Ömür Çelikdönmez-Araştırmacı Gazeteci
Köşe Yazarı
Ömür Çelikdönmez-Araştırmacı Gazeteci
 

Neden Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz!

İlk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu sözü durup dururken söylemedi. Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925’te başladı ve Cumhuriyet yönetimi tarafından yalnızca silahlı bir ayaklanma değil, şeyh ve tarikat otoritesinin siyasallaşmasının yarattığı bir tehdit olarak değerlendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından bazı tekke ve zaviyeler kapatıldı. Atatürk’ün hedefi din değil, dini istismar eden işbirlikçilerdi... Atatürk’ün bu sözünü, samimi dindarları, gerçek din âlimlerini veya irfan ve mânevî terbiye geleneğine bağlı tasavvuf ehli çevreleri hedef alan bir yaklaşım olarak değerlendirmek doğru değildir. Eleştirisinin odağında, halkın dinî hassasiyetlerini ve cehaletini istismar ederek kitleleri kışkırtan çevreler bulunuyordu. Bu çevreler dini, siyasi ve ayrılıkçı amaçlarının bir aracı hâline getirmişti. Açıkça yabancı güçlerin, özellikle de İngiliz siyasetinin çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Dolayısıyla Atatürk’ün mücadelesi dine ve inanca karşı değil; din kisvesine bürünmüş işbirlikçiliğe, ayrılıkçılığa ve emperyalizmin içerideki uzantılarına karşıydı. Nitekim yıllar sonra Erbilli Şeyh Esat’ın sorumlu tutulduğu 23 Aralık 1930’daki Menemen İsyanı (Kubilay Olayı), Mustafa Kemal Paşa’nın bu söyleminde, ne kadar haklı olduğunu göstermiştir. İngiliz işgalinden rahatsız olmayanların çağdaş müritleri kimler? Menemen Olayı sonrası kurulan Divan-ı Harp/ Sıkıyönetim Mahkemesi yargılamaları esnasında Mahkeme Başkanı General Mustafa Muğlalı ile Erbilli Şeyh Mehmet Esat arasında geçen sorgu diyalogları halen güncelliğini koruyor. Mahkeme tutanaklarında yer alan ifadesinde ​Erbilli Şeyh Esat'a, Milli Mücadele döneminde İngiliz işgaline karşı neden tavır almadığı veya onlarla neden savaşmadığı sorulduğunda, cevabı şu olmuştur; ​“Bizim vazifemiz ve işimiz dervişlik ve irşaddır;  siyaset, cihad ve harp işleri devletin ve ordunun vazifesidir.” Yine Menemen hadisesinde yargılandığı sırada Erbil’de bulunduğu dönemde İngilizlerle irtibatı sorulmuş, İngilizlerin tekkelere karışmadığını, yalnız kendi menfaatini (esas) aldıklarını söylemişti. Şeyh Said isyanında İngiliz parmağı… Şeyh Sait İsyanı’nın dış bağlantısında başlıca güç İngiltere’ydi. Musul’u Türkiye’ye bırakmak istemeyen İngiltere, bölgedeki Kürtçü örgüt ve çevrelerin yanı sıra bazı dinî ve aşiret temelli yapılarla temas kurarak ayrılıkçı hareketleri destekledi. İsyanın Türkiye’yi içeride meşgul etmesi, Ankara’nın Musul üzerindeki askerî ve diplomatik gücünü zayıflattı ve İngiltere’nin Musul’u Irak’a bağlama politikasına hizmet etti. Kastamonu'da tarihe geçen söylem… Atatürk de bu gelişmelerden kısa süre sonra, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” dedi. Bu süreç 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılmasıyla sonuçlandı. 