Kenan Atasoy - Onursal Danıştay Üyesi
Köşe Yazarı
Kenan Atasoy - Onursal Danıştay Üyesi
 

Diyanet İşleri Başkanlığının Hukuki Durumu

633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un birinci maddesinde kurumun görevi tanımlanmıştır. Bu maddede “İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur” denilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyetimizin bir kuruluşu olup, 3 Mart 1924 tarihinde kurulmuştur. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 36.maddesinde Din Hizmetleri Sınıfı’na yer verilmiştir. Kuruma bağlı olarak görev yapan personel “Devlet Memuru” kapsamında hizmetlerini yerine getirmektedirler. Bu Kanun’un 6.maddesine göre “Devlet memurları Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sına ve kanunlarına sadakatle bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını sadakatle uygulamak zorundadırlar. Devlet memurları bu hususu Asli Devlet Memurluğuna atandıktan sonra en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına konulacak aşağıdaki Yemin Belgesini imzalayarak göreve başlarlar.” Yemin belgesinin içeriği şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağıma, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma, Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma, insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” Aynı kanunun 7.maddesine göre, “Devlet memurları siyasi partilere üye olamazlar, herhangi bir siyasi parti, kişi veya zümrenin yararını veya zararını hedef alan bir davranışta bulunamazlar, görevlerini yerine getirirlerken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi ayırım yapamazlar, hiçbir şekilde siyasi ve ideolojik amaçlı beyanda ve eylemde bulunamazlar ve bu eylemlere katılamazlar.” Kanunun 8.maddesine göre de “Devlet memurları her durumda Devletin menfaatlerini korumak mecburiyetindedirler. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunları aykırı olan, memleketin bağımsızlığını ve bütünlüğünü bozan, Türkiye Cumhuriyetinin güvenliğini tehlikeye düşüren herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Aynı nitelikte faaliyet gösteren herhangi bir harekete, gruplaşmaya, teşekküle veya derneğe katılamazlar, bunlara yardım edemezler.” Keza aynı maddeye göre, ”Devlet memurları, resmi sıfatlarının gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını, hizmet içindeki ve dışındaki davranışlarıyla göstermek zorundadırlar. Devlet memurlarının işbirliği içinde olmaları esastır.” Cumhuriyetin niteliğini tanımlayan, değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez olan Anayasanın 2.maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Anayasanın 136.maddesine göre, “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Devlet memuru olan, devletten maaş alan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına sadakat yemini etmiş bulunan Diyanet personeli bu görevlerinin gerektirdiği sorumluluğu ne kadar yerine getiriyor? Ben hiçbir zaman camide laiklikten, liyakatten, sosyal devletten, gelir dağılımındaki adaletsizlikten söz eden bir imama rastlamadım. İslam’ın güzelliklerini anlatmak varken, Anayasanın 7.maddesine aykırı olarak, farklı inanç ve siyasi düşüncelere sahip olanları hedef alan söylemler cemaati bölmekte ve camiden uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Müslüman yeminine, sözüne sadık örnek kişidir. Atatürk milliyetçiliğine sadık kalmaya yemin etmiş yetkililerin Atatürk düşmanlarını cesaretlendiren davranışlarının medyada haber olmasının yankıları Müslümanlar adına üzücü olmaktadır. O Atatürk ki, işgalci gayrimüslim güçleri Anadolu’dan kovup, Türkiye Cumhuriyetini ve Diyanet teşkilatını kuran kişidir. Başka ülkelerde olduğu gibi din adamlarımızın devletimizin kurucularına ve ülkeye hizmeti geçenlere sahip çıkma noktasında öncü olmaları gerekmez mi? Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın internette çokça paylaşılan şöyle bir tespiti var, şöyle diyor: “Yunanistan’da din adamlarının çoğu Yunan milliyetçisi, Rusya’da din adamları Rus milliyetçisi, Ermenistan’da din adamları Ermeni milliyetçisi, bizde din adamlarının çoğu Türklük düşmanı. İşte en temel sorun budur.” Ali İmran suresinin 77.ayetinde şöyle denilmektedir: “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya işte onlar için ahirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır.” Geçmiş zihnin prangasıdır. Eski İlahiyat Fakültesi dekanlarından değerli bilim adamı Prof. Dr. Hüseyin Atay din eğitimi konusunda şu değerlendirmeyi yapıyor. “Memleketimizde din eğitimi hala medresenin geleneksel kültürüne göre yapılıyor. Memleketimizdeki resmi olan ve olmayan kurumların başat anlayışı medrese kültürü ve din anlayışıdır. Bunlardan medrese din eğitimine en çok bağlı olan devletin himayesindeki Diyanet İşleri teşkilatı en irticacı kurumdur. Diğer kurumların irticacılığının merkezi durumundadır. Devlet gerçekten ve samimi olarak rejime bağlı ise Diyanet teşkilatını ıslah etsin, her şey düzelecektir.” (Bakınız Cehaletin Tahsili 5.baskı s.115) Değerlendirmede kullanılan irticacı sözcüğünü ağır bulduğumu belirtmek isterim. Ancak dini sorunların çözüm adresinin Diyanet teşkilatı olduğu muhakkaktır. Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz de internette paylaşılan bir değerlendirmede mealen şöyle diyor: Bütün tarikat ve cemaatler iktidar sofrasında nimet yarışına girip, bizi Ortadoğu bataklığına çekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine ve milli dayanışmaya sadakatle bağlı olması gereken kurumların gerekli uyarı ve önlemleri alması görevleri gereğidir. Bu yazıyı yazarken Bahadır Yasa’dan alıntı bir bilgiye rastladım: 1932 yılı Aralık ayı bir Perşembe günü Atatürk Hacı Bayram camii imamı Osman Hocayı çağırır ve ona şöyle der: “Halkı hurafe ve safsataya karşı uyaracaksınız. Bu sizin asli göreviniz. Ama bir başka göreviniz daha var ki bu sizin ve sizin gibilerin esas görevidir. Savaştan çıkmış olan bu millete anlatacağınız başka şeyler de var. Asırlardan beri kara cehalet içinde bırakılan bu asil halka gerçekleri ve doğruları anlatmak sizin esas göreviniz olmalıdır. Camiler sadece yatılıp kalkılan yerler değildir. Camiler yalnız dinin değil, siz aydın hocalar sayesinde, doğruların, gerçeklerin, güzelliklerin konuşulup, tartışılıp öğrenildiği, ilim ve irfan ocakları olmalıdır. Böyle olmasını sizler sağlayacaksınız. Binlerce şehidimizin canı pahasına elde ettiğimiz hürriyet ve bağımsızlığımızın, cumhuriyetimizin, el birliğiyle elde ettiğimiz devrimlerimizin nimetlerini halkımıza sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak? Eski harflerin gidip, yeni harflerin geldiğini; okkanın gidip kilonun geldiğini, arşının gidip metrenin geldiğini, takkenin, cüppenin gidip medeni kıyafetin geldiğini; Mecellenin gidip Medeni Kanunun geldiğini halka sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak?” Bu sözler üzerine Osman Hoca başını öne eğer; “Haklısınız Paşa Hazretleri” der. Ertesi günü Cuma günüdür. Kurtuluş Savaşı ve devrimleri konusunda etkili bir hutbe okur, halktan büyük ilgi görür, takdir ve alkış alır. İranlı düşünür, sosyolog Ali Şeriati (1933-1977) İslam dünyasının içinde bulunduğu durum hakkında şöyle diyor: “Her şeyi yok ettiler. Zahirini koruyup batınını, ruhunu, yönünü değiştirdiler ve kendi sosyal, sınıfsal, ekonomik çıkarlarına uygun hale getirdiler. Her biri derin bir düşünceyi, bir akideyi içinde barındıran dini, kavramları anlamsız, içi boş, çürük ve ruhsuz bir şekle soktular. Keşke içini boşaltıp öyle