Hasan Karademir - Yazar, Program Moderatörü
Köşe Yazarı
Hasan Karademir - Yazar, Program Moderatörü
 

MUHALEFETSİZ DEMOKRASİ OLMAZ!

Demokrasi, bir muhalefet rejimidir ve iktidarı ise “muhalefetten pay çıkarabildiği” bir rejim. Batılıların sosyolojide çeşitli rejimleri tanımlamalarındaki bir çeşit hazır kalıptır “demokrasi.” Bir örnek olarak Fareed Zakaria’nın 1997’de yazmış olduğu bir makaleden örnekle ve pratik öncüsünün Viktor Orban olması vesilesiyle oluşturduğu bir teori, Illiberal Democracy. Bunu biz “kısmi demokrasi” olarak çeviriyoruz. Konumuz bu olmamasına rağmen biraz değinmek istiyorum. Orbán, 2014 yılında Romanya’da düzenlenen Băile Tușnad (Bálványos) yaz kampında yaptığı tarihi konuşmada, "Macaristan'ın liberal değerleri terk ederek illiberal bir devlet inşa edeceğini" dünyaya ilan etmiştir. Batı liberalizminin krizde olduğunu savunarak; Singapur, Çin, Hindistan, Rusya ve Türkiye gibi ülkeleri yeni yükselen başarı modelleri olarak göstermiş, Liberalizmin bireysel çıkarları kutsayarak ortak toplumsal çıkarlara (ulusa) zarar verdiğini iddia etmiş; birey yerine ulus, aile ve Hristiyanlık odaklı bir toplumsal düzen kurmayı hedeflemiştir. “Ayinesi iştir kişinin…” deyip kendi dönemine baktığımızda gördüğümüz çerçeve ise, günümüzde kendi “-tersten- yükselen (!)” ülkemizde de benzer sonuçlardır. Birkaç örnek zikredelim: 2011'de tek başına yeni bir anayasa ("Temel Kanun") yürürlüğe koydu. Seçim bölgelerini ve yasalarını Fidesz'in az oyla bile ezici çoğunluk elde etmesini sağlayacak şekilde (gerrymandering) yeniden dizayn etti. Bağımsız basın organları devlet baskısı veya yandaş iş insanlarının satın almalarıyla susturuldu. Kamu yayıncılığı tamamen iktidarın propaganda aracına dönüştü. Yüksek mahkemeler ve yargıç atamaları doğrudan yürütmenin kontrolüne bağlandı. Ssyal yardımları azaltarak vatandaşları devlete bağımlı kılan "iş temelli devlet" (work-based state) modelini getirdi. Enerji, bankacılık ve medya gibi kritik sektörlerdeki yüzlerce şirket devlet kontrolüne veya rejim yanlısı oligarklara devredildi. Sivil toplum kuruluşlarını, muhalif sesleri ve yabancı fon destekli kurumları "yabancı ajan" veya "ulusal güvenlik tehdidi" ilan eden sert yasalar ve denetleme mekanizmaları kurdu. Orbán'ın politik meşruiyeti iki ana düşman ve söylem üzerine kuruludur. Avrupa Birliği (AB) kurumlarını Macaristan’ın iç işlerine ve egemenliğine karışan "bürokratlar" olarak nitelendirmiş, AB fonlarını alırken AB değerlerine sürekli meydan okumuştur. Batı Avrupa'nın göçmen politikaları nedeniyle kültürel olarak çöktüğünü savunmuş; Macaristan'ı "Avrupa'nın ve Hristiyanlığın son kalesi" olarak konumlandırmıştır. Kendi ulusal medyalarında ise Orban’ın yenilgisi “demokratik kurumlara dönüş” olarak servis ediliyor. Yine demokrasi… Halbuki Demokrasi'nin bir gayesi yoktur, bu bakımdan da gaye olamaz. Demokrasinin yanına paket laf olarak özgürlükte ekleniyor. Neyin özgürlüğü? Zevk ve tatminin. Bugün politikada “özgürlük” talebiyle istenen meselelerin ekserisinin -gerek ideolojik gerekse pratik- zevk ve tatmin aracı olmaktan öteye gitmediğini görmekteyiz. Bu durumu adeta bir “eşek hürriyeti” olarak nitelendirebiliriz. -Bir hakaret nezdinde değil, şuurun getirilmek istendiği nokta olarak düşünün.