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, Daday dönüşünde Cumhuriyet Halk Fırkası binasında yaptığı konuşmada; “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir. Rüesa-yı tarikat bu dediğim hakikati bütün vuzuhuyle idrak edecek ve kendiliklerinden derhâl tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık vasl-ı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.” demişti. Bu söz, yalnızca dinî tarikatlara yönelik bir eleştiri değil, Cumhuriyet’in toplumsal yapısının hangi esaslara dayanması gerektiğine ilişkin bir açıklamaydı. Atatürk aynı konuşmada, yapılan inkılapların amacının Türkiye Cumhuriyeti halkını çağdaş ve medeni bir toplum hâline getirmek olduğunu, toplumun zihnindeki hurafelerin ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Konuşmanın yapıldığı dönem, Şeyh Sait İsyanı'nın ardından tekke ve zaviyelerin siyasi ve toplumsal etkilerinin yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemdi. Atatürk, şeyh ve mürit ilişkileri üzerinden kurulan otoritelerin yerine bilim, akıl ve çağdaş kurumların esas alınmasını savunuyordu. Kastamonu konuşmasından kısa süre sonra tekke ve zaviyeler konusunda hükûmet tarafından düzenlemeler başlatıldı. 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı Kanun ile tekke ve zaviyeler kapatıldı; şeyhlik, dervişlik ve müritlik gibi bazı unvanların kullanılması yasaklandı. Bazı cemaatlerin yabancı ülkelerde mal varlıkları ve bağlantıları... Türkiye kökenli tarikat ve cemaatlerin yurt dışındaki yapılanmaları yalnızca dinî faaliyet veya diaspora örgütlenmesi olarak değerlendirilemez. Neden mi? FETÖ örneğinde olduğu gibi bu yapıların birden fazla ülkenin gizli servisleriyle bağlantısı olabiliyor. FETÖ başta olmak üzere Süleymancılar, bazı Nurcu gruplar, Nakşibendi çevreleri, Menzil-Semerkand, İsmailağa ve Furkan gibi oluşumların Avrupa ve Amerika’daki vakıf, dernek, eğitim kurumu, şirket ve gayrimenkulleri aynı zamanda bu yapıların Türkiye dışındaki ekonomik ve siyasal hareket alanını oluşturmaktadır. Bununla birlikte yabancı istihbarat servisleriyle ilişkiler konusunda “temas”, “izlenme”, “siyasi himaye”, “istihbarat bağlantısı iddiası” ve “kanıtlanmış operasyonel ilişki” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Bu açıdan en fazla tartışılan yapı FETÖ’dür. Gülen hareketi, ABD’den Avrupa’ya, Balkanlar’dan Orta Asya ve Afrika’ya kadar uzanan okullar, vakıflar, şirketler, kültür merkezleri ve iş insanı ağları sayesinde Türkiye kökenli cemaatler içerisinde en geniş uluslararası ekonomik altyapıyı oluşturdu. Bu yapılanmanın bütün varlıklarını gösteren tek bir konsolide bilanço hiçbir zaman yayımlanmadı; çünkü okul, vakıf ve şirketlerin büyük bölümü bulundukları ülkelerde ayrı tüzel kişilikler adına kayıtlıydı. Bu yapı özellikle ABD bağlantıları nedeniyle uzun yıllardır CIA ile ilişkilendiriliyor. Burada somut olarak bilinen önemli ayrıntılardan biri, Fethullah Gülen’in ABD’deki göçmenlik sürecinde eski CIA National Intelligence Council Başkan Yardımcısı Graham E. Fuller’in kendisi lehine referans mektubu vermiş olmasıdır. ABD Ankara eski Büyükelçisi Morton Abramowitz de Gülen lehine referans veren isimler arasındaydı. FETÖ yapılanmasının bir başka önemli özelliği, bulunduğu ülkelerde yerel siyasi, akademik ve bürokratik çevrelere erişim sağlayabilecek eğitim ve sivil toplum altyapısı