Yaratılış meselesi, insan düşüncesinin en eski ve en kalıcı sorularından biri olmuştur; bu soru yalnızca kökene ilişkin bir merakın ifadesi değil, aynı zamanda dünyanın, zamanın ve ilâhî iradenin nasıl anlaşılacağına dair temel kavrayışları belirleyen bir çerçevedir. Bu alanda iki temel eğilim tarih boyunca öne çıkmıştır: birincisi, evrenin önceden var olan bir maddesel potansiyelden biçimlendirilerek meydana geldiğini öne süren ex materia yaklaşımı; ikincisi ise evrenin herhangi bir öncül maddeye dayanmaksızın, doğrudan ilâhî bir fiille var edildiğini iddia eden creatio ex nihilo öğretisidir. Bu iki çizgi arasındaki gerilim, mitolojiden teolojiye, antik felsefeden Orta Çağ skolastiğine kadar uzanan bir tarihsel ve kavramsal hattı oluşturur.
Antik kozmogoniler incelendiğinde, yaratılışın sıklıkla “var olanın dönüştürülmesi” şeklinde kurgulandığı görülür. Mezopotamya mitlerinde, Enûma Eliš destanında olduğu gibi, evren kaotik sulardan ayrışır; Mısır kozmolojisinde Nun’un suyu biçimlenir; Yunan geleneğinde ise düzen Kaos’un ardırdan kurulur. Bu anlatılar, yaratıcıyı bir ustaya; evreni ise ustanın elindeki ham maddeye benzetir. Burada ontolojik öncelik, maddenin kendisine aittir; yaratma, maddesel bir zeminin yeniden düzenlenmesi ve biçimlendirilmesi sürecidir. Bu mitopoetik tarih, insanın doğa deneyimini, dönüşüm süreçleri üzerinden açıklama eğiliminin erken ifadesidir.
Bu eğilimin sistematik bir felsefi ifadesini Aristoteles’in doğa felsefesinde buluruz. Aristoteles, doğada oluş ve değişimin bir madde ile ona biçim veren ilke arasındaki birlik çerçevesinde anlaşılması gerektiğini savunur. Onun ünlü ilkesine göre “yoktan hiçbir şey çıkmaz”; her fiilî oluş, bir tür maddi dayanağa ve potansiyelin aktüelleşmesine bağlıdır. Zaman ve hareket Aristoteles açısından doğanın içkin özellikleri olup, evrenin ezelîliğine ilişkin bir tutum hâkimdir; böylece doğa sürecinin sürekliliği ve nedensellik ilkesi merkezi bir ontolojik yer tutar. Aristotelesçi perspektif, yaratmayı doğa içi bir süreç olarak kavrar ve ex materia eğilimini rasyonel zemine oturtur.
Bununla beraber, semavî dinlerin yaratılış anlatıları farklı bir vurguyu öne çıkarır. Yahudi-Hristiyan ve İslâm geleneğinde yaratma, sıklıkla Tanrı’nın doğrudan iradesi ve sözüyle ilişkilendirilir. Tekvin’in “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı” biçimindeki açılış ifadesi ile Kur’ân’ın “O, ‘ol’ der; o da olur” tarzındaki anlatımları, yaratılışı ilâhî bir etkinlik olarak konumlandırır. Bu metinsel formlar, yaratılışın herhangi bir ön-maddeye dayanmadığı, Tanrı’nın mutlak kudreti sonucu gerçekleştirilen bir olgu olduğu düşüncesine kaynaklık etmiş; patristik ve kelâmî literatürde creatio ex nihilo doktrininin gelişimini beslemiştir. Burada önemli olan, yaratma fiilinin Tanrı’nın zamansal ve nedensel süreçlerin ötesinde bir fiili olarak kavranmasıdır: yaratılış, doğa yasalarının işleyişinden önce ontolojik bağımlılığın kurulduğu anı ifade eder.
Aristoteles’in doğa öğretisi ile semavî geleneklerin yaratılış anlayışı arasındaki gerilim, Orta Çağ düşüncesinin merkezî sorunlarından biri olmuştur. Aristoteles’in yeniden keşfi ve onun felsefesinin Latin Hristiyan dünyasında yaygınlaşması, skolastik filozofları teoloji ile doğa felsefesi arasında uzlaştırma çabalarına yöneltmiştir. Thomas Aquinas gibi düşünürler bu gerilimi çözümlemeye çalışırken iki düzlemin ayrılmasını öne sürerler: Doğa düzeyinde meydana gelen değişimler ve oluşlar Aristoteles’in gösterdiği gibi maddi nedenlere dayanarak açıklanır; buna karşılık yaratılış fiili metafizik düzeyde Tanrı’dan kaynaklanan bir bağımlılık ilişkisidir. Aquinas için yaratıcılık, doğa içi bir değişim değildir; bir varlığın tümüyle ilâhî verilişidir. Aynı zamanda Aquinas, dünyanın zaman bakımından bir başlangıcı olduğunu akılla kesin biçimde ispatlamanın mümkün olmadığını, dolayısıyla buradaki tutumun hem akıl hem de iman katmanlarında farklı epistemik statülerin tanınmasını gerektirdiğini belirtir. Bu yaklaşım, ex materia ilkesinin doğa düzeyinde korunmasını; ex nihilo tezinin ise metafizik-teolojik zeminde korunmasını sağlayarak, iki paradigmanın uzlaşmasını hedefler.
Modern dönemde kozmoloji ve kuantum fiziğinin sunduğu veriler, “hiçlik” kavramını farklı bir bağlama taşıyarak tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Bilimsel literatürdeki “kuantum boşluğu” teknik anlamda enerji alanlarının ve dalgalanmaların bulunduğu sahalar olarak tanımlanırken, popüler yorumlarda bu sahalar bazen felsefi/metafizik bir “hiçlik” ile özdeşleştirilmiştir. Bu özdeşleştirme, disiplinler arası kavramsal bir bulanıklığa yol açmış; filozoflar ve teologlar, fiziksel boşluk ile metafizik hiçbirlik arasında ayrım yapılmasının zorunlu olduğunu vurgulamışlardır. Bilimsel açıdan “yok”tan söz edilirken kast edilen şey ile felsefî anlamdaki ‘‘mutlak yokluk’’ arasındaki fark netleştirilmeden yürütülen tartışmalar yanıltıcı olabilir.
Dolayısıyla yaratılış tartışmalarına yaklaşırken iki temel ön koşul öne çıkar: birincisi, disipliner terminolojinin özenle tanımlanması; ikincisi, tarihsel metinlerin ve felsefî argümanların birbirinden ayrı epistemik çerçeveler içinde değerlendirilmesidir. Mitolojinin sunduğu ex materia eğilimi, insanın doğa ile kurduğu deneysel ve ritüel ilişkilere dair anlamlı açıklamalar sağlar; semavî geleneklerin creatio ex nihilo vurgusu ise ilâhî otorite, ontolojik bağımlılık ve metafizik başlangıç kavramlarını ortaya koyar. Aristoteles ve Orta Çağ skolastiği bu iki çizgi arasında bir diyalog zemini kurmuş; modern bilim ise “hiçlik” kavramını farklı bir teorik bağlama taşıyarak tartışmaya yeni boyutlar eklemiştir. Yaratılış meselesi bu nedenle yalnızca bir kozmolojik iddia değil, aynı zamanda ontoloji, zaman, nedensellik ve ilâhî iradenin karakteri hakkında derinlemesine düşünmeyi gerektiren çok katmanlı bir problem olarak varlığını sürdürmektedir.