bıraksalardı. Fakat bununla kalmadılar; bu kavramların içini insanı uyuşturan, İslam dışı hurafelerle doldurdular.” Aliye İzzetbegoviç’in tespitine göre “Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder.” İslam dünyası neden geri kaldı? İlgililerin ve yetkililerin geçmişi ve içinde bulunduğumuz durumu sorgulayarak, Atatürk’ün gösterdiği yolda zihniyet değişikliğine gidilmesi gerektiği açıktır. Diyanet teşkilatımız halka kendi Sünni anlayışlarına göre hizmet vermektedir. Ancak, ülkemizde yaşayan Müslümanların hepsi Sünni mezhepten değildir. Aleviler de vardır. Bunlardan başka Hristiyan ve Musevi azınlık vatandaşlarımız da var. Ülkede yaşayan herkes vergi mükellefidir. Adil ve laik devlette yönetim her inanca eşit davranmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımız kanımca mezhepçi ve tarikatçı bölünmelere; din adına akıl ve mantık dışı söylem ve uygulamalara karşı uyarı görevini zamanında yerine getirmelidir. İzlenecek yolu Veda Hutbesinde Hz. Muhammed göstermiştir. Şöyle diyor: “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız.” O emanetler Allah’ın Kitabı Kur’an’ı Kerim ve Peygamberin sünnetidir. Kur’an’ı Kerim’i doğru yorumlayabilmek için bireysel olarak düşünen, araştıran, sosyal ve pozitif bilimlere gereken önemi veren çağdaş bir toplum yaratmak gereklidir. İslami değerlere sahip böyle bir toplum ancak o zaman dünya milletler ailesine de örnek olur. İslam’a yapılabilecek en büyük hizmet budur. Her ülkede devlet adamları ülkelerinin çıkarlarını önde tutarlar. Örneğin, Müslüman toplumuyla ilişkilerden sorumlu Almanya İçişleri Bakanı Yardımcısı Markus Kerber, “Artık imamların Türkiye’deki Diyanet tarafından buraya gönderilmesini istemiyoruz” diyor ve bu konuda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile de görüşmelerin sürdüğünü belirtiyor. Bununla güdülen amaç, Türkiye’nin Almanya’daki imamlar üzerindeki nüfuzunu kırmak, Müslüman cemaati kendi kontrolleri altında tutmaktır. Halen Almanya’da yaşayan yüzde 5,5’i Müslüman olan nüfusunun Alman kültürüne ısındırılması için Almanya Bakanlar Kurulu yabancı din görevlilerine Almanca bilme şartı getirilmesini öngören yasa tasarısını kabul etti. Hollanda’da benzer gelişmeler olduğunu, imamları kendilerinin yetiştirmek istediklerini öğreniyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı istatistiklerine göre Türkiye’de 25.7.2019 tarihi itibariyle 84.684 cami vardır! Anadolu’da ihtiyaç olup olmamasına bakılmaksızın nerede kamuya ait kullanılmayan bir arazi bulunursa hemen orada bir cami yapılıyor. Cami yapılan yerde yeterli cemaat olup olmadığına bakılmıyor. Örneğin, Karadeniz sahil şeridinde bu şekilde birçok cami yapılmıştır. Ruhsat alınmasına gerek duyulmadan yapılan bu camilere siyasi nedenlerle göz yumulmaktadır. Cami yaptırma derneklerinin istemleri doğrultusunda bütün camilerde “hayır” denilerek yardım toplanır, cami tamamlandıktan sonra da imam tayini istenir ve bu istek karşılanır. Bu suretle aynı semtte ihtiyaç olmamasına karşın yapılmış birden fazla cami olabilmekte ve bu camilerin giderleri devlet bütçesinden karşılanmaktadır. İslamiyet’te ibadet için yer ve zaman sınırlaması yoktur. “Mescitler ve secde edilen bütün yeryüzü Allah’ındır”(Cin 18). Hz. Muhammed “Yeryüzü bana mescit kılındı” diyor. Cengiz Han’ın şu sözünü anlamlı bulurum: “Tanrının evi insanların yüreğidir.” Tanrı sevgisi yüreklerde yaşanır. Ayrıca camiler cemaati birleştiren, ayrımcılık yapılmayan, yapılmaması gereken yerlerdir. Buralarda ülkesi için canını feda eden şehit ve gaziler rahmetle anılmalı, particilik, ayırımcılık yapılmamalı, şu ya da bu mezhebin camii gibi bir ayırıma tabi tutulmamalıdır. Camiler Allah’ın evidir. Camilerde hemen her zaman imam aynı şeyleri söyler, cemaat mecburen