oluşturmasıydı. ABD’deki okullar, vakıflar ve kültür kuruluşları bu bakımdan özellikle önem taşıdı. “Süleymancılar” deyip geçmeyin!.. Süleymancılar cemaatinin Almanya’daki ana yapılanması VIKZ Verband der Islamischen Kulturzentren e. V. ./İslam Kültür Merkezleri Birliği’nin 1973’ten beri Köln merkezli faaliyet göstermekte ve 300’ün üzerinde cami veya yerel dernek yapılanması mevcut. VIKZ’nin etrafında turizm, gıda, nakliye, eğitim, mimarlık-inşaat ve cenaze hizmetleri gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketler bulunduğu Alman basınının ticaret sicili verilerinde yer alıyor. Köln’deki yeni merkez için VIKZ’nin kendi açıklamasına göre 2015’te 6,5 milyon avroya arsa alınmış, projenin toplam maliyeti 37,5 milyon avro olarak açıklanmıştır. Finansmanın yüzde 84’ünün Alman banka kredilerinden, kalan bölümünün öz kaynak ve bağışlardan sağlandığı belirtilmektedir. Tarihsel ve siyasal kültürü Katoliklik ve Protestanlık tarafından güçlü biçimde şekillendirilmiş Alman devlet mekanizması, göçmen ve yabancı bağlantılı dinî yapılara karşı genellikle son derece temkinli bir tutum sergilemektedir. Buna rağmen Süleymancılar, VIKZ çatısı altında cami, yurt, eğitim kurumu ve geniş bir gayrimenkul ağı oluşturabilmiştir. Peki Alman makamları, bu yapılanmanın finansmanında ve kredi kanallarına erişiminde neden böylesine hoşgörülü ve cömert olmuştur? Bu yaklaşım yalnızca din ve örgütlenme özgürlüğüyle mi açıklanmalıdır, yoksa Alman devletinin Süleymancıları diğer Türk-İslamî yapılardan farklı değerlendirdiğini düşündürecek daha derin siyasi ve kurumsal nedenler mi vardır? Süleymancılar konusunda yabancı istihbarat bağlantısı meselesinde, Diyanet İşleri Başkanlığının cemaatlere ilişkin çalışmasına yansıyan değerlendirmelerde, yapı hakkında “bazı yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantı iddialarının” araştırılması gerektiği belirtilmiştir. Daha da ilginç olan, Süleymancıların Almanya’da güçlü bir mali ve kurumsal varlığa rağmen Alman iç istihbaratı BfV’nin klasik anlamda izlediği İslamcı örgütler arasında yer almamasıdır. Alman kaynakları VIKZ’nin bugüne kadar Anayasayı Koruma Teşkilatının takibine alınmadığını, buna karşılık Alman devlet kurumlarıyla resmî diyalog mekanizmalarına katıldığını aktarmaktadır. Türk devletinin kamuya yansıyan MASAK tespitlerinde yurt dışına yüksek tutarlı ve şüpheli para transferi açık biçimde Süleymancılar/Alihan Kuriş dosyasında yer alıyor. Raporda Suudi Arabistan, BAE, ABD, İngiltere, Almanya ve başka ülkelerle milyarlarca liralık para hareketleri bulunuyor. Almanya’da Furkan hareketine takip var, müdahale yok!.. Furkan hareketinin Almanya’daki durumuna dikkat! “Furkan Gemeinschaft” adıyla örgütlenen yapı mensuplarını, Alman iç istihbarat servisi Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) takib ediyor. Bayern, Berlin, Hamburg ve Kuzey Ren-Vestfalya başta olmak üzere çeşitli bölgelerde faaliyet gösteriyorlar. Alman güvenlik makamları hareketin demokrasi ve Batı karşıtı söylemlerini yakından izlemekle birlikte, yapı Almanya’da yasaklanmış değildir ve faaliyetleri bütünüyle engellenmemektedir. Dolayısıyla Furkan hareketi, Alman istihbaratının radarında