26 AĞUSTOS: BİR MİLLETİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN İRADE

Gündem 26.08.2026 - 10:20, Güncelleme: 26.08.2026 - 10:20 185 kez okundu.
 

26 AĞUSTOS: BİR MİLLETİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN İRADE

26 Ağustos: Büyük Taarruz
Büyük Taarruz’un yıldönümünde yalnızca bir askerî zaferi değil, esareti reddeden bir milletin bağımsızlık iradesini hatırlıyoruz. 26 Ağustos 1922’de başlayan ve 30 Ağustos’ta kesin zafere ulaşan Büyük Taarruz, Anadolu’nun kaderini değiştiren tarihsel bir kırılma noktasıydı. Bazı tarihler takvim yapraklarında kalır; bazı tarihler ise bir milletin hafızasına kazınır. 26 Ağustos 1922, işte böyle bir tarihtir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu’nun parçalanmak istendiği, Osmanlı Devleti’nin siyasal ve askerî bakımdan ağır bir yenilgi yaşadığı, işgal kuvvetlerinin ülkenin farklı bölgelerinde egemenlik kurmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye’nin önünde iki seçenek bulunuyordu: Ya dayatılan kader kabul edilecek ya da bağımsızlık için bütün imkânlar seferber edilecekti. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının tercih ettiği yol ikinci seçenekti. Ancak Büyük Taarruz, bir gecede ortaya çıkmış bir zafer değildi. 26 Ağustos’a gelinceye kadar Samsun’dan Erzurum’a, Erzurum’dan Sivas’a, Sivas’tan Ankara’ya uzanan uzun bir örgütlenme, direnme ve yeniden var olma süreci yaşanmıştı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla birlikte mücadele yalnızca cephede yürütülen bir savaş olmaktan çıkarılmış; milletin iradesine dayanan yeni bir siyasal düzenin temelleri de atılmıştı. Bu nedenle Büyük Taarruz’u yalnızca askerî tarih açısından okumak eksik kalır. Çünkü burada asıl mesele, bir ordunun başka bir orduyu yenmesi kadar, bir milletin kendi geleceği üzerinde yeniden söz sahibi olmasıdır. Büyük Taarruz’un en dikkat çekici yönlerinden biri, zamanlamasıdır. Türk ordusu uzun bir hazırlık döneminden sonra saldırıya geçti. Cephane, asker, ulaşım, lojistik ve strateji bakımından büyük güçlükler yaşanmasına rağmen ordu yeniden düzenlendi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından yaklaşık bir yıl süren hazırlık, savaşın yalnızca cesaretle değil, akıl, planlama ve sabırla kazanılacağını gösterdi. Mustafa Kemal Paşa’nın askerî dehası burada yalnızca saldırı emrinde değil, doğru zamanı bekleyebilme iradesinde de kendisini gösterdi. Çünkü bazen zafer, ilk saldıran olmakla değil, doğru anda harekete geçmekle kazanılır. 26 Ağustos sabahı başlayan taarruz, işte bu uzun hazırlığın sonucuydu. Türk ordusu Afyonkarahisar çevresindeki Yunan savunma hatlarını yararak ilerledi. Günler süren çatışmaların ardından 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı. Ardından gelen emir ise yalnızca bir askerî talimat değildi: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” Bu emir, bir savaşın son aşamasını başlatırken aynı zamanda Anadolu’nun işgalden kurtuluşunun da yolunu açtı. 30 Ağustos’u anlamak için yalnızca savaş meydanına bakmak yeterli değildir. Çünkü o meydanda kazanılan zaferin arkasında yoksulluk, fedakârlık, kayıplar, yokluklar ve yıllarca süren bir mücadele vardı. Cephede savaşan asker kadar, cephe gerisinde mermi taşıyan kadınların, yiyeceğini paylaşan köylünün, evladını askere gönderen annenin, bağımsızlık için elindeki son imkânı ortaya koyan insanların da payı vardı. Büyük Taarruz bu nedenle yalnızca bir ordunun değil, bir milletin ortak mücadelesiydi. Anadolu insanı, savaşın yalnızca askerî bir mücadele olmadığını yaşayarak gördü. Bağımsızlık, herkesin hayatını ilgilendiren ortak bir meseleye dönüşmüştü. Büyük Taarruz’un tarihsel anlamını belki de en güçlü biçimde burada aramak gerekir. Çünkü savaşın sonunda yalnızca topraklar geri alınmadı. Bir milletin kendi geleceğini belirleme hakkı savunuldu. İşgale karşı verilen mücadele, “Bu topraklarda nasıl bir gelecek kurulacağına kim karar verecek?” sorusuna verilmiş tarihsel bir cevaptı. Bu cevap, daha sonra Cumhuriyet’in kuruluşunda siyasal anlamını bulacaktı. Büyük Taarruz ile askerî bağımsızlığın yolu açıldı; Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşması ile bu mücadele diplomatik alanda tamamlandı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla ise bağımsızlık mücadelesinin siyasal hedefi yeni bir devlet düzeni içinde somutlaştı. Dolayısıyla 26 Ağustos ile 29 Ekim arasında yalnızca birkaç tarih değil, bir tarihsel dönüşümün bütünlüğü vardır. Aradan geçen 104 yıl, Büyük Taarruz’un tarihsel anlamını azaltmadı. Tam tersine, bugün bu zaferi hatırlamak, bağımsızlığın yalnızca geçmişte kazanılmış bir sonuç olmadığını; her kuşağın kendi döneminde koruması ve anlamlandırması gereken bir değer olduğunu hatırlatıyor. Büyük Taarruz bize yalnızca savaşmayı değil; zor zamanlarda inanmayı, örgütlenmeyi, akla güvenmeyi, ortak bir hedef etrafında birleşmeyi ve umudu kaybetmemeyi anlatıyor. Çünkü tarih, yalnızca kazananların değil, neyi neden savunduklarını bilenlerin de hikâyesidir. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, bu nedenle bir askerî harekâtın çok ötesindedir. O gün Anadolu’da yalnızca toplar konuşmadı. Bir milletin iradesi konuştu. Ve o irade, birkaç gün sonra 30 Ağustos’ta tarihe şu cümleyi yazdı: Bu toprakların geleceğine başkaları değil, bu millet karar verecektir. Bugün Büyük Taarruz’un yıldönümünde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, cephede ve cephe gerisinde bağımsızlık mücadelesine omuz veren milyonlarca insanı; şehitlerimizi ve gazilerimizi saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. 26 Ağustos 1922… Bir saldırının değil, bir milletin yeniden ayağa kalkışının tarihi. Bir savaşın değil, bağımsızlık iradesinin tarihi. Ve yalnızca geçmişin değil, geleceğe bırakılmış büyük bir sorumluluğun tarihi.
26 Ağustos: Büyük Taarruz

Büyük Taarruz’un yıldönümünde yalnızca bir askerî zaferi değil, esareti reddeden bir milletin bağımsızlık iradesini hatırlıyoruz. 26 Ağustos 1922’de başlayan ve 30 Ağustos’ta kesin zafere ulaşan Büyük Taarruz, Anadolu’nun kaderini değiştiren tarihsel bir kırılma noktasıydı.

Bazı tarihler takvim yapraklarında kalır; bazı tarihler ise bir milletin hafızasına kazınır. 26 Ağustos 1922, işte böyle bir tarihtir.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu’nun parçalanmak istendiği, Osmanlı Devleti’nin siyasal ve askerî bakımdan ağır bir yenilgi yaşadığı, işgal kuvvetlerinin ülkenin farklı bölgelerinde egemenlik kurmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye’nin önünde iki seçenek bulunuyordu: Ya dayatılan kader kabul edilecek ya da bağımsızlık için bütün imkânlar seferber edilecekti.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının tercih ettiği yol ikinci seçenekti.

Ancak Büyük Taarruz, bir gecede ortaya çıkmış bir zafer değildi.

26 Ağustos’a gelinceye kadar Samsun’dan Erzurum’a, Erzurum’dan Sivas’a, Sivas’tan Ankara’ya uzanan uzun bir örgütlenme, direnme ve yeniden var olma süreci yaşanmıştı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla birlikte mücadele yalnızca cephede yürütülen bir savaş olmaktan çıkarılmış; milletin iradesine dayanan yeni bir siyasal düzenin temelleri de atılmıştı.

Bu nedenle Büyük Taarruz’u yalnızca askerî tarih açısından okumak eksik kalır.

Çünkü burada asıl mesele, bir ordunun başka bir orduyu yenmesi kadar, bir milletin kendi geleceği üzerinde yeniden söz sahibi olmasıdır.

Büyük Taarruz’un en dikkat çekici yönlerinden biri, zamanlamasıdır.