dinler. Soru sorulmaz, diyalog yoktur. Söylenen şeyler genellikle ahirete ilişkindir, yaşayan toplumun ekonomik ve sosyal sorunlarına değinilmez. Oysa Kur’an yaşayanlar içindir. Kur’an’da emredilen her şey insanların iyiliği içindir. Bu nedenle dünya ahiretin tarlası denilmiştir. Kur’an kursları ya da camiler için her Cuma ya da Bayram günleri p ra toplanır. Ama kendi mahallelerindeki bir yoksul için ya da ilkokula giden fakir bir yetim için para toplandığına tanık olmadım. Oysa İslamiyet sosyal bir dindir. Namaz acemce bir kelime. Arapçası “salat!” Salat sadece namaz demek değildir. Kullanılışı itibariyle bir zamanı ifade ediyorsa namaz anlamında, etmiyorsa yardımlaşma anlamında olduğu ifade edilmektedir (Cemil Kılıç, Cami ve Siyaset). İslam’da mevcut infak, zekat, fitre, sadaka uygulamaları sosyal barışın sağlanmasına önemli katkı sağlamaktadır. Din alimlerinin eğitici olarak yaptıkları hizmetin karşılığını almaları doğaldır. Diyanetin din işlerini organize eden kadroları da haliyle memur statüsündedirler. Ancak, imamları bu kategoride sayabilir miyiz? İlahiyatçı yazar Hakkı Yılmaz bir konuşmasında imamlardan “Namaz kıldırma memuru” olarak söz ediyordu. Esasen namaz kılmakla yükümlü olan Müslümanın bu görevini imam olarak yapması memuriyet sayılıyor. Müslüman olup, namaz kılmayı bilen; erkek ve ergen olup, kekeme olmayan herkes namaz kıldırabilir. Bilindiği gibi İslam dininde ruhbanlık yoktur. Hristiyanlıkta vardır. Papazların ayin yönetme, evlendirme, günah çıkarma gibi görevleri üstlendikleri malumdur. Hadid suresinin 27.ayetinde “Bir bidat olarak ortaya çıkardıkları ruhbaniyeti onların üzerine yazmamıştık” denilmektedir. Tevbe suresinin 31.ayeti de şöyledir: “Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan ayrı Rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de öyle! Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. Ondan başka Tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtirler..” Ayetlerde belirtildiği üzere Mesih dahil, din adamlarının Rab edinilmesi yasaklanmıştır. (Sözlükte Rab kelimesi Malik, yaratıcı, sahip, bir şeyi ıslah eden, terbiye eden, efendi anlamlarını ifade etmektedir.) Kur’an’da “Dinci sınıfı” diye bir sınıf yoktur. Kimse kendisini Allah’ın vekili veya temsilcisi olarak göremez. Hz. Muhammed O’nun (Allah’ın) elçisidir, ölümüyle Peygamberlik bitmiştir. “Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır! O’nun yanında birilerini daha veliler tayin edinerek, ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz.’ diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hüküm verecektir” (Zümer 3). Din Allah’ındır İslamiyet’te ruhbanlık olmamasına karşın 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda “Din Hizmetleri Sınıfı” düzenlenmiştir. Bütçeden Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan pay birçok bakanlığın bütçesinden fazladır. Ayrıca Diyanet Vakfı’nın büyük miktarda geliri vardır. Bunun dışında bazı imamların birçok yerlerde cenaze, mevlit, hatim gibi hizmetler için ücret aldıkları malumdur. Yasin suresinin 21.ayetinde şöyle deniliyor: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayete erdirilmişlerdir.” Peygamberler dini tebliğ görevleri nedeniyle bir ücret almamışlardır. (Bakınız: Furkan 57, Şura 23, Sad 86) Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı imamların maaş almaları hususunda şöyle diyor: “İslam dininde ilke olarak ibadet karşılığında ücret almak caiz değildir. Çünkü ibadetler Allah için yapılır. İslam’ın ilk dönemlerinde durumu uygun olan herkes namaz kıldırabiliyordu. Dolayısıyla namaz kıldırmak için belli kişilerin görevlendirilmesine ihtiyaç duyulmuyordu. İslam toplumunda kültür düzeyinin farklılaşması, farklı işlerle meşguliyetin