Siyaset biliminde hibrit rejimler ikiye ayrılır. Yarışmacı Otoriterlik (Competitive Authoritarianism), Muhalefetin seçimleri kazanma şansının az da olsa bulunduğu, oyun alanının eğri olduğu ancak yarışmanın sürdüğü rejimler. Hegemonik Otoriterlik (Hegemonic Authoritarianism) ise Seçimlerin yapıldığı ancak iktidar partisinin veya liderin devlet imkanlarını, yargıyı ve medyayı tamamen kontrol ederek muhalefetin kazanma ihtimalini neredeyse imkansız hale getirdiği rejimler. Seçimler bir rekabetten ziyade, iktidarın meşruiyetini tazeleme ve hegemonya kurma aracına dönüşür.
Türkiye, özellikle 2010'lu yıllara kadar literatürde "vesayetçi demokrasi" veya "kusurlu demokrasi" olarak anılıyordu. Ancak 2010 Anayasa Referandumu, 2013 Gezi Parkı olayları, 2015 seçim süreçleri, 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve nihayetinde 2017 referandumu ile geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ülkenin rejim tartışmalarını kökten değiştirdi. Akademisyenler (örneğin Ergun Özbudun, Berk Esen, Şebnem Gümüşçü gibi isimler) Türkiye'yi önce "yarışmacı otoriter" olarak tanımlarken, gücün tek elde toplanma dozajı arttıkça "hegemonik otoriter" eğilimlerin ağır bastığını vurgulamışlardır.
Özellikle bu tanıma uyan temel saikler, Parti-Devlet Bütünleşmesi ile birlikte yaşanan tek seslilik ve hakiki muhalefetten eserin kalmaması, muhalefetin içinin boşaltılması ve bir panoptikon rejimi haline dönüştürülmesi, yargının bağımsızlığını kaybederek muhalefeti dizayn etme, cezalandırma veya sindirme aracı (silahı) haline gelmesi. Anayasa Mahkemesi veya AİHM kararlarının uygulanmaması, siyasi davalar, Medyanın çok büyük bir bölümünün doğrudan veya dolaylı (kamu ilanları, RTÜK cezaları, sahiplik yapısı üzerinden) kontrol edilmesi. Muhalefetin sesini duyurabileceği ana akım kanalların yok edilmesi ve dezenformasyon mekanizmaları, Seçimlerin düzenli yapılması ve sandığın meşruiyet kaynağı olarak görülmesi, ancak muhalefet için "adil ve eşit olmayan" bir yarış sahasının yaratılması, Rejimin merkezinde, kitlelerle doğrudan duygusal ve popülist bir bağ kuran, sivil din ile hegemonyayı elinde tutup kendini "milletin tek gerçek temsilcisi" olarak konumlandıran güçlü bir lider figürünün bulunması sayılabilir. Muhalefetin kukla haline getirilmesi ve çeşitli tehdit ve şantajlar eşliğinde kendi partilerine katma, çeşitli cemaat operasyonları sonrasında veya hemen öncesinde ajanlık teklifleri, gazetecinin işçi haklarının ihlali ve nedeninin halktan ziyade “hegemonya”ya muhalefet oluşu temel saik olarak sayılabilir.
Türkiye'de toplumun en az yarısı iktidar blokuna karşı konsolide olmuş durumdadır ve muhalif kimliğini korumaktadır. Sosyal doku tek tipleştirilememiştir ancak daha vahim bir sonuç olarak bin parçaya bölünmüş ve birleşmesi zorlaşmıştır ve hala demokrasiden medet umulmaktadır. Herkesin “nasıl ve niçin birlik” sorusuna karşı kayıtsız kalması ve evi yanarken üst katta satranç oynamaya devam eder misali, kendi emellerinin derdine düşmesi; hegemonik otoriter rejimin bir sonucudur. Özellikle çeşitli muhaliflerin “adam kazandı, sallayamadılar” tarzı gaz veren samimiyetsiz açıklamalarının da -söylem olarak farklılık gösterebilir, keyfiyete bakınız- bu rejimin ekmeğine yağ sürdüğünü hatırlatalım. Atalarımızdan gelme çok meşhur bir laf: “Suya götürüp susuz getirme…” Bu rejimin aparatları veya kuklaları ile inilecek ip, oynanacak gösterinin sonucunda özünde ruhsuz olan kuklaların büzülmüş ve ruhsuz hallerine hatta parçalanmış bir şekilde bırakılacakları malum. Aynı haltın laciverdi manasıyla SDG her ne kadar refah içerisindeyse -silah bırakma vs. öncesi- Kürtlerin ve bilhassa çözüm süreci meraklılarının da o kadar refah içerisinde olacağını unutmayalım. Üstelik bu çözüm süreci meselesine pek değinmek istemem ancak uluslararası bir mesele olması, işi daha da tehlikeli kılmakta. Geçelim meseleyi…
Koca bir sahte veli tarikatı haline gelmiş ülkemizin bu konudaki en büyük adımı (!), Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle beraber “keyfinin paşada olmayışı…” Özellikle güçler ayrılığının tasfiyesiyle işi ehlinden alıp kemmiyet hesabıyla kartlaşmış piliçlere veya kargalara vermekle beraber ülkemiz koca bir sahte veli tarikatı ve kuru sıkı pohpoh eğilimindedir. Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasi parti genel başkanı olabilmesi, devletin mülki amirlerinin (vali, kaymakam vb.) ve bürokrasinin doğrudan bir parti aygıtı gibi çalışmasının önünü açmıştır.