Türk ordusu uzun bir hazırlık döneminden sonra saldırıya geçti. Cephane, asker, ulaşım, lojistik ve strateji bakımından büyük güçlükler yaşanmasına rağmen ordu yeniden düzenlendi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından yaklaşık bir yıl süren hazırlık, savaşın yalnızca cesaretle değil, akıl, planlama ve sabırla kazanılacağını gösterdi.

Mustafa Kemal Paşa’nın askerî dehası burada yalnızca saldırı emrinde değil, doğru zamanı bekleyebilme iradesinde de kendisini gösterdi. Çünkü bazen zafer, ilk saldıran olmakla değil, doğru anda harekete geçmekle kazanılır.

26 Ağustos sabahı başlayan taarruz, işte bu uzun hazırlığın sonucuydu.

Türk ordusu Afyonkarahisar çevresindeki Yunan savunma hatlarını yararak ilerledi. Günler süren çatışmaların ardından 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı.

Ardından gelen emir ise yalnızca bir askerî talimat değildi: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

Bu emir, bir savaşın son aşamasını başlatırken aynı zamanda Anadolu’nun işgalden kurtuluşunun da yolunu açtı.

30 Ağustos’u anlamak için yalnızca savaş meydanına bakmak yeterli değildir. Çünkü o meydanda kazanılan zaferin arkasında yoksulluk, fedakârlık, kayıplar, yokluklar ve yıllarca süren bir mücadele vardı.

Cephede savaşan asker kadar, cephe gerisinde mermi taşıyan kadınların, yiyeceğini paylaşan köylünün, evladını askere gönderen annenin, bağımsızlık için elindeki son imkânı ortaya koyan insanların da payı vardı.

Büyük Taarruz bu nedenle yalnızca bir ordunun değil, bir milletin ortak mücadelesiydi.

Anadolu insanı, savaşın yalnızca askerî bir mücadele olmadığını yaşayarak gördü. Bağımsızlık, herkesin hayatını ilgilendiren ortak bir meseleye dönüşmüştü.

Büyük Taarruz’un tarihsel anlamını belki de en güçlü biçimde burada aramak gerekir. Çünkü savaşın sonunda yalnızca topraklar geri alınmadı.

Bir milletin kendi geleceğini belirleme hakkı savunuldu.

İşgale karşı verilen mücadele, “Bu topraklarda nasıl bir gelecek kurulacağına kim karar verecek?” sorusuna verilmiş tarihsel bir cevaptı.

Bu cevap, daha sonra Cumhuriyet’in kuruluşunda siyasal anlamını bulacaktı.

Büyük Taarruz ile askerî bağımsızlığın yolu açıldı; Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşması ile bu mücadele diplomatik alanda tamamlandı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla ise bağımsızlık mücadelesinin siyasal hedefi yeni bir devlet düzeni içinde somutlaştı.

Dolayısıyla 26 Ağustos ile 29 Ekim arasında yalnızca birkaç tarih değil, bir tarihsel dönüşümün bütünlüğü vardır.

Aradan geçen 104 yıl, Büyük Taarruz’un tarihsel anlamını azaltmadı.

Tam tersine, bugün bu zaferi hatırlamak, bağımsızlığın yalnızca geçmişte kazanılmış bir sonuç olmadığını; her kuşağın kendi döneminde koruması ve anlamlandırması gereken bir değer olduğunu hatırlatıyor.

Büyük Taarruz bize yalnızca savaşmayı değil; zor zamanlarda inanmayı, örgütlenmeyi, akla güvenmeyi, ortak bir hedef etrafında birleşmeyi ve umudu kaybetmemeyi anlatıyor. Çünkü tarih, yalnızca kazananların değil, neyi neden savunduklarını bilenlerin de hikâyesidir.

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, bu nedenle bir askerî harekâtın çok ötesindedir.

O gün Anadolu’da yalnızca toplar konuşmadı.

Bir milletin iradesi konuştu.

Ve o irade, birkaç gün sonra 30 Ağustos’ta tarihe şu cümleyi yazdı:

Bu toprakların geleceğine başkaları değil, bu millet karar verecektir.

Bugün Büyük Taarruz’un yıldönümünde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, cephede ve cephe gerisinde bağımsızlık mücadelesine omuz veren milyonlarca insanı; şehitlerimizi ve gazilerimizi saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.

26 Ağustos 1922…

Bir saldırının değil, bir milletin yeniden ayağa kalkışının tarihi.

Bir savaşın değil, bağımsızlık iradesinin tarihi.

Ve yalnızca geçmişin değil, geleceğe bırakılmış büyük bir sorumluluğun tarihi.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.