Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, toplumsal aktörler ile siyasal erkin sınırlandırılması hususunda bir meşruiyet zemini teşkil eder. Niklas Luhmann’ın Toplumsal Sistemler Kuramı çerçevesinde hukuk, modern toplumda kendi kurallarını kendi üreten ve kendi içinde kapalı işleyen otopoietik (autopoietic) bir alt sistemdir. Hukuk sisteminin kodları (haklı/haksız, hukuka uygun/aykırı), siyaset sisteminin kodlarından (iktidar/muhalefet, güç/güçsüzlük) ayrıştığı oranda özerkleşir.
Yargı bağımsızlığı sorunu sosyolojik olarak; siyaset alt sisteminin (devlet/yürütme) hukuk alt sisteminin kodlarını sömürmesi, yani hukukun araçsallaştırılarak kendi özerkliğini kaybetmesi (de-autopoiesis) durumudur.
Max Weber’in rasyonel-hukuki otorite tipolojisinde ise yargı bağımsızlığı, kararların kişisellikten arındırılmış, öngörülebilir ve biçimsel-rasyonel ilkelere dayanmasının koşuludur. Bu bağımsızlığın yitirilmesi, toplumun devlet aygıtına karşı duyduğu meşruiyet zeminini erozyona uğratır.
Türkiye tarihsel sürecinde yargı bağımsızlığı, kuruluşundan itibaren bürokratik vesayet ile siyasal vesayet arasında salınım gösteren bir gerilim alanı olmuştur. Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki araçsal yargı anlayışından (örneğin İstiklal Mahkemeleri tecrübesi), 1961 ve 1982 anayasalarının kurduğu vesayetçi yapılara; ve nihayet 2000’li yıllardan itibaren gelişen yeni siyasal iktidar blokunun yargıyı dönüştürme hamlelerine kadar yargı, tarafsız bir hakem olmaktan ziyade siyasal alanı dizayn etme aracı olarak işlev görmüştür.
Yargının toplumsal ve siyasal erke bağımlı hale gelmesi tek yönlü bir siyasi baskının ötesinde, çok katmanlı toplumsal süreçlerin sonucudur. Siyasal iktidarlar, toplumsal muhalefeti denetim altında tutmak veya kendi ideolojik tasavvurlarını topluma dayatmak amacıyla yargı kurumunu bir kontrol mekanizmasına dönüştürme eğilimindedir. Pierre Bourdieu’nün "Hukuki Alan" (Champ Juridique) kuramı bağlamında ele alındığında; yargısal alan, sembolik şiddeti yetke ile uygulayabilme imkânı sunar. Siyasal erk, norm üretme ve mahkeme kadrolarını belirleme yetkisini kullanarak bu alandaki "sembolik sermaye"ye el koyar; böylece siyasi kararlar, "hukuk" adı altında meşrulaştırılır. Hukuki kararlar yalnızca yürürlükteki mevzuatın soyut bir uygulaması değildir. Yargıç ve savcıların toplumsal kökenleri, habitusları (habitus - Bourdieu), eğitim süreçleri ve mensup oldukları sosyo-kültürel ağlar kararlar üzerinde belirleyicidir. Yargı organı üyelerinin seçiminde liyakat yerine siyasal veya dinsel/cemaatsel ağların (patronaj ilişkileri) belirleyici olması, kurumsal sadakatin hukuka değil, aktörlere yönelmesine neden olur. Son çeyrek asırlık AKP dönemine baktığımızda yargıdaki düalite oluşumu ve şizofreniyi de görmek mümkün. 