Son birkaç aydır gün geçmiyor ki, kuruyan veya suyu çekilen göller ve akarsular, su seviyesi oldukça düşen barajlar ve kentlerde planlı su kesintileri haber olarak düşmesin. Yani ülkemizde ciddi biçimde susuzlukla karşı karşıyayız. Aslında yıllardır sularımız hızla azalmakta. Göl Marmara, Meke Gölü, Akşehir Gölü yıllar oldu kuruyalı. Tuz gölü küçüldükçe küçüldü. Bunlara daha birçok akarsu, göl ve barajı ekleyebiliriz. Peki şimdiye kadar bunun önüne geçmek için ne yaptık? Kayda değer hiç bir şey. Ya da sorunu daha da derinleştirecek şekilde havzalar arası su taşıma yoluna gittik. Ne zaman ki kentlerde planlı su kesintileri yapılmaya başlandı ve gıda fiyatları çoğunluğun ulaşamayacağı düzeylere çıktı, biz kentliler kuraklığın ve susuzluğun farkına varmaya başladık. Başladıysak tabi!
Şimdi her şeyden önce biz suyu bol olan değil, su stresi altında olan bir ülkeyiz. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre ülkemizin tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyeli yılda ortalama toplam 112 milyar m3 olup, bunun 57 milyar m3’ü kullanılmaktadır. Ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarı 2000 yılında 1 652 m3, 2009 yılında 1 544 m3, 2020 yılında ise 1 346 m3 olmuştur. Görüldüğü gibi aratan nüfusla birlikte kişi başına düşen kullanılabilir su potansiyeli yıldan yıla düşmektedir ve kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarının 2030 yılında 1.200 metreküpe, 2040 yılında 1.116 metreküpe, 2050 yılında ise 1.069 metreküpe kadar düşmesi beklenmektedir. Kuşkusuz ki, bu rakamların da ne kadar gerçeği yansıttığı tartışmalıdır. Çünkü sadece nüfus artmıyor, aynı zamanda iklim değişikliği nedeniyle yaşanan kuraklıklar, su havzalarının betonlaşması, atıklar nedeniyle sularımızın kirlenmesi vb. nedenlerle kullanılabilir su miktarı da yıldan yıla azalıyor.
Şimdi gelelim baştaki soruya. Ülkemizde yaşanan ve gittikçe derinleşen (ve derinleşecek olan) susuzluk sorunun tek nedeni iklim değişikliği ve bunun sonuçlarından bir olan kuraklık mı? Şayet bu soruya evet dersek, günah keçisini bulmuş ve her türlü sorumluluktan kurtulmuş oluruz. Yurttaşa da ancak su tasarrufu tavsiyesinde bulunuruz. Ancak konuyu derinlemesine incelediğimizde durumun hiç de böyle olmadığını görüyoruz.
Ülkemizde suyun kullanımına baktığımızda, 2020 yılı verilerine göre toplam kullanılan suyun % 77’si tarımsal sulamada, kalan % 23 ise içme-kullanma ve sanayide kullanılmaktadır. Tarımda kullanılan su oranı Avrupa Birliği ülkeleri ortalamasında bizden yaklaşık 30 puan daha az olup, % 46 düzeyindedir. Birçok gölümüzün kuruma nedeni de, gölden suyun dolma kapasitesinden daha fazlasının tarımsal sulama amaçlı çekilmesidir. Manisa’da bulunan Göl Marmara ve Beyşehir Gölünde durum budur. Göl Marmara çoktan göl olmaktan çıktı ve Beyşehir Gölü de can çekişmektedir. Öyle ki, artık Beyşehir Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Hasan Kurt Beyşehir Gölü’nün cenazesinin kaldırılmasından bahsetmektedir. Ve şunu ifade etmek gerekir ki, Beyşehir Gölü’nün su seviyesinin düşmesinin en büyük nedeni, bu gölden Konya Ovasına sulama suyu verilmesidir. Ayrıca son 10-15 yılda yukarı kodlarda gölü besleyen akarsuların üzerine çok sayıda sulama barajları inşa edildiğinden, göle yeterli su gelmemektedir. Bu durum bölge halkının ekonomik yapısını da önemli ölçüde değiştirmiş durumda. Geçtiğimiz Nisan ayında bölgeye yaptığımız bir ziyarette balıkçılardan aldığımız bilgiye göre 2000’den önce kayıtlı 3147 balıkçı kayığı varken bu sayı bugün 604 balıkçıya düşmüş durumda. Sonuç olarak gençler kentlere göç etmeye başlamış.
Ayrıca yer altı sularının aşırı kullanımı da söz konusudur. Bu da Konya ovasında olduğu gibi hem obrukların oluşumuna neden olmakta (ve bölge sakinlerinin can güvenliğini tehlikeye atmakta) ve yer alt su seviyesi aşağılara düştüğünden Tuz Gölü’nde olduğu gibi göl sularının çekilmesine neden olmaktadır.
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bunun önemli nedenlerinden biri kuşkusuz ki yanlış tarım politikaları ve yanlış sulama teknikleridir. Aslında yapılması gereken, vahşi salma sulamanın tamamen ortadan kaldırılarak birim su ile daha fazla alanın sulanmasını sağlayacak damla sulama gibi teknolojilerin kullanımının zorunlu hale getirilmesi ve havzanın su potansiyeli göz önünde bulundurularak ürün deseninin yeniden düzenlenmesidir (fazla su tüketen bitkiler yerine daha az su tüketen bitkilerin ekiminin tercih edilmesi). Peki yapılan bu mu? Hayır. Tam tersine daha fazla gelir getiren ancak daha fazla su ihtiyacı olan ürünlerin ekimi artmakta ve bu ihtiyacı karşılamak için başka havzalardan su taşıma yoluna gidilmektedir. Bunun önemli örneklerinden bir Mavi Tünel ile Göksu Nehri’nden Konya ovasına su taşınması projesidir.
Havzalar arası su taşıma aslında sadece su havzasındaki insanların su haklarının ihlal edilmesi, yaşam kaynaklarının tahrip edilmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda eko-sistemin bozulması ve başka canlıların yaşam alanlarının daralması ve yaşam haklarının ihlal edilmesi anlamına da gelmektedir.
Peki suyumuzun azalmasının tek sebebi tarımda yanlış su kullanımı mı? Elbette değil. Tarımda yanlış su kullanımı, en masum neden sayılabilir. Bundan çok daha beterleri var. Bunlardan birisi özel sektörce yapılan ve işletilen HES’ler. Ün küçük su kaynaklarının üzerine bile HES’ler kurulmakta ve havzadaki hayatlar kurutulmaktadır. Bir diğeri madencilik (taş ocakları dahil) uygulamaları. Bazı madencilik uygulamaları hem suyun yatağını değiştirerek daha derinlere gitmesine neden olmakta hem de fazla miktarda su kullandığından bölge sakinlerinin suya erişimini kısıtlamaktadır. Ve son olarak, kentsel ve sanayi atıkları ile sularımızı hızla kirleterek kullanılabilir su potansiyelimizi azaltmaktayız. Daha 70’li 80’li yıllarda akarsularımızı doğrudan içebilirken, bugün bu nitelikte çok az akarsu veya göl kalmıştır.
Bu koşullar altında, susuzlukta suçu tamamen iklim değişikliği ve kuraklığa yıkmak yerine, devlet ve yurttaşlar olarak bir an önce aklımızı başımıza almamızda ve gerekli tedbirleri almakta yarar var. Kuşkusuz en büyük görev devlete düşmekte, ancak vatandaşın da devleti gerekli politikaları oluşturma ve uygulamaya zorlaması gerekmektedir. Yani günah keçisi aramaktan önce kendi sorumluluklarımızı yerine getirmek durumundayız.