artması ve zamanla namaz kıldırmaya ehil kimselerin azalması gibi sebeplerle, mescitlerde sürekli bulunacak görevlilere ihtiyaç duyuldu. Dolayısıyla her vakit namaz kıldıracak görevlilerin belirlenmesi cihetine gidildi, namaz kıldırmak üzere görevlendirilen kimselere de geçimlerini sağlamaları için maaş ödenmeye başlandı. Günümüzde imam-hatip ve ömüezzinler namaz kıldırmalarının karşılığı olarak değil, başka bir işle uğraşmayıp böyle bir görev için mesailerini tahsis etmelerinden (habs-i nefs) dolayı maaş almaktadırlar. Çünkü namaz sadece Allah rızası için kılınır ve kıldırılır. Cami görevlileri, vaaz, irşat gibi görevleri nedeniyle aldıkları maaş helal, kıldırdıkları namazların da geçerli olduğu belirtilmektedir. Diyanet İşleri Yüksek Kurulu  sitesinde “Kur’an okumak karşılığında ücret almak caiz midir?” sorusuna şu cevap verilmektedir: “Kur’an’ı Kerim okumak bir ibadettir. İbadet dünyevi bir menfaat için değil, sadece Allah rızası için yapılır. Bu sebeple, Kur’an’ı Kerim’in para karşılığında okunması ve okunan Kur’an karşılığında para verilmesi dinen caiz değildir. Böyle bir okumadan dolayı sevap da yoktur. (Mevsıli, el İhtiyar, II.142, İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, IX, 76-77). Bu nedenle bir kimsenin geçmişlerinin ruhuna bağışlamak üzere ücretle Kur’an-ı Kerim okutması, hatim indirtmesi yerine, bizzat kendisinin bildiği sureleri okuması doğru olur. Pazarlık yapılmadan ve paradan söz edilmeden, Allah rızası için Kur’an okumuş veya hatim indirmiş olan bir kimseye hediye olarak münasip bir teberruda bulunmakta dinen sakınca yoktur. Ancak bir yörede okunan Kur’an- Kerim için para verilmesi örf haline gelmiş ve her iki taraf da bu durumu biliyorsa, verilen para hediye değil ücrettir. Bu nedenle bu parayı almak helal olmaz.” Birçok ayette Hz. Peygamberin ücret talep etmediği belirtilmekte ve sizden ücret istemeyenlere uyun, denilmektedir (Yasin 21). Din İşleri Yüksek Kurulu namaz kıldırma karşılığında ücret almanın kabul edilemez olduğunu kabul ediyor ancak başka bir işle uğraşmayıp, böyle bir görev için mesailerini tahsis etmelerinden dolayı maaşa hak kazandıklarını ifade ediyor. Cumhuriyet rejiminden önce yani Osmanlı Devleti zamanında imamlar devlet memuru sayılmıyorlardı. Dolayısıyla maaş bağlandığına ilişkin kanıt yok. Mesai çalışma demektir. İmamların da her Müslüman gibi kılmakla yükümlü oldukları namaz mesai kabul ediliyor. Bu mantıktan hareketle dükkanını kapatıp namaza gidene de maaş verilmeli. Bir günde toplam iki saati geçmeyecek bir hizmet için verilen aylık ile günde sekiz saat çalışan işçinin aldığı aylığı mukayese edin! İmamlar lehine arada bir uçurum olduğunu görürsünüz. Bence imamların aylıkları konusuna zorlama bir fetva ile değil daha mantıklı çözümler bulunabilir. Örneğin imamların asli görev olarak özellikle kırsal kesimde hizmet yapacak sağlık memuru, ziraat mühendisi, veteriner, psikolog, öğretmen gibi eğitilmiş kadrolarda görevli ve yeterli din bilgisi olanlar arasından seçilmeleri ve ek görev olarak bunlara imamlık yaptırılması gibi! Halen yerleşim yerlerinin büyük bölümünde sağlık ocağı yoktur. Buralarda yaşayanlar köylerinde pansuman ya da iğne yaptırma olanağından mahrumdurlar. Bu türlü hizmetlerin gördürülmesiyle Diyanet kadrolarında bulunan yüz bini aşkın personel ekonomik hayata aktif olarak kazandırılmış, hem de toplumsal bir ihtiyaç karşılanmış olacaktır. Hz. Muhammed “Sizin en helal yiyeceğiniz, alın teri dökerek elde ettiğinizdir” diyor. Yine Necm suresinin 39. ve 40. Ayetlerini hatırlamak gerek: “Gerçekten de insan için emeğinden başkası yoktur.” “Emeğinin karşılığını mutlaka görecektir.” Ayet açık, karşılığı görülecek olan bir emekten söz ediliyor.
Ekleme Tarihi: 12 Şubat 2024 - Pazartesi