28 Şubat ve 3Y retoriği ile gelen iktidarın, 28 Şubat yargılılarını içeride tutması (ki Salih Mirzabeyoğlu, bunun baş örneklerinden.), aslında hukuktan evvel bir persona sahibi olduklarına açık delildir. Bağımsızlığın olmadığı sistem veya yapılarda mevcut bulunan düalite ve buna bağlı olarak siyasal şizofreni oluşumunu, yargıda sık sık görmekteyiz. Hukukun beşeri bir sistem olarak inşâ edildiği dünya düzeninde, beşerî kavgaların ve neyin kavgasını ettiğini bilmeyen kendilerinden büyük rütbelere sahip horozların, kavgasını görmekteyiz. Bu hâl, bir uyarıya maruz kalıncaya dek (disturb) rahatsızlık vermeye devam edecek züppe ve sümüklü çocuk örneğiyle benzeşir. Mutlak karara yetki sahibi olacak kişi veya varlığın ise beşerî bir akıl sahibi olması, patronaj ilişkisinden öte ve kadro değişikliğinden öte bir mana taşımayacaktır. Bahsettiğimiz patronaj ve kadro değişikliğinde. ibaret kemmiyet hâli, şöyle örneklendirilebilir:
Yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarını direnme normunun ötesine geçerek tamamen yok sayması, Türk hukuk sisteminde normlar hiyerarşisini (Kelsen'in Stufenbau kuramı) tamamen işlevsiz kılmıştır. Bu durum, hukuki öngörülebilirliği yok ederek devleti Anayasal kriz alanına itmektedir. Yargı bağımsızlığının kaybolduğu rejimlerde yargı, siyasal muhalefeti tasfiye etme veya baskılama işlevi görür (Tushnet, 2015). Türkiye’de siyasi parti kapatma davaları, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve tutuklu yargılamaların bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi, yargının siyasal rekabeti belirleyen ana aktör konumuna çekildiğini göstermektedir.
Türkiye’de yargı bağımsızlığı sorunu, teknik bir mevzuat eksikliği olmaktan çıkıp bütüncül bir siyasal kültür ve rejim sorunu haline gelmiştir. Yargının araçsallaştırılması, yalnızca bireysel hak ve özgürlükleri tehdit etmekle kalmamakta; doğrudan ekonomik güvensizlik, yabancı sermaye çıkışı ve toplumsal anomi (Durkheim, 1951) sonuçlarını doğurmaktadır. Bu sorunun çözümünde ise yargının beşer akla hapisi, ideolojik formasyon ile aynı sorunları yineleyecektir. Yenilik ve değişiklikler içerisinde kemmiyet-keyfiyet değişimine ayak uydurmakta ve hatta değişimi idrak etmekte zorlanan insan şuurunun hadiseye yanaşması, çoğu noktayı ve “yargı”yı esnek ve ister istemez taraflı, yanlış gibi sayabileceğimiz menfi kutuplara itecektir. Üst mânâ olarak ele almamız gereken hukukun üst bir mânâyla değerlendirilmesi gerekirse bu bütünün parçalarındaki asıl sorunun ahlâk olduğu bir gerçektir. “Yargının bağımsızlığı sorunu”, aslında 'yargının ahlâksızlığı sorunu'dur. Ahlak mefhumu, bir mükellefiyet, bir vazife mefhumundan doğmaktadır; ve materyalist bir anlayışla kavranamayacak bir gerçeklik hâlinde, en eski devirlerden bugüne kadar birbiriyle hiç ilişkisi olmayan toplumların birtakım ortak prensipleri halinde de görünmektedir... Adam öldürmenin, hırsızlığın, ırza tecavüzün, ihanetin fenalığı gibi hususların, genel bir anlayış teşkil etmesi gibi... Ahlâk kaideleri, dışa dönük yönüyle, cemiyeti düzenlemeye ve nizamı temine yarıyor... Bütün hukuk kaideleri ve bunları içine alan kanunlar da cemiyeti nizamlamağa uğraşmıyorlar mı?.. Bunun böyle olduğu açık! İşte bütün mesele, mutlak fikre nisbetle ahlâk. Kuru kuruya ahlâk olmaz ve eksik olur. Kendi yapar kendi tapar misali bir Batı ahlâkının (civilization), savaş ve kanla kâim olduğunu da bu manada hatırlamak gerek. Ahlâk, ahlâk,