- Özellikle otoriter rejimlerin yanına bir ek olarak eklenen “demokrasi” tanımından şunu anlamalıyız: “Demokrasi, bir muhalefet rejimidir, ama sadece hatayı değişik kurum ve kuruluşlardan dile getirme hürriyeti değil, derinliğe doğru gidince hürriyetin de kalmadığı ve aslında sadece kendi belirlediği sınırlar içinde kalmak üzere muhalefet rejimidir.” Rejimin gayesi, tanımlarının da içinde. İşin teorik kısmına biraz daha yaklaşalım. “İlliberal demokrasi” kavramının teorik tutarlılığı, büyük ölçüde Joseph Schumpeter’in Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi (1942) adlı eserinde ortaya koyduğu minimalist (usulî) demokrasi tanımına dayanmaktadır. Schumpeter, “kamu yararı”nın veya “halkın iradesi”nin gerçekleştirilmesine dayanan klasik teorileri reddederek, demokrasiyi tamamen siyasi kararlara ulaşmak için bir kurumsal yöntem olarak yeniden tanımlamıştır: “Demokratik yöntem, bireylerin halkın oyu için rekabetçi bir mücadele yoluyla karar verme yetkisini elde ettikleri, siyasi kararlara varılmasına yönelik kurumsal düzenlemedir.” — Joseph Schumpeter (Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, 1942, s. 269) Demokrasiyi rekabetçi bir seçim mekanizmasına indirgeyerek, Schumpeter’in modeli demokratik meşruiyeti bireysel haklar, basın özgürlüğü veya azınlıkların korunması gibi somut normatif sonuçlardan ayırmıştır. Robert Dahl’ın poliarşi (polyarchy) kavramı (Poliarşi: Katılım ve Muhalefet, 1971), ifade özgürlüğü, alternatif bilgi kaynakları ve özerk dernekler kurma hakkı gibi kurumsal garantiler talep ederek bu minimalist görüşü genişletmeyi amaçlarken, illiberal demokrasiler olarak tanımlanan rejimler, Schumpeterci rekabetin usulî özünü sömürürken, Dahlci kurumsal garantileri sistematik olarak daraltmaktadır. Halkımızın meşhur bir söylemi olan “Arşiv Unutmaz!” sözü ile beraber halkı, unutulmaz hakikatin ortaya çıkışının ta kendisi olarak adlandırıp “halkın erişimi ortadan kalkarsa hakikatin zuhuru da kaybolur” zanneden iktidar modelinin, aslında hesaplarının çarşıya uymadığı da hepimizin malumu!… Gerçeklik seviyesinin değişmesiyle değişen şuur hakikatinin üzerini örtmek, “çoğunluk” stratejisinin en büyük hamlelerinden. Özellikle ülkemizde bunun pratiği, yaklaşık yarım asırdan beri gözükmekte. Halkın seçime gitmesini “demokrasi gereği” olarak adlandıran mekanizmalar, “oy”un kıymetsizliği konusunda hiçbir söz sahibi olamıyorlar… Özellikle son halk oylamaları ve röportajlarının ekserisinde söylenen alışılagelmiş söz: “Kötünün iyisi…” Belirli bir seçime “kötünün iyisi” olarak zorlanan bir halkta ne kadar uygulanagelmiş bir demokrasi?!… Teorik kısma devam edelim: Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi (1835) adlı eserinde, sınırlandırılmamış halk egemenliğinin çoğunluk despotizmine dönüşme riski taşıdığı konusunda uyarıda bulunmuştur: “Hükümet meselelerinde halkın çoğunluğunun her şeyi yapma hakkına sahip olduğu şeklindeki ilkeyi saygısız ve iğrenç buluyorum; ancak yine de tüm yetkilerin kaynağını çoğunluğun iradesinde görüyorum.” — Alexis de Tocqueville (Amerika’da Demokrasi, Cilt I, Bölüm 15) Tocqueville, yasama, yürütme ve yargı aygıtlarının tümü çoğunluğun doğrudan araçları haline geldiğinde, birey veya azınlık için hiçbir kurumsal başvuru yolunun kalmadığını gözlemlemiştir. Burada “çoğunluk” tanımının altını çizmekte yarar var. “Çoğunluk” denilen kitle, kemmiyet ifade eden ve hakikatinde bir dolmuşu bile dolduramayacak keyfiyet arz etmeyen bir kitle olduğu takdirde kesinlikle “Çok kişiyse tamamdır.” demek, avlanmaktır. Mantıkta “doğru”nun değerinin her zaman 1 olduğu unutulmamalıdır. Tekrardan aynı sözü bir serlevha niteliğinde aktarmak lazım: “Demokrasi, bir muhalefet rejimidir, ama sadece hatayı değişik kurum ve kuruluşlardan dile getirme hürriyeti değil, derinliğe doğru gidince hürriyetin de kalmadığı ve aslında sadece kendi belirlediği sınırlar içinde kalmak üzere muhalefet rejimidir
Ekleme Tarihi: 18 Ağustos 2026 -Salı

MUHALEFETSİZ DEMOKRASİ OLMAZ!