bulunan ancak mevcut hukuki çerçeve içerisinde örgütlenmesini ve çalışmalarını sürdürebilen dinî-siyasi yapılardan biri. Menzil-Semerkand’ın yurt dışına taşınan serveti… Menzil-Semerkand yapılanmasında asıl dikkat çekici husus, yurt dışından Türkiye’ye gelen kaynaklardan ziyade, cemaat çevresinde oluşan büyük ekonomik gücün zaman içerisinde Avrupa’daki şirketlere, dergâhlara taşınması. Nitekim medyaya ve Avrupa’daki yargı süreçlerine yansıyan bilgiler, Menzil çevresinin İngiltere ve Hollanda’da azımsanmayacak bir taşınmaz ve şirket ağı oluşturduğunu göstermekte. Hollanda’da Semerşah Europa yapılanmasına bağlı Vastgoed Erol B.V. üzerinden Amsterdam, Rotterdam, Cuijk, Amersfoort ve Enschede’de beş taşınmazın kontrol edildiği, bu mülklerin bir bölümünün Menzil dergâhları olarak kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Daha dikkat çekici olan İngiltere dosyasıdır!.. Basına yansıyan mahkeme sürecine göre Londra ve Liverpool’daki toplam yaklaşık 5 milyon sterlin değerindeki iki dergâh binasının, Londra merkezli bir şirket üzerinden yaklaşık 1 milyon 25 bin sterline devredilmesine yönelik işlemler İngiliz yargısına taşınmış; işlemlerin “kurgusal alım satım” olduğu iddiasıyla Mübarek ve Emin Elhüseyni hakkında dava açılmıştır. Haberlerde, satış bedelinin banka üzerinden aktarıldıktan sonra başka bir aile ferdinin hesabına gönderilmesi de tartışmanın önemli unsurlarından biri olarak yer almaktadır. Bu gelişmeler, Menzil-Semerkand çevresindeki ekonomik varlığın yalnız Türkiye’de tutulmadığını; Avrupa’da şirketler, şahıslar ve vakıf bağlantılı yapılar üzerinden önemli bir yabancı mal varlığı biriktirildiğini ortaya koyuyor. İngiltere ve Hollanda’daki mahkeme dosyalarının açığa çıkardığı şirket, banka hesabı, mülkiyet devri ve taşınmaz ilişkileri, cemaatin sınır aşan mali yapısı, Türkiye'deki resmî makamlar tarafından ayrıntılı biçimde incelenmesini gerektirecek niteliktedir. Ayrıca 2026’da cemaat içerisinden, daha önce toplanmış yüksek miktarlı paraların akıbetinin bilinmediği yönünde iddiaların yeniden gündeme getirilmesi, bu mali yapının şeffaflığına ilişkin soru işaretlerini daha da artırmıştır. Dolayısıyla Menzil konusunda bugün kesin olarak söylenebilecek olan, Avrupa’da ciddi bir şirket ve gayrimenkul ağı bulunduğudur; araştırılması gereken asıl mesele ise bu yabancı mal varlığının hangi finansal kaynaklarla oluşturulduğu, Türkiye’den ne miktarda para çıkarıldığı ve bu transferlerin ne ölçüde kayıtlı veya kayıt dışı gerçekleştirildiğidir. Şimdi soruyorum; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal; 30 Ağustos 1925’te Kastamonu konuşmasında ifade ettiği “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” sözlerinde haksız mı? Siyasi hazımsızlığı, günlük hesapları ve politik rekabeti bir kenara bırakın; sonra kendinize şu soruyu sorun: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı ile son Cumhurbaşkanının, Türk devletinin yıllardır “irticai faaliyetler” başlığı altında kodladığı, yabancı güçlerin din kisvesi altında ülkemizde yürüttüğü beşinci kol faaliyetlerine karşı set çekmiş olması size hâlâ hiçbir şey ifade etmiyor mu?
Ekleme Tarihi: 09 Eylül 2026 -Çarşamba