“İnsan Hakları” maskesiyle her türlü imansızlığı yapan ve hakimiyeti hakka vermemekte ısrarcı rejimin “dost”larının kuruluşlarında dahi “not free” ibaresi görülürken, bunlar hala daha “soyunmadım ama…” diyen kadın misali kendi yüzsüz hergeleliklerini yiğitlik diye pazarlamaktadır. V-Dem’in literatüre soktuğu güzel bir tabir: "Seçimsel Otoriterlik" (Electoral Authoritarianism) V-Dem'in dikkat çektiği en büyük yapısal sorunlardan biri aşırı siyasi kutuplaşmadır. Hegemonik rejim, toplumu "biz ve onlar" şeklinde keskin hatlarla bölerek kendi tabanını konsolide etmekte ve bu sayede ekonomik krizlere rağmen kitlesel desteğini korumaktadır.
OHAL KHK’ları ve yeni hükümet sistemiyle birlikte yargı bağımsızlığının ortadan kalkması, doğrudan Türkiye'nin ekonomik risk primini (CDS) yükseltmiş ve kurumsal yatırımcıların ülkeden kaçışını hızlandırmıştır. OHAL döneminde binlerce şirkete kayyum atanması ve hukuki öngörülebilirliğin yok olması, yerli ve yabancı sermaye için en temel güvence olan mülkiyet hakkını tartışmalı hale getirmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte Merkez Bankası (TCMB) başkanlarının bir kararnameyle sık sık görevden alınabilmesi, para politikasının rasyonel zeminden kopmasına neden olmuştur. Enflasyonun kontrolden çıkması ve TL'nin devalüasyonu, bu kurumsal erozyonun doğrudan sonucudur. Sıcak para dedikleri “haram para”ların dahi kendilerinden uzaklaşması ve yatırım dedikleri meseleyi adeta kumar bahsine çevirmelerinin ardından hakkın hatırı âlidir levhasının ve “realitesi”nin zuhuruyla karşılaşmışlardır. Bugünse diktatör olmamalarını veya otoriter olmamalarını başıboş hürriyete bağlayıp insanın kafasını fare kafasından farksız kılan rejim, put edindiği demokrasiden bile hızla uzaklaşmış ve kartlaşmıştır. Hegemonik yapı harici hiçbir müslüman yapının kabul dahi edilmemesi, son Furkan olayları ve daha öncesinde miting veya konferanslarında yaşanan başörtülü kadınları tekmeleme, zorla cebren onlara baskı ve hak ihlali uygulama gibi bir takım 28 Şubatvari uygulamalar hala devam etmektedir.
Siyaset bilimci Antonio Gramsci'ye göre hegemonya sadece zorla değil, rıza üreterek sürdürülür. Türkiye'deki yerel seçim dinamikleri, iktidarın toplum üzerindeki bu "rıza üretme" yeteneğini kaybettiğini göstermektedir lakin iktidar sarmalından da muhalefet kaçamamakta… Ağız yolunu bilmez; kaşık çalar pilava usülü bir muhalefetimiz olduğu sürece hiçbir halt olmaz! “Babam da bilir” gerçeğinden öteye geçemeyen ve çözüm teklifi sunamayan ve sunanlara da çeşitli yafta ve etiketler yapıştıran ve tutmayan etiketleri cebren baskıyla tutturmaya çalışan muhalefetten bir halt olmaz! Birlik deyip veya Allah bir deyip bile “nasıl bir?” olduğunu bilmeyen müslümandan bir halt olmaz! Sokakta “komünist olmadığını açıkla!” diye bir soru sorulmasına karşılık cehaletiyle ahmaklığını ağzında geveleyecek adamdan bir halt olmaz! “Kötünün iyisi olduğu için oy veriyoruz.” deyip iyinin iyisi veya en azından iyisi için çabalamayanlardan bir halt olmaz. Olmadı da! Devamlı palavra, palavra…