Demokrasi, bir muhalefet rejimidir ve iktidarı ise “muhalefetten pay çıkarabildiği” bir rejim. Batılıların sosyolojide çeşitli rejimleri tanımlamalarındaki bir çeşit hazır kalıptır “demokrasi.” Bir örnek olarak Fareed Zakaria’nın 1997’de yazmış olduğu bir makaleden örnekle ve pratik öncüsünün Viktor Orban olması vesilesiyle oluşturduğu bir teori, Illiberal Democracy. Bunu biz “kısmi demokrasi” olarak çeviriyoruz. Konumuz bu olmamasına rağmen biraz değinmek istiyorum. Orbán, 2014 yılında Romanya’da düzenlenen Băile Tușnad (Bálványos) yaz kampında yaptığı tarihi konuşmada, "Macaristan'ın liberal değerleri terk ederek illiberal bir devlet inşa edeceğini" dünyaya ilan etmiştir. Batı liberalizminin krizde olduğunu savunarak; Singapur, Çin, Hindistan, Rusya ve Türkiye gibi ülkeleri yeni yükselen başarı modelleri olarak göstermiş, Liberalizmin bireysel çıkarları kutsayarak ortak toplumsal çıkarlara (ulusa) zarar verdiğini iddia etmiş; birey yerine ulus, aile ve Hristiyanlık odaklı bir toplumsal düzen kurmayı hedeflemiştir. “Ayinesi iştir kişinin…” deyip kendi dönemine baktığımızda gördüğümüz çerçeve ise, günümüzde kendi “-tersten- yükselen (!)” ülkemizde de benzer sonuçlardır. Birkaç örnek zikredelim:

2011'de tek başına yeni bir anayasa ("Temel Kanun") yürürlüğe koydu. Seçim bölgelerini ve yasalarını Fidesz'in az oyla bile ezici çoğunluk elde etmesini sağlayacak şekilde (gerrymandering) yeniden dizayn etti.

Bağımsız basın organları devlet baskısı veya yandaş iş insanlarının satın almalarıyla susturuldu. Kamu yayıncılığı tamamen iktidarın propaganda aracına dönüştü. Yüksek mahkemeler ve yargıç atamaları doğrudan yürütmenin kontrolüne bağlandı.

Ssyal yardımları azaltarak vatandaşları devlete bağımlı kılan "iş temelli devlet" (work-based state) modelini getirdi. Enerji, bankacılık ve medya gibi kritik sektörlerdeki yüzlerce şirket devlet kontrolüne veya rejim yanlısı oligarklara devredildi.

Sivil toplum kuruluşlarını, muhalif sesleri ve yabancı fon destekli kurumları "yabancı ajan" veya "ulusal güvenlik tehdidi" ilan eden sert yasalar ve denetleme mekanizmaları kurdu. Orbán'ın politik meşruiyeti iki ana düşman ve söylem üzerine kuruludur. Avrupa Birliği (AB) kurumlarını Macaristan’ın iç işlerine ve egemenliğine karışan "bürokratlar" olarak nitelendirmiş, AB fonlarını alırken AB değerlerine sürekli meydan okumuştur. Batı Avrupa'nın göçmen politikaları nedeniyle kültürel olarak çöktüğünü savunmuş; Macaristan'ı "Avrupa'nın ve Hristiyanlığın son kalesi" olarak konumlandırmıştır.

Kendi ulusal medyalarında ise Orban’ın yenilgisi “demokratik kurumlara dönüş” olarak servis ediliyor. Yine demokrasi… Halbuki Demokrasi'nin bir gayesi yoktur, bu bakımdan da gaye olamaz. Demokrasinin yanına paket laf olarak özgürlükte ekleniyor. Neyin özgürlüğü? Zevk ve tatminin. Bugün politikada “özgürlük” talebiyle istenen meselelerin ekserisinin -gerek ideolojik gerekse pratik- zevk ve tatmin aracı olmaktan öteye gitmediğini görmekteyiz. Bu durumu adeta bir “eşek hürriyeti” olarak nitelendirebiliriz. -Bir hakaret nezdinde değil, şuurun getirilmek istendiği nokta olarak düşünün.- Özellikle otoriter rejimlerin yanına bir ek olarak eklenen “demokrasi” tanımından şunu anlamalıyız:

“Demokrasi, bir muhalefet rejimidir, ama sadece hatayı değişik kurum ve kuruluşlardan dile getirme hürriyeti değil, derinliğe doğru gidince hürriyetin de kalmadığı ve aslında sadece kendi belirlediği sınırlar içinde kalmak üzere muhalefet rejimidir.” Rejimin gayesi, tanımlarının da içinde.