Neden Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz!

İlk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu sözü durup dururken söylemedi. Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925’te başladı ve Cumhuriyet yönetimi tarafından yalnızca silahlı bir ayaklanma değil, şeyh ve tarikat otoritesinin siyasallaşmasının yarattığı bir tehdit olarak değerlendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından bazı tekke ve zaviyeler kapatıldı.

Atatürk’ün hedefi din değil, dini istismar eden işbirlikçilerdi...

Atatürk’ün bu sözünü, samimi dindarları, gerçek din âlimlerini veya irfan ve mânevî terbiye geleneğine bağlı tasavvuf ehli çevreleri hedef alan bir yaklaşım olarak değerlendirmek doğru değildir.

Eleştirisinin odağında, halkın dinî hassasiyetlerini ve cehaletini istismar ederek kitleleri kışkırtan çevreler bulunuyordu. Bu çevreler dini, siyasi ve ayrılıkçı amaçlarının bir aracı hâline getirmişti.

Açıkça yabancı güçlerin, özellikle de İngiliz siyasetinin çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Dolayısıyla Atatürk’ün mücadelesi dine ve inanca karşı değil; din kisvesine bürünmüş işbirlikçiliğe, ayrılıkçılığa ve emperyalizmin içerideki uzantılarına karşıydı.

Nitekim yıllar sonra Erbilli Şeyh Esat’ın sorumlu tutulduğu 23 Aralık 1930’daki Menemen İsyanı (Kubilay Olayı), Mustafa Kemal Paşa’nın bu söyleminde, ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

İngiliz işgalinden rahatsız olmayanların çağdaş müritleri kimler?

Menemen Olayı sonrası kurulan Divan-ı Harp/ Sıkıyönetim Mahkemesi yargılamaları esnasında Mahkeme Başkanı General Mustafa Muğlalı ile Erbilli Şeyh Mehmet Esat arasında geçen sorgu diyalogları halen güncelliğini koruyor.

Mahkeme tutanaklarında yer alan ifadesinde ​Erbilli Şeyh Esat'a, Milli Mücadele döneminde İngiliz işgaline karşı neden tavır almadığı veya onlarla neden savaşmadığı sorulduğunda, cevabı şu olmuştur; ​“Bizim vazifemiz ve işimiz dervişlik ve irşaddır;  siyaset, cihad ve harp işleri devletin ve ordunun vazifesidir.”

Yine Menemen hadisesinde yargılandığı sırada Erbil’de bulunduğu dönemde İngilizlerle irtibatı sorulmuş, İngilizlerin tekkelere karışmadığını, yalnız kendi menfaatini (esas) aldıklarını söylemişti.

Şeyh Said isyanında İngiliz parmağı…

Şeyh Sait İsyanı’nın dış bağlantısında başlıca güç İngiltere’ydi. Musul’u Türkiye’ye bırakmak istemeyen İngiltere, bölgedeki Kürtçü örgüt ve çevrelerin yanı sıra bazı dinî ve aşiret temelli yapılarla temas kurarak ayrılıkçı hareketleri destekledi.

İsyanın Türkiye’yi içeride meşgul etmesi, Ankara’nın Musul üzerindeki askerî ve diplomatik gücünü zayıflattı ve İngiltere’nin Musul’u Irak’a bağlama politikasına hizmet etti.

Kastamonu'da tarihe geçen söylem…

Atatürk de bu gelişmelerden kısa süre sonra, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz dedi. Bu süreç 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılmasıyla sonuçlandı.

30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, Daday dönüşünde Cumhuriyet Halk Fırkası binasında yaptığı konuşmada; “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir. Rüesa-yı tarikat bu dediğim hakikati bütün vuzuhuyle idrak edecek ve kendiliklerinden derhâl tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık vasl-ı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.” demişti.

