Cumhuriyetimizin 103. yılını geçip 104. yılından gün almaya başladık. Bir yurttaş için ne kadar gurur verici bir olay...
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Ebedi Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tüm ulusal bayramlara büyük önem vermekle birlikte, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için bambaşka bir heyecan duyardı. Öyle ki; cumhuriyetin 15. yıl kutlamalarına hastalığı nedeniyle Ankara’da katılamadığı için derin bir üzüntü yaşamıştı. Onun hasta yatağındayken denizden vapurla geçen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerini selamlamak için doğrulmaya çalışırken çektiği acıyı ancak Yaradan bilir...
Atatürk’ün Ankara’ya gitmekteki o ısrarının, sadece bir protokolden ibaret olduğunu sanmıyorum. Ankara’da yapmayı düşündüğü, yarım kalan başka hangi büyük işler vardı? Bunu öğrenemeyebiliriz ama belki tahmin edebiliriz...
Bugün kendimize sormamız gereken can alıcı sorular şunlardır:
- Cumhuriyet Bayramı sadece resmi geçitlerden, caddelerde bayrak sallayıp Onuncu Yıl Marşı’nı söylemekten mi ibarettir?
- Türk devriminin ilkelerinden (mitolojik olarak Altı Ok) ilki olan cumhuriyetçilik neden birinci sıradadır?
- Atatürk dönemi cumhuriyeti ile şimdiki cumhuriyet (!) arasındaki derin uçurum nereden kaynaklanmaktadır?
Esas olan, cumhuriyetin Türk milleti için ne ifade ettiğine bakmaktır.
1. Sosyal Sözleşmenin Kadim Kökeni: Rousseau’dan Önce "Budun" ve "Kağan"
Batı merkezli tarih anlayışı, toplum ile devlet arasındaki sözleşmeyi Jean-Jacques Rousseau veya Thomas Hobbes ile başlatır. Oysa Türk devlet felsefesi, binlerce yıl önce yazısız ama sarsılmaz bir toplumsal sözleşmeye dayanıyordu.
- Kağanın Sorumluluğu (Sosyal Devlet): Orhun Kitabeleri’nde geçen "Aç halkı doyurdum, çıplak halkı giydirdim, fakir halkı zengin kıldım" ifadesi, hükümdarın halkına karşı taahhüdüdür.
- Halkın Katılımı ve Hesap Sorma: Budun toplantıları, kağanın "Halkı zengin edeceğim" sözünü tutup tutmadığının denetlendiği yerdi. Sıradan vatandaş haksızlıkları burada doğrudan şikayet edebilirdi.
- Demokratik Karakter (Kurultay): Eski Türklerde kurultay sadece bir danışma meclisi değildi; kağanın kararlarını veto etme veya töreye uymayan kağanı görevden alma yetkisine sahipti. Kurultaya Katun’un (hakanın eşi) katılması ise kadının yönetimdeki yüksek statüsünü simgeliyordu.
Atatürk, Medeni Bilgiler kitabında demokrasinin tam ve en bariz hükümet şeklinin cumhuriyet olduğunu belirtirken şu tarihi gerçeğe dikkat çeker:
"Bundan en aşağı 7000 sene evvel, Sümer, Elam ve Akat kavimlerinde demokrasi prensibi tatbik olunmuştur. Filhakika, bu Türk kavimler, müttehit (birleşik) bir cumhuriyet teşkil etmişlerdir."
Türk Tarih Tezi'ne göre bu kavimler Orta Asya’dan göç etmiştir. Bu bilgi, Türkleri Anadolu’da Malazgirt ile başlatan ve bizi "sonradan gelen işgalciler" olarak nitelemek isteyen Batı yalanlarının önündeki en büyük bilimsel kavramdır.
2. Antik Dünyanın "Uzay Teknolojisi": Türk Mühendisliği ve Bilim
Atatürk’ün cumhuriyeti bilimi esas alır. Çünkü o, Türk milletinin geçmişte insanlığın teknolojik yönünü nasıl tayin ettiğini çok iyi biliyordu.
- Karız Kanalları (Hidrolik Mühendisliği):
Uygurların Turfan Havzası’nda yaptığı bu tüneller, suyun buharlaşmasını önlemek için yer altından kilometrelerce hatasız taşınmasını sağlamıştır. Tünellerdeki 1/1000'lik hassas yatak eğimi, suyun tüneli yıkmasını veya balçığa dönüşmesini engelleyen bir matematik dehasıdır.