İşin teorik kısmına biraz daha yaklaşalım. “İlliberal demokrasi” kavramının teorik tutarlılığı, büyük ölçüde Joseph Schumpeter’in Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi (1942) adlı eserinde ortaya koyduğu minimalist (usulî) demokrasi tanımına dayanmaktadır. Schumpeter, “kamu yararı”nın veya “halkın iradesi”nin gerçekleştirilmesine dayanan klasik teorileri reddederek, demokrasiyi tamamen siyasi kararlara ulaşmak için bir kurumsal yöntem olarak yeniden tanımlamıştır:

“Demokratik yöntem, bireylerin halkın oyu için rekabetçi bir mücadele yoluyla karar verme yetkisini elde ettikleri, siyasi kararlara varılmasına yönelik kurumsal düzenlemedir.”

— Joseph Schumpeter (Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, 1942, s. 269)

Demokrasiyi rekabetçi bir seçim mekanizmasına indirgeyerek, Schumpeter’in modeli demokratik meşruiyeti bireysel haklar, basın özgürlüğü veya azınlıkların korunması gibi somut normatif sonuçlardan ayırmıştır.

Robert Dahl’ın poliarşi (polyarchy) kavramı (Poliarşi: Katılım ve Muhalefet, 1971), ifade özgürlüğü, alternatif bilgi kaynakları ve özerk dernekler kurma hakkı gibi kurumsal garantiler talep ederek bu minimalist görüşü genişletmeyi amaçlarken, illiberal demokrasiler olarak tanımlanan rejimler, Schumpeterci rekabetin usulî özünü sömürürken, Dahlci kurumsal garantileri sistematik olarak daraltmaktadır. Halkımızın meşhur bir söylemi olan “Arşiv Unutmaz!” sözü ile beraber halkı, unutulmaz hakikatin ortaya çıkışının ta kendisi olarak adlandırıp “halkın erişimi ortadan kalkarsa hakikatin zuhuru da kaybolur” zanneden iktidar modelinin, aslında hesaplarının çarşıya uymadığı da hepimizin malumu!… Gerçeklik seviyesinin değişmesiyle değişen şuur hakikatinin üzerini örtmek, “çoğunluk” stratejisinin en büyük hamlelerinden. Özellikle ülkemizde bunun pratiği, yaklaşık yarım asırdan beri gözükmekte. Halkın seçime gitmesini “demokrasi gereği” olarak adlandıran mekanizmalar, “oy”un kıymetsizliği konusunda hiçbir söz sahibi olamıyorlar… Özellikle son halk oylamaları ve röportajlarının ekserisinde söylenen alışılagelmiş söz: “Kötünün iyisi…” Belirli bir seçime “kötünün iyisi” olarak zorlanan bir halkta ne kadar uygulanagelmiş bir demokrasi?!… Teorik kısma devam edelim:

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi (1835) adlı eserinde, sınırlandırılmamış halk egemenliğinin çoğunluk despotizmine dönüşme riski taşıdığı konusunda uyarıda bulunmuştur:

“Hükümet meselelerinde halkın çoğunluğunun her şeyi yapma hakkına sahip olduğu şeklindeki ilkeyi saygısız ve iğrenç buluyorum; ancak yine de tüm yetkilerin kaynağını çoğunluğun iradesinde görüyorum.”

— Alexis de Tocqueville (Amerika’da Demokrasi, Cilt I, Bölüm 15)

Tocqueville, yasama, yürütme ve yargı aygıtlarının tümü çoğunluğun doğrudan araçları haline geldiğinde, birey veya azınlık için hiçbir kurumsal başvuru yolunun kalmadığını gözlemlemiştir. Burada “çoğunluk” tanımının altını çizmekte yarar var. “Çoğunluk” denilen kitle, kemmiyet ifade eden ve hakikatinde bir dolmuşu bile dolduramayacak keyfiyet arz etmeyen bir kitle olduğu takdirde kesinlikle “Çok kişiyse tamamdır.” demek, avlanmaktır. Mantıkta “doğru”nun değerinin her zaman 1 olduğu unutulmamalıdır.

Tekrardan aynı sözü bir serlevha niteliğinde aktarmak lazım:

“Demokrasi, bir muhalefet rejimidir, ama sadece hatayı değişik kurum ve kuruluşlardan dile getirme hürriyeti değil, derinliğe doğru gidince hürriyetin de kalmadığı ve aslında sadece kendi belirlediği sınırlar içinde kalmak üzere muhalefet rejimidir

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.