Ortadoğu'da ABD ile İran arasında askeri gerilim tırmanıyor. ABD'nin İran'a karşı olası askeri saldırıları hakkındaki söylentiler, dolaylı diplomasi yüksek riskli spekülasyonlar arasında devam ederken, ABD Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer, Trump'ın İran'a saldırmayı ciddi olarak düşündüğünü ve yönetimin Amerikan halkına "gerekçelerini anlatması" gerekeceğini söyledi.
Bazı haber ajansları, Trump’ın; Basra körfezinde konuşlanan ABD deniz, hava ve kara birliklerine, her an saldırı emrini verebileceğini belirtiyorlar. Hatta Rus yetkililer Amerika Birleşik Devletleri ordusunun ölümcül gücünü kullanmaya hazır olduğuna dair açıklamalarda bulunuyor.
ABD'nin İran operasyonu uzun vadeli bir askerî harekâta dönüşebilir mi?
CSIS (Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi), Brookings Institution ve The Atlantic Council gibi strateji kuruluşlarının İran raporlarında; ayrıca Pentagon ve CIA kökenli analizlerde (örneğin eski CIA Direktörü Leon Panetta’nın açıklamalarında); İran'da yapılacak bir operasyonun birden fazla saldırı gerektireceği, bunun ABD'yi Ortadoğu'da uzun vadeli bir askeri harekâta açık hale getirebileceği sıkça dile getirilmektedir.
İran'ın askeri ve nükleer tesislerinin çok geniş bir alana yayılması ve yerin derinliklerine gizlenmiş olması nedeniyle tek bir hava saldırısının yeterli olmayacağı vurgulanıyor. Hedeflerin tam olarak imha edilmesi için haftalarca sürecek tekrarlı saldırılar gerekeceği belirtiliyor.
Bu durumun, İran’ın bölgedeki vekil güçlerini kullanarak ABD üslerine saldırmasına, Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına ve karşılıklı misilleme döngüsüne yol açabileceği değerlendiriliyor. Pentagon’daki savaşı projelendirme çalışmalarının Basra Körfezinde istenilen sonucu vermemesi halinde ABD, kısa süreli bir müdahale planlarken kendisini tüm Ortadoğu’ya yayılan, yıllarca sürebilecek maliyetli ve ucu açık bir savaşın içinde bulabilir.
Türkiye, savaş öncesi İran sınırında güvenlik önlemlerini hızlandırdı…
15 Ocak 2026’da Milli Savunma Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, “560 km’lik İran hududumuzun güvenliği, bölgeden bulunan Hudut Birlikleri tarafından ‘Hudut Namustur’ anlayışıyla her türlü hava ve arazi şartında 7 gün 24 saat büyük bir özveriyle korunmaktadır” denilmişti. Daha sonra bu açıklama bazı medya organlarında “ABD-İran Krizi Büyüyor! Türkiye'den Sınır Hazırlığı” başlığıyla yer buldu. Bölgede yaşanabilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı, İran'dan gelebilecek muhtemel mülteci akınını önlemek amacıyla sınır hattında tampon bölge oluşturulmasına yönelik çalışmalar yapıldığı iddia edildi.
Türkiye ne tür önlemleri neden alıyor nasıl alıyor?
Yerli ve yabancı kaynaklar ağız birliği etmişcesine Türkiye’nin; ABD'nin komşu İran'a saldırması durumunda, sınır boyunca olası acil durum planlarını değerlendirdiğinden söz ediyor. Bu doğaldır. Çünkü İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyonun Türkiye üzerinde iki ana yıkıcı etkisi olması beklenir.
Türk yetkililer esas olarak İran krizinin bölgesel çapta yaratacağı daha geniş kapsamlı sonuçlardan, özellikle de çatışmanın yayılma riskinden, İran'ın güç yapısının olası çöküşünden ve Türkiye sınırlarına doğru büyük ölçekli bir göç dalgasından endişe duyuyorlar. Bu endişenin tarihsel arka planı var.
Saddam Hüseyin'in 16 Mart 1988'de kimyasal silahlarla gerçekleştirdiği Halepçe saldırısı sonrasında, Kuzey Irak'taki Kürt aşiretleri, büyük kitleler hâlinde sınırı geçerek Türkiye’ye sığınmışlardı. Yine Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin komünist hükûmet başkanı Todor Jivkov tarafından 1989 yılında Bulgaristan vatandaşı Türklere yönelik yapılan zulümler sonucu on binlerce Türk, Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakılmıştı.
Türkiye, ABD'nin İran'a saldırması ve İran rejiminin hükümetinin çökmesi ve sınır emniyetini sağlayamaması durumunda, İran sınırındaki güvenliği güçlendirmek için acil durum planları üzerinde çalışıyor. Güvenlik açısından, İran'ın devlet otoritesinin zayıflaması, sınır hattında büyük bir otorite boşluğu yaratarak terör örgütlerinin (PKK/PJAK) hareket alanını genişletebilir; ayrıca İran'ın misilleme olarak bölgedeki NATO tesislerini (örneğin Kürecik) hedef alması Türkiye'yi doğrudan ateş hattına çekebilir.

Mülteci boyutu ise çok daha kritiktir; olası bir çatışma, halihazırda milyonlarca Afgan mülteciye ev sahipliği yapan İran'dan Türkiye sınırına doğru devasa bir göç dalgasını tetikleyebilir. Bu durum hem demografik dengeleri zorlar hem de milyarlarca dolarlık yeni bir insani yardım ve sınır güvenliği maliyeti doğurur. Terör olayları patlak verebilir.
Türkiye, bölgesinde savaş istemiyor! ABD'nin İran müdahalesine karşı!..
Türk yetkililer, açık diplomasi kanallarını kullanarak tavırlarını net bir şekilde ortaya koydu: Bölgesel bir savaş istenmiyor. Ancak askeri bir harekât başlarsa, Türkiye en iyi bildiği rolü oynamak zorunda kalacak. Bu da sonuçları yönetmek anlamına geliyor: İran ile sınırı güvence altına almak, Irak ve Körfez-Kızıldeniz koridorunda oluşabilecek enerji arzı kesintileri, ticaret rotalarındaki maliyet artışları ve kontrolsüz göç dalgaları gibi ikincil şokları kontrol altına almak ve gerilim kendi kendini besleyen bir sürece dönüşmeden önce hızlı ve disiplinli bir şekilde de-eskalsyon çabası göstermek.
Türkiye’deki NATO varlığı ve İran ekseninde Konya AWACS operasyonları…
Konya'daki 3. Ana Jet Üs Komutanlığı, mülkiyeti Türk Hava Kuvvetleri'ne ait olmasına rağmen NATO'nun operasyonel olarak en yoğun kullandığı tesislerden biri olarak öne çıkmaktadır. Üs, bünyesinde barındırdığı NATO AWACS İleri Operasyon Merkezi sayesinde ittifakın bölgedeki gözü kulağı konumundadır.
Ana üsleri Almanya'daki Geilenkirchen olan NATO mülkiyetindeki E-3A AWACS uçakları; Suriye sınırı, Doğu Akdeniz ve Karadeniz gözetleme görevleri gibi kritik operasyonlarda Konya'yı stratejik bir "ileri harekat üssü" olarak kullanmaktadır.
Ayrıca bu tesis, NATO müttefiklerinin katılımıyla gerçekleştirilen ve dünyanın en kapsamlı hava eğitimlerinden biri kabul edilen Anadolu Kartalı Tatbikatı'na ev sahipliği yaparak bölgedeki askeri iş birliğinin merkezi rolünü sürdürmektedir.
Ankara, Washington ile Tahran arasında tırmanan gerilimin gölgesinde, komşu bir ülkeye yönelik ABD liderliğindeki olası bir saldırı senaryosuna karşı, Orta Anadolu’daki NATO tesislerinin operasyonel odağının değiştiğine dair sinyaller güçleniyor.
Özellikle Konya’da konuşlu bulunan gelişmiş AWACS (Havadan Uyarı ve Kontrol Sistemi) radar uçaklarının, uzun süredir Rusya eksenli yürüttüğü gözetleme faaliyetlerini son dönemde İran sınırına kaydırdığı öne sürülüyor.
Bölgesel istihbarat kaynakları, Konya’dan havalanan bu “uçan radarlar”ın, İran hava sahasındaki hareketliliği anlık olarak izlemeye ve bölgedeki NATO unsurları için erken uyarı verileri toplamaya odaklandığını belirtiyor.

AWACS sistemleri sadece basit birer radar birimi değil, aynı zamanda operasyonları yöneten uçan komuta-kontrol merkezleridir. Bu bağlamda, gözlem odağının Rusya’dan İran’a kayması, NATO’nun "Güney Kanadı" güvenliğini Karadeniz’deki istikrarsızlıktan daha öncelikli bir tehdit seviyesine taşıdığını açıkça göstermektedir. Olası bir harekatın Türkiye için sadece askeri bir mesele değil, aynı zamanda ciddi bir demografik risk taşıdığı da bilinmektedir.
Bu doğrultuda Türk yetkililerin muhtemel bir mülteci dalgasına karşı acil durum planlarını masaya yatırması, 2011 sonrası yaşanan Suriye tecrübesinin getirdiği proaktif bir ihtiyatlılık olarak değerlendirilmektedir. Türkiye bir yandan NATO müttefiki olarak üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirirken, diğer yandan İran ile olan 560 kilometrelik sınır hattında terör sızmaları ve sınır ihlalleri gibi ikincil şokları engellemek adına kendi ulusal güvenlik önlemlerini kararlılıkla tahkim etmektedir.
Yönetim boşluğu ve ileri savunma senaryoları ekseninde Ankara’nın doğu hattı doktrini…
ABD ve İran arasındaki gerilimin topyekûn bir askeri çatışmaya evrilmesi durumunda, Tahran yönetiminin sınır hatlarındaki idari ve askeri kontrolünün felç olacağı öngörülmektedir. Bu tür bir devlet kontrolü kaybı ve yönetim boşluğu, Türkiye’nin 560 kilometrelik doğu sınırını kontrolsüz tehditlere açık hale getirecektir. Türk güvenlik birimleri, bu riskleri kendi topraklarına girmeden yönetmek adına "aktif sınır savunması" ve "güvenli derinlik" stratejilerini içeren acil durum planlarını hazırlamaktadır.
Olası bir saldırı veya iç karışıklık durumunda, İran ordusunun sınır güvenliğini sağlayamaması; hem milyonlarca kişilik kitlesel bir göç dalgasını tetikleyebilir hem de PKK/PJAK gibi terör örgütlerinin bu sahipsiz kalan bölgelere yerleşmesine yol açabilir. Türkiye, bu tehlikeyi sınır kapılarında beklemek yerine, tehdidi henüz kaynağındayken durdurmak amacıyla İran toprakları içinde geçici tampon askeri bölgeler kurmayı değerlendirebilir.
Bu stratejik hamle, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki operasyonlarda olduğu gibi; göçü sınırın diğer tarafında tutmayı ve terör gruplarının yerleşebileceği sahipsiz alanları önceden kapatmayı amaçlamaktadır. Sonuç olarak; Türkiye'nin İran sınırının ötesine yönelik atabileceği bu adım bir işgal değil; bölgesel bir çöküşün yaratacağı krizi kendi sınırları dışında durdurmaya yönelik bir güvenlik koridoru oluşturma çabasıdır.
Konya ve Erbil eşgüdümü Türkiye'nin tarafsızlığına gölge düşürür mü?
Türkiye'nin sınır ötesinde oluşturabileceği güvenlik kuşağını destekleyecek iki ana stratejik merkez bulunmaktadır. Bunlardan ilki olan Konya 3. Ana Jet Üssü, bölgedeki operasyonel hazırlığın istihbarat ayağını oluşturmaktadır. Üste konuşlu NATO AWACS uçaklarının odağını İran sınır hattına kaydırması, muhtemel bir yönetim boşluğunu ve hava sahası ihlallerini anlık olarak tespit etme kapasitesini artırarak Türk ordusu için sınır ötesi bir harekatta "uçan komuta merkezi" desteği sağlamaktadır.
İkinci kritik nokta olan Erbil Hava Üssü ise ABD’nin Irak’taki en önemli askeri yerleşkesi olarak olası bir İran krizinde lojistik ve operasyonel koordinasyonun merkezi konumundadır. Erbil'in bu stratejik konumu, Türkiye’nin Irak-İran sınır üçgenindeki hareket kabiliyetini doğrudan etkilemekte ve bölgedeki askeri senaryoların Batı müttefikleriyle eş güdümlü bir şekilde yürütülmesine zemin hazırlamaktadır.
Operasyonel lojistik ve Türkiye’nin denge politikası…
Türkiye'nin sınır ötesinde oluşturabileceği güvenlik kuşağını destekleyen Konya ve Erbil merkezli operasyonel hareketlilik, ilk bakışta tarafsızlık ilkesine bir risk gibi görünse de aslında Ankara’nın NATO müttefikliği ile bölgesel istikrarı koruma önceliği arasındaki stratejik sentezi yansıtmaktadır.
Konya 3. Ana Jet Üssü’nde konuşlu NATO AWACS uçaklarının odağını İran’a kaydırması, doğrudan bir savaş tarafı olmaktan ziyade, ittifakın kolektif savunma ve erken uyarı sisteminin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.
Bu istihbari faaliyet, Türkiye’ye muhtemel bir yönetim boşluğunda kendi sınırlarını korumak için gerekli olan stratejik veriyi sağlarken, aynı zamanda çatışmanın Türk hava sahasına sıçramasını önleyen teknik bir bariyer görevi görmektedir.
Benzer şekilde, ABD’nin lojistik merkezi haline gelen Erbil Hava Üssü ile kurulan koordinasyon, Türkiye’nin operasyonel tarafsızlığını bozmak yerine, Irak-İran sınır üçgenindeki kaosu müttefiklerle eş güdüm içinde yönetmesini sağlamaktadır.
Bu eş güdüm, Türkiye’nin doğrudan çatışmaya girmesini değil; tam tersine, Batı müttefikleriyle bilgi paylaşımı yaparak asimetrik tehditleri (terör ve kontrolsüz göç) sınırın ötesinde dizginlemesini mümkün kılmaktadır.
Neticede Konya ve Erbil hattındaki bu hareketlilik, Türkiye’yi savaşın bir parçası yapmaktan ziyade, krizin Türkiye’ye sirayet etmesini engelleyen proaktif bir emniyet kuşağının unsurları olarak öne çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Kararı siz verin!
