Aşk nedir? Neden bunca insan aşık olduğunu söylediği halde, aşkın tanımını yapmakta zorlanıyor? Ne ilginç haldir ki, bir hal içersinde yaşıyoruz, yani aşk hali içinde, ama o hali tanımlayamıyoruz!
Tıpkı balıklar gibiyiz… Hani derler ya; deryadaki balıklar deryanın farkında değildir. Sanırım biz insanlar da aşk içinde yaşarken, aşkın farkında değiliz. Belki de bu yüzden aşkı tanımlamakta güçlük çekiyoruz.
Bu haliyle aşkı zamana da benzetebiliriz. Her insan zamanın içinde yaşıyor ama zaman nedir? diye sorduğumuzda içinden çıkılmaz bir durumla karşılaşıyor.
Filozof Augustinus, zaman nedir? diye sorulan bir soruya; ‘Eğer hiç kimse benden bunu sormazsa biliyorum ama soran kişiye bunu açıklamak istesem bilmiyorum.’ diyerek cevap veriyor. Sanırım aşk da böyle. Aşkı da tıpkı zaman gibi yaşıyoruz ama bir türlü tanımlayamıyoruz.
Bu yüzden aşkı anlatacak, dile getirecek, eğer mümkünse tanımlayacak, aşkın mahiyetini-neliğini anlatacak, aşk üzerine yazılacak en önemli kavramlar, sanırım aşkın dile gelmez, açıklanamaz oluşudur. Yani bir anlamda tanımını tanımsızlıkta bulan bir duygudur aşk.
Tıpkı deryadaki (denizdeki) balıkların deryanın farkında olmaması gibi, zamanın içersinde yaşadığımız halde, zamanı tanımlamakta güçlük çektiğimiz gibi, aşkta da farkında olmadığımız ve tanımlayamadığımız bir hal yaşarız… İşte bu haliyle aşk, tanımlanamazdır.
Bazen aşk, yüzmek için girdiğin denizin içersinde düştüğün bir girdap gibidir. İstesen de, içinden çıkılmaz hale dönüşür bazen. İşte bu haliyle aşk, kaçınılmazdır.
Bazen bir tutku (ihtiras) olur. İnsan, insan olmanın ağrılarına ve acılarına da tutkun (meftun) olur. Anlaşılma isteğinin olduğu kadar, anlamanın ve ağlamanın da bir başka insani doğaya açılmanın yolu olduğu kanaatini taşır insan, sızlayan yerlerinde yüreğinin. Bireysel olsa da duygusal yaşamın, bir gönül paylaşımının insani bir hak olarak, insani bir ortak payda olarak kabul edilmesini ister. İşte bu yönüyle aşk, vazgeçilmezdir.
Aşk, bazen bir kıskançlık haliyle vurur insanı. Sadece senin için var olduğuna, hatta var olması gerektiğine inanırsın, sevgilinin. Aşıklar arasında, sevgilinin yürek atışlarında üçüncü şahıslara yer yoktur, olmaz, olamaz, olmamalıdır diye düşünürsün. Çünkü aşk, hiçbir maddi değer karşılığında, ihale edilemez, alınamaz, satılamaz ve bu tür ahlak ve insanlık dışı istekler aşıklara teklif bile edilemez. Sevme hakkının karşısında noterden tasdikli vekalet bile, sevme hakkına ve insan haklarına aykırı olduğu için geçersizdir. İşte bu haliyle aşk, devredilmezdir.
Bazen senin istediğin yerde o olmaz, olamaz. Onun istediği yerde de sen olmazsın. Belki de olamazsın. İşte o an biter bütün hayaller, bir anlık ama sadece bir anlık görme, eline dokunma arzusuyla harcadığın onca zaman bütün değerini yitirmiş olabilir. Yani sebebini bir türlü anlayamadığın bir boşluk, bir değersizlik, bir anlamsızlık doğar içinde. Bir anksiyöz mizaçlı boğuntu, bir daralma duyarsın ruh-u bedeninde.
Uzar içinde zaman, gece gözleri, gece saçları gibi sevgilinin. Gel desen de gelmez, gelemez bazen beklenen. Bütün dönmeyenler, bütün beklenenler gibi. Oysa bilinmeli ki şartlar ne olursa olsun aşk, bekletilmezdir.
Kim neyi hatırlarsa hatırlasın, kim neyi, kim kimi unutursa unutsun ama aşık olan asla bir ‘kim’ değildir. Ve aşk asla bir ‘ne’ değildir. İnsani doğanın unutma eğilimi olmadığı gibi unutma olanağı da yoktur. Çünkü insani doğa unutmaya müsait olsaydı, unutmak istediğimizi unutmak gibi, ikinci dereceden bir hafıza oyunuyla uğraşacağımıza, unutmayı unuturduk.
Eğer sevgili, sevdiğini gerçekten unutsaydı, unutabilseydi zaten unuttuğunu ya söylemezdi ya da söyleyemezdi. Yani aşkta unutmak, sadece psikolojik bir sitemdir aslında. İşte bu haliyle aşk, unutulmaz ve unutulamazdır.
Ve ulaşınca her şeyin bir anda biteceğini bilsen bile, yine de can atarsın o tac-ı vuslata (kavuşma anı). İşte bu haliyle aşk, sabredilmezdir… devamı haftaya…