Bu söz, yalnızca dinî tarikatlara yönelik bir eleştiri değil, Cumhuriyet’in toplumsal yapısının hangi esaslara dayanması gerektiğine ilişkin bir açıklamaydı. Atatürk aynı konuşmada, yapılan inkılapların amacının Türkiye Cumhuriyeti halkını çağdaş ve medeni bir toplum hâline getirmek olduğunu, toplumun zihnindeki hurafelerin ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir.

Konuşmanın yapıldığı dönem, Şeyh Sait İsyanı'nın ardından tekke ve zaviyelerin siyasi ve toplumsal etkilerinin yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemdi. Atatürk, şeyh ve mürit ilişkileri üzerinden kurulan otoritelerin yerine bilim, akıl ve çağdaş kurumların esas alınmasını savunuyordu.

Kastamonu konuşmasından kısa süre sonra tekke ve zaviyeler konusunda hükûmet tarafından düzenlemeler başlatıldı. 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı Kanun ile tekke ve zaviyeler kapatıldı; şeyhlik, dervişlik ve müritlik gibi bazı unvanların kullanılması yasaklandı.

Bazı cemaatlerin yabancı ülkelerde mal varlıkları ve bağlantıları...

Türkiye kökenli tarikat ve cemaatlerin yurt dışındaki yapılanmaları yalnızca dinî faaliyet veya diaspora örgütlenmesi olarak değerlendirilemez. Neden mi? FETÖ örneğinde olduğu gibi bu yapıların birden fazla ülkenin gizli servisleriyle bağlantısı olabiliyor.

FETÖ başta olmak üzere Süleymancılar, bazı Nurcu gruplar, Nakşibendi çevreleri, Menzil-Semerkand, İsmailağa ve Furkan gibi oluşumların Avrupa ve Amerika’daki vakıf, dernek, eğitim kurumu, şirket ve gayrimenkulleri aynı zamanda bu yapıların Türkiye dışındaki ekonomik ve siyasal hareket alanını oluşturmaktadır.

Bununla birlikte yabancı istihbarat servisleriyle ilişkiler konusunda “temas”, “izlenme”, “siyasi himaye”, “istihbarat bağlantısı iddiası” ve “kanıtlanmış operasyonel ilişki” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir.

Bu açıdan en fazla tartışılan yapı FETÖ’dür. Gülen hareketi, ABD’den Avrupa’ya, Balkanlar’dan Orta Asya ve Afrika’ya kadar uzanan okullar, vakıflar, şirketler, kültür merkezleri ve iş insanı ağları sayesinde Türkiye kökenli cemaatler içerisinde en geniş uluslararası ekonomik altyapıyı oluşturdu.

Bu yapılanmanın bütün varlıklarını gösteren tek bir konsolide bilanço hiçbir zaman yayımlanmadı; çünkü okul, vakıf ve şirketlerin büyük bölümü bulundukları ülkelerde ayrı tüzel kişilikler adına kayıtlıydı.

Bu yapı özellikle ABD bağlantıları nedeniyle uzun yıllardır CIA ile ilişkilendiriliyor. Burada somut olarak bilinen önemli ayrıntılardan biri, Fethullah Gülen’in ABD’deki göçmenlik sürecinde eski CIA National Intelligence Council Başkan Yardımcısı Graham E. Fuller’in kendisi lehine referans mektubu vermiş olmasıdır. ABD Ankara eski Büyükelçisi Morton Abramowitz de Gülen lehine referans veren isimler arasındaydı.

FETÖ yapılanmasının bir başka önemli özelliği, bulunduğu ülkelerde yerel siyasi, akademik ve bürokratik çevrelere erişim sağlayabilecek eğitim ve sivil toplum altyapısı oluşturmasıydı. ABD’deki okullar, vakıflar ve kültür kuruluşları bu bakımdan özellikle önem taşıdı.

“Süleymancılar” deyip geçmeyin!..

Süleymancılar cemaatinin Almanya’daki ana yapılanması VIKZ Verband der Islamischen Kulturzentren e. V. ./İslam Kültür Merkezleri Birliği’nin 1973’ten beri Köln merkezli faaliyet göstermekte ve 300’ün üzerinde cami veya yerel dernek yapılanması mevcut.

VIKZ’nin etrafında turizm, gıda, nakliye, eğitim, mimarlık-inşaat ve cenaze hizmetleri gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketler bulunduğu Alman basınının ticaret sicili verilerinde yer alıyor.

Köln’deki yeni merkez için VIKZ’nin kendi açıklamasına göre 2015’te 6,5 milyon avroya arsa alınmış, projenin toplam maliyeti 37,5 milyon avro olarak açıklanmıştır. Finansmanın yüzde 84’ünün Alman banka kredilerinden, kalan bölümünün öz kaynak ve bağışlardan sağlandığı belirtilmektedir.

Tarihsel ve siyasal kültürü Katoliklik ve Protestanlık tarafından güçlü biçimde şekillendirilmiş Alman devlet mekanizması, göçmen ve yabancı bağlantılı dinî yapılara karşı genellikle son derece temkinli bir tutum sergilemektedir.

Buna rağmen Süleymancılar, VIKZ çatısı altında cami, yurt, eğitim kurumu ve geniş bir gayrimenkul ağı oluşturabilmiştir. Peki Alman makamları, bu yapılanmanın finansmanında ve kredi kanallarına erişiminde neden böylesine hoşgörülü ve cömert olmuştur?

Bu yaklaşım yalnızca din ve örgütlenme özgürlüğüyle mi açıklanmalıdır, yoksa Alman devletinin Süleymancıları diğer Türk-İslamî yapılardan farklı değerlendirdiğini düşündürecek daha derin siyasi ve kurumsal nedenler mi vardır?

Süleymancılar konusunda yabancı istihbarat bağlantısı meselesinde, Diyanet İşleri Başkanlığının cemaatlere ilişkin çalışmasına yansıyan değerlendirmelerde, yapı hakkında “bazı yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantı iddialarının” araştırılması gerektiği belirtilmiştir.

Daha da ilginç olan, Süleymancıların Almanya’da güçlü bir mali ve kurumsal varlığa rağmen Alman iç istihbaratı BfV’nin klasik anlamda izlediği İslamcı örgütler arasında yer almamasıdır.

Alman kaynakları VIKZ’nin bugüne kadar Anayasayı Koruma Teşkilatının takibine alınmadığını, buna karşılık Alman devlet kurumlarıyla resmî diyalog mekanizmalarına katıldığını aktarmaktadır.

Türk devletinin kamuya yansıyan MASAK tespitlerinde yurt dışına yüksek tutarlı ve şüpheli para transferi açık biçimde Süleymancılar/Alihan Kuriş dosyasında yer alıyor. Raporda Suudi Arabistan, BAE, ABD, İngiltere, Almanya ve başka ülkelerle milyarlarca liralık para hareketleri bulunuyor.

Almanya’da Furkan hareketine takip var, müdahale yok!..

Furkan hareketinin Almanya’daki durumuna dikkat! “Furkan Gemeinschaft adıyla örgütlenen yapı mensuplarını, Alman iç istihbarat servisi Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) takib ediyor. Bayern, Berlin, Hamburg ve Kuzey Ren-Vestfalya başta olmak üzere çeşitli bölgelerde faaliyet gösteriyorlar.

Alman güvenlik makamları hareketin demokrasi ve Batı karşıtı söylemlerini yakından izlemekle birlikte, yapı Almanya’da yasaklanmış değildir ve faaliyetleri bütünüyle engellenmemektedir. Dolayısıyla Furkan hareketi, Alman istihbaratının radarında bulunan ancak mevcut hukuki çerçeve içerisinde örgütlenmesini ve çalışmalarını sürdürebilen dinî-siyasi yapılardan biri.

Menzil-Semerkand’ın yurt dışına taşınan serveti…

Menzil-Semerkand yapılanmasında asıl dikkat çekici husus, yurt dışından Türkiye’ye gelen kaynaklardan ziyade, cemaat çevresinde oluşan büyük ekonomik gücün zaman içerisinde Avrupa’daki şirketlere, dergâhlara taşınması.

Nitekim medyaya ve Avrupa’daki yargı süreçlerine yansıyan bilgiler, Menzil çevresinin İngiltere ve Hollanda’da azımsanmayacak bir taşınmaz ve şirket ağı oluşturduğunu göstermekte.

Hollanda’da Semerşah Europa yapılanmasına bağlı Vastgoed Erol B.V. üzerinden Amsterdam, Rotterdam, Cuijk, Amersfoort ve Enschede’de beş taşınmazın kontrol edildiği, bu mülklerin bir bölümünün Menzil dergâhları olarak kullanıldığı ortaya çıkmıştır.

Daha dikkat çekici olan İngiltere dosyasıdır!..

Basına yansıyan mahkeme sürecine göre Londra ve Liverpool’daki toplam yaklaşık 5 milyon sterlin değerindeki iki dergâh binasının, Londra merkezli bir şirket üzerinden yaklaşık 1 milyon 25 bin sterline devredilmesine yönelik işlemler İngiliz yargısına taşınmış; işlemlerin “kurgusal alım satım” olduğu iddiasıyla Mübarek ve Emin Elhüseyni hakkında dava açılmıştır.

Haberlerde, satış bedelinin banka üzerinden aktarıldıktan sonra başka bir aile ferdinin hesabına gönderilmesi de tartışmanın önemli unsurlarından biri olarak yer almaktadır.

Bu gelişmeler, Menzil-Semerkand çevresindeki ekonomik varlığın yalnız Türkiye’de tutulmadığını; Avrupa’da şirketler, şahıslar ve vakıf bağlantılı yapılar üzerinden önemli bir yabancı mal varlığı biriktirildiğini ortaya koyuyor.

İngiltere ve Hollanda’daki mahkeme dosyalarının açığa çıkardığı şirket, banka hesabı, mülkiyet devri ve taşınmaz ilişkileri, cemaatin sınır aşan mali yapısı, Türkiye'deki resmî makamlar tarafından ayrıntılı biçimde incelenmesini gerektirecek niteliktedir.

Ayrıca 2026’da cemaat içerisinden, daha önce toplanmış yüksek miktarlı paraların akıbetinin bilinmediği yönünde iddiaların yeniden gündeme getirilmesi, bu mali yapının şeffaflığına ilişkin soru işaretlerini daha da artırmıştır.

Dolayısıyla Menzil konusunda bugün kesin olarak söylenebilecek olan, Avrupa’da ciddi bir şirket ve gayrimenkul ağı bulunduğudur; araştırılması gereken asıl mesele ise bu yabancı mal varlığının hangi finansal kaynaklarla oluşturulduğu, Türkiye’den ne miktarda para çıkarıldığı ve bu transferlerin ne ölçüde kayıtlı veya kayıt dışı gerçekleştirildiğidir.

Şimdi soruyorum; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal; 30 Ağustos 1925’te Kastamonu konuşmasında ifade ettiği “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamazsözlerinde haksız mı?

Siyasi hazımsızlığı, günlük hesapları ve politik rekabeti bir kenara bırakın; sonra kendinize şu soruyu sorun: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı ile son Cumhurbaşkanının, Türk devletinin yıllardır “irticai faaliyetler” başlığı altında kodladığı, yabancı güçlerin din kisvesi altında ülkemizde yürüttüğü beşinci kol faaliyetlerine karşı set çekmiş olması size hâlâ hiçbir şey ifade etmiyor mu?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.