Diyanet İşleri Başkanlığının Hukuki Durumu

633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un birinci maddesinde kurumun görevi tanımlanmıştır. Bu maddede “İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur” denilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyetimizin bir kuruluşu olup, 3 Mart 1924 tarihinde kurulmuştur.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 36.maddesinde Din Hizmetleri Sınıfı’na yer verilmiştir. Kuruma bağlı olarak görev yapan personel “Devlet Memuru” kapsamında hizmetlerini yerine getirmektedirler. Bu Kanun’un 6.maddesine göre “Devlet memurları Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sına ve kanunlarına sadakatle bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını sadakatle uygulamak zorundadırlar. Devlet memurları bu hususu Asli Devlet Memurluğuna atandıktan sonra en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili amirlerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına konulacak aşağıdaki Yemin Belgesini imzalayarak göreve başlarlar.” Yemin belgesinin içeriği şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağıma, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma, Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma, insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Aynı kanunun 7.maddesine göre, “Devlet memurları siyasi partilere üye olamazlar, herhangi bir siyasi parti, kişi veya zümrenin yararını veya zararını hedef alan bir davranışta bulunamazlar, görevlerini yerine getirirlerken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi ayırım yapamazlar, hiçbir şekilde siyasi ve ideolojik amaçlı beyanda ve eylemde bulunamazlar ve bu eylemlere katılamazlar.”

Kanunun 8.maddesine göre de “Devlet memurları her durumda Devletin menfaatlerini korumak mecburiyetindedirler. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunları aykırı olan, memleketin bağımsızlığını ve bütünlüğünü bozan, Türkiye Cumhuriyetinin güvenliğini tehlikeye düşüren herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Aynı nitelikte faaliyet gösteren herhangi bir harekete, gruplaşmaya, teşekküle veya derneğe katılamazlar, bunlara yardım edemezler.” Keza aynı maddeye göre, ”Devlet memurları, resmi sıfatlarının gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını, hizmet içindeki ve dışındaki davranışlarıyla göstermek zorundadırlar. Devlet memurlarının işbirliği içinde olmaları esastır.”

Cumhuriyetin niteliğini tanımlayan, değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez olan Anayasanın 2.maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Anayasanın 136.maddesine göre, “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

Devlet memuru olan, devletten maaş alan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına sadakat yemini etmiş bulunan Diyanet personeli bu görevlerinin gerektirdiği sorumluluğu ne kadar yerine getiriyor? Ben hiçbir zaman camide laiklikten, liyakatten, sosyal devletten, gelir dağılımındaki adaletsizlikten söz eden bir imama rastlamadım. İslam’ın güzelliklerini anlatmak varken, Anayasanın 7.maddesine aykırı olarak, farklı inanç ve siyasi düşüncelere sahip olanları hedef alan söylemler cemaati bölmekte ve camiden uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Müslüman yeminine, sözüne sadık örnek kişidir. Atatürk milliyetçiliğine sadık kalmaya yemin etmiş yetkililerin Atatürk düşmanlarını cesaretlendiren davranışlarının medyada haber olmasının yankıları Müslümanlar adına üzücü olmaktadır. O Atatürk ki, işgalci gayrimüslim güçleri Anadolu’dan kovup, Türkiye Cumhuriyetini ve Diyanet teşkilatını kuran kişidir. Başka ülkelerde olduğu gibi din adamlarımızın devletimizin kurucularına ve ülkeye hizmeti geçenlere sahip çıkma noktasında öncü olmaları gerekmez mi? Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın internette çokça paylaşılan şöyle bir tespiti var, şöyle diyor: “Yunanistan’da din adamlarının çoğu Yunan milliyetçisi, Rusya’da din adamları Rus milliyetçisi, Ermenistan’da din adamları Ermeni milliyetçisi, bizde din adamlarının çoğu Türklük düşmanı. İşte en temel sorun budur.”

Ali İmran suresinin 77.ayetinde şöyle denilmektedir: “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya işte onlar için ahirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır.”

Geçmiş zihnin prangasıdır. Eski İlahiyat Fakültesi dekanlarından değerli bilim adamı Prof. Dr. Hüseyin Atay din eğitimi konusunda şu değerlendirmeyi yapıyor. “Memleketimizde din eğitimi hala medresenin geleneksel kültürüne göre yapılıyor. Memleketimizdeki resmi olan ve olmayan kurumların başat anlayışı medrese kültürü ve din anlayışıdır. Bunlardan medrese din eğitimine en çok bağlı olan devletin himayesindeki Diyanet İşleri teşkilatı en irticacı kurumdur. Diğer kurumların irticacılığının merkezi durumundadır. Devlet gerçekten ve samimi olarak rejime bağlı ise Diyanet teşkilatını ıslah etsin, her şey düzelecektir.” (Bakınız Cehaletin Tahsili 5.baskı s.115) Değerlendirmede kullanılan irticacı sözcüğünü ağır bulduğumu belirtmek isterim. Ancak dini sorunların çözüm adresinin Diyanet teşkilatı olduğu muhakkaktır.

Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz de internette paylaşılan bir değerlendirmede mealen şöyle diyor: Bütün tarikat ve cemaatler iktidar sofrasında nimet yarışına girip, bizi Ortadoğu bataklığına çekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine ve milli dayanışmaya sadakatle bağlı olması gereken kurumların gerekli uyarı ve önlemleri alması görevleri gereğidir.

Bu yazıyı yazarken Bahadır Yasa’dan alıntı bir bilgiye rastladım: 1932 yılı Aralık ayı bir Perşembe günü Atatürk Hacı Bayram camii imamı Osman Hocayı çağırır ve ona şöyle der: “Halkı hurafe ve safsataya karşı uyaracaksınız. Bu sizin asli göreviniz. Ama bir başka göreviniz daha var ki bu sizin ve sizin gibilerin esas görevidir. Savaştan çıkmış olan bu millete anlatacağınız başka şeyler de var. Asırlardan beri kara cehalet içinde bırakılan bu asil halka gerçekleri ve doğruları anlatmak sizin esas göreviniz olmalıdır. Camiler sadece yatılıp kalkılan yerler değildir. Camiler yalnız dinin değil, siz aydın hocalar sayesinde, doğruların, gerçeklerin, güzelliklerin konuşulup, tartışılıp öğrenildiği, ilim ve irfan ocakları olmalıdır. Böyle olmasını sizler sağlayacaksınız. Binlerce şehidimizin canı pahasına elde ettiğimiz hürriyet ve bağımsızlığımızın, cumhuriyetimizin, el birliğiyle elde ettiğimiz devrimlerimizin nimetlerini halkımıza sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak? Eski harflerin gidip, yeni harflerin geldiğini; okkanın gidip kilonun geldiğini, arşının gidip metrenin geldiğini, takkenin, cüppenin gidip medeni kıyafetin geldiğini; Mecellenin gidip Medeni Kanunun geldiğini halka sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak?” Bu sözler üzerine Osman Hoca başını öne eğer; “Haklısınız Paşa Hazretleri” der. Ertesi günü Cuma günüdür. Kurtuluş Savaşı ve devrimleri konusunda etkili bir hutbe okur, halktan büyük ilgi görür, takdir ve alkış alır.

İranlı düşünür, sosyolog Ali Şeriati (1933-1977) İslam dünyasının içinde bulunduğu durum hakkında şöyle diyor: “Her şeyi yok ettiler. Zahirini koruyup batınını, ruhunu, yönünü değiştirdiler ve kendi sosyal, sınıfsal, ekonomik çıkarlarına uygun hale getirdiler. Her biri derin bir düşünceyi, bir akideyi içinde barındıran dini, kavramları anlamsız, içi boş, çürük ve ruhsuz bir şekle soktular. Keşke içini boşaltıp öyle bıraksalardı. Fakat bununla kalmadılar; bu kavramların içini insanı uyuşturan, İslam dışı hurafelerle doldurdular.” Aliye İzzetbegoviç’in tespitine göre “Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder.”

İslam dünyası neden geri kaldı? İlgililerin ve yetkililerin geçmişi ve içinde bulunduğumuz durumu sorgulayarak, Atatürk’ün gösterdiği yolda zihniyet değişikliğine gidilmesi gerektiği açıktır.

Diyanet teşkilatımız halka kendi Sünni anlayışlarına göre hizmet vermektedir. Ancak, ülkemizde yaşayan Müslümanların hepsi Sünni mezhepten değildir. Aleