdaki masada oturan bir aile de kahve ikramı yaptı. Biz ardı ardına yapılan bu ikramlara şaşırmıştık. Yurdumuzda böylesi davranışlarla karşılaşılabileceğini yaşayarak gördük.
Acaba batı toplumlarında hiç karşılık beklemeksizin böylesi ikramların yapılıp yapılmadığını birbirimize sorduk.