- Metalürji ve Malzeme Mühendisliği: Demiri eritip çeliğe dönüştürmek için 1200°C - 1500°C sıcaklığı sabit tutan körüklü fırın sistemleri geliştirmek, ileri düzey termodinamik bilgisinin kanıtıdır.
- Kimya ve Isı Mühendisliği: Kum, soda ve kirecin doğru formüllerle eritilmesiyle yapılan cam üretimi ve tavlama süreçleri, antik dünyanın üst düzey mühendislik adımlarıdır.
İşte cumhuriyetin ilanından sonra "İstikbal göklerdedir" denilerek başlanan havacılık, ağır sanayi ve biyoteknoloji hamleleri, bu genetik kodun modern dünyada yeniden uyandırılması eylemidir.
3. Atatürk Cumhuriyeti’nin Taşıyıcı Sütunları ve Sınırları Aşan Vatan Tanımı
Atatürk’ün cumhuriyet anlayışı şekilsel değil, yapısal bir bütündü:
- Cumhuriyetçilik ve Devletin Öz Kuramı: 1935 yılındaki Altı Ok olarak kaydedilen Cumhuriyetçilik ilkesi, ulus egemenliği ülküsünü en iyi ve en sağlam surette simgeleyen ve tapulayan olarak görülmektedir. Hatta bu cumhuriyetçilik kendini devletin esas kuramı biçiminde; “Türkiye, ulusçu, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir cumhuriyet” olarak tanımlanmıştır.
- Kültürel Sınırlar ve Misak-ı Milli: Bu cumhuriyetin vatan olarak tanımladığı alan, bugünkü siyasi sınırların da ötesinde; “Türk ulusunun eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerindeki eserlerini” de kapsamaktadır. Çünkü vatan hiçbir bağ ve koşul altında ayrılık kabul etmez bir bütündür. Başka bir anlatımla; Türkiye Cumhuriyeti, siyasi sınırlarının ötesinde, nerede bir Türk varsa, nerede bir Türk kimliği varsa, nerede bir Türk kültürü yaşanıyorsa orasını manevi bir gönül coğrafyası ve kültürel bağ olarak kabul eder. Siyasi sınırların ötesinde bir kültürel derinliğe sahip olan bu Türk cumhuriyet anlayışı, Ulusal And'ın (Misak-ı Milli’nin) sarsılmaz ruhunu ve soydaşlarımızla aramızdaki manevi köprüleri geleceğe taşıyan en büyük güvencedir. Tıpkı geçmişte, Moldova'daki Gagavuz (Gökoğuz) Türklerinin büyük aydını Mihail Çakır’ın, Türk kimliğini ve dilini koruyabilmek adına Atatürk’ten yardım istemesi karşılığında; Başbuğ'un coğrafi sınırları aşan o güçlü elini hemen uzatarak oraya Türkçe kitaplar ve öğretmenler göndermesi gibi...
- Ulusçuluk ve Dil (Birleştirici Kimlik): "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." Başbuğ Atatürk’ün bu sarsılmaz tanımı, emperyalist odakların dayattığı yapay alt kimlik ayrıştırmalarını ve bölücülük senaryolarını kökünden reddeden birleştirici bir çatıdır. Emperyalistlerin gerek Müslüman olmayanlar gerekse de Müslüman olan yurttaşlar üzerindeki her türlü ayrımcılık ve bölücülük çabaları, Lozan Barış Antlaşması’nın azınlıklar kısmında herkesin eşit "Türk vatandaşı" olarak nitelendirilmesiyle bütünüyle çöpe atılmıştır. Lozan'da, gayrimüslim yurttaşlarımıza dahi bir azınlık muamelesi yapılmamış; bu topraklar üzerinde yaşayan her bir fert "asli unsur ve eşit Türk yurttaşı" olarak dünyaya tescillenmiştir. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’daki Hristiyan Türklerin gür sesi olan ve Atatürk’ün bizzat "Bu memlekete bir ordu kadar hizmet etti" diyerek onurlandırdığı Türk Ortodoks Patriği Papa Eftim’in varlığı, cumhuriyetin inanç ayrımı gözetmeksizin herkesi tek bir çatıda birleştiren o sarsılmaz ruhunun en şanlı kanıtıdır.
Atatürk, bu tarihsel ve hukuki birliği şu sözleriyle duyurur:
"Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler (adlandırmalar), birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden (üzüntüden) başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü, bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyor."
Mazi, tarih, ahlak ve hukuk ortaklığıyla çelikleşen bu siyasi ve toplumsal birliğin yeryüzündeki en büyük muhafızı, koruyucusu ve canlı tecellisi ise şüphesiz ki Türk dilidir; zira Atatürk cumhuriyetinde Türkçe, Türk milletinin sarsılmaz temelidir.
Çünkü Atatürk’e göre;
“Türk demek, Türkçe demek, Ne Mutlu Türküm demek. Her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Çünkü Türk milleti geçirdiği sonsuz badireler içinde, ahlakının, geleneklerinin, anılarının, çıkarlarının, sözün kısası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde koruyabildiğini görüyor.”
- Ekonomik Zaferler: "Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa sürekli olamaz." Cumhuriyet; üretimi artırmayı, yerli sanayiyi gümrüklerle korumayı ve ihracatın ithalattan fazla olmasını şart koşar.
- Halkçılık ve Sosyal Adalet: Devlet; sağlıklı, gürbüz ve ulusal duyguları yüksek yurttaşlar yetiştirmekle yükümlüdür. Servet dağıtımında adalet, Köy Enstitüleri ve sosyal fabrikalar bu ilkenin pratik tezahürleridir. Eski Türklerdeki "ülüş" (ekonomik paylaşım) sistemi ile Atatürk'ün Halkçılığı tam bir paralellik gösterir.
4. TARİHSEL OLARAK 100 YILI AŞKIN VAR OLAN TÜRK DEVLETLERİ
Osmanlı İmparatorluğu (623 Yıl)
Asya (Türkistan) Hun İmparatorluğu (436 Yıl),
Karahanlı İmparatorluğu (372 Yıl),
Selçuklu İmparatorluğu (Türkiye dahil) (368 Yıl)
Babür İmparatorluğu (332 Yıl),
Hazar İmparatorluğu (332 Yıl),
Türk-Moğol İmparatorluğu (En son parçası Altın Orda) (296 Yıl)
Ak Hun İmparatorluğu (270 Yıl),
Avar İmparatorluğu (270 Yıl),
Batı Hun İmparatorluğu (168 Yıl),
Göktürk İmparatorluğu (Toplam 140 Yıl)
Harezmşahlar İmparatorluğu (134 Yıl),
Timur İmparatorluğu (133 Yıl)...
100 yılı geçen Türk devletlerinden bazıları...
Dünyaya yön veren, dünyada egemenliğinden söz ettiren, ekonomik, toplumsal, askeri, siyasi olarak küresel çapta bilinen Türk devletlerinden (Büyük Saka Keneşinden) yalnızca bir kaçı...
Ancak ne yazık ki hepsi tarihin tozlu raflarında yerini aldı.
Bazı Türk devletleri ya esaret altında ya da vassal devlet durumunda...
Bazılarının adı bile silindi, asimile oldu, yok oldu.
Bu süreçte varlık-yokluk arasında gelip giden, küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti.
103. yılını geride bırakan Türkiye Cumhuriyeti.
Türk adıyla 100 yılı aşkın bir zamanda egemen olan Türkiye Cumhuriyeti...
100 yıldır olması sayesinde Türkistan’daki Türk cumhuriyetlerinin unutulmamasını sağlayan Türkiye Cumhuriyeti
Bütün Türk dünyasının her şeyi olan bir Türkiye Cumhuriyeti...
Şimdi de Türk adının varlık yokluk mücadelesini vermeye çalışan bir Türkiye Cumhuriyeti
Sonuç ve Büyük Hesaplaşma: Bu Cumhuriyet, O Cumhuriyet mi?
Atatürk fiziken aramızda yaşamıyor ama tüm bu olanları görmüştü. Türk olmayı en büyük üstünlük gören Atatürk’ün, yıkık, bitik, yaralı Türk dünyası ile ilgili projeleri vardı.
“Dünyada şimdiye kadar başka milletlerin birlik kurdukları ve yüzyılları bereberce yaşadıkları görülmüştür. Bizim kurmak istediğimiz birliğin tarihte geçmişi olan birliklerin en üstünü olmasını” isteyen, buna inanan ve bunun için çalışan Atatürk’ün, BÜYÜK TÜRK CUMHURİYETLER BİRLİĞİ* projesi vardır.
"Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir...
Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz."
Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekli tetikte ve hazırlıklarını tamamlayan bir konumda olmasını istemiştir. Ne var ki günümüze gelinen süreçte Dış Türkler konusuna gereken ilgi neredeyse hiç gösterilmemiş. Yalnızca günümüzün büyük oyuncularının oyun alanlarına, pazarlıklarına konu olmuştur. Türk Devletler Teşkilatı olarak örgütlenme yapılsa da ağır aksak ilerlemektedir.
Atatürk’ün Türk Tarih Savı vasıtasıyla Türk Tarih Kurumu’na yaptırdığı araştırmalar, Cumhuriyet ilan edilirken kurulan yeni rejimin köksüz veya tamamen Batı taklidi bir yapı olmadığını; aksine Türk milletinin kendi genetik kodlarında ve öz tarihinde zaten var olan demokratik, halkçı ve hukuka bağlı devlet felsefesinin asrın ihtiyaçlarına göre modernize edilmesi olduğunu bilimsel olarak ispatlamıştır. Türk devlet geleneği; töreden anayasaya, kurultaydan meclise, budundan millete uzanan çizgide, "devletin halk için var olduğu" gerçeğini tarihsel bir miras olarak günümüze taşımıştır.
Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet aslında Türk’e kendini yeniden anımsatmasıdır. Türk kendini unuttuğu için bu süreç sancılı ve güç oldu. Yüzlerce yıldır unutulan gelenekleri, onbinlerce yıllık tarihini (daha da fazla), şanlı kahramanlıklarla dolu tarihini, bilimle dolu tarihini, siyasi, ekonomik başarılarını yirmi yıllık sürede anımsatmak, uygulamak ve kurumsallaştırmak dünyada bir ilktir.
Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet bütün Türk dünyasının bütün yükünü taşıyacak olandır. Hatta Atatürk, 10. yıl nutkunda belirttiği üzere;
“...milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.”
diyerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni insanlık içinde görevli olarak saymıştır, tıpkı Türk Kurtuluş Savaşı’nı tüm mazlumların savaşı diyerek ezilenleri Türk’ün üstün kimliğinde sahiplenmiştir.
Ancak Atatürk’ün elden ayaktan düşmesiyle birlikte tüm bu çalışmalar ters yüz edilmeye başlandı. Örnek vermek gerekirse; 1935 yılı CHF programında yazan Türkçe “ulusçuluk” ve “devrimcilik” sözcükleri, 1938 yılındaki CHF 15. yıl kitabında “milliyetçilik” ve “inkılapçılık” olarak değiştirildi. Atatürk’ün ölümüyle bu ödünlerin sayısı ve türü iyice arttı.
Bugün geldiğimiz noktada kendimize sormaktan çekinmememiz gereken acı gerçekler şunlardır:
- Yapay anadil tartışmaları yürütülüyor,
- Anayasanın ilk dört maddesi üzerinde anayasa suçu işlenerek değiştirme zeminleri aranıyor,
- Sözde barış adı altında açıkça bölücülük çalışmaları yapılıyor,
- Türk devriminin kökleri haksızca Batı’ya dayandırılıyor, üstün Türk mühendislik tarihi unutturuluyor,
- Halkı cehaletten kurtaracak Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi rafa kaldırılıyor,
- Atatürk’ün eğitim müfredatı kaldırılıyor, söylemleri ya eksiltiliyor ya da unutturuluyor,
- Ekonomi üretime değil, tüketime ve derin bir gelir adaletsizliğine teslim ediliyor...
Tüm bu yüzlerce olayı düşündüğümüzde, bugün yaşadığımız cumhuriyetin, Atatürk’ün kurduğu ve kökleri binlerce yıla uzanan o "Türk Cumhuriyeti" olduğunu söyleyebilir miyiz?
Ad aynı, tabelalar yerinde, bayramlar takvimde olabilir; ancak felsefe, bağımsızlık karakteri ve ruh ağır bir erozyona uğramamış mıdır?
Cumhuriyetin özünü yeniden kazanması; Atatürk’ün bu rejimi emanet ettiği gençliğin, damarlarındaki o asil kandan (kalıtsal şifrelerinden) ve köklü kültürel belleğinden güç alarak bu gidişata dur demesi gerekmiyor mu?
Murat Kalyoncu
*(Yazar notu:"Büyük Türk Cumhuriyetleri Birliği" kavramsallaştırmasının kurumsal ya da siyasi bir entegrasyon olup olmaması hakkında yalnızca öznel yorumlarda bulunulabilir; ancak Başbuğ'un bizzat okullarda okuttuğu derslerde geçen o ifadelerin özü itibarıyla sarsılmaz bir "Türk Dünyası Gönül ve Kültür Birliği" ülküsü olduğu tarihsel bir gerçektir. Türk milletine en iyi idare biçimini cumhuriyet olarak sunan bir lider için bu devlet tasarımı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak niteliktedir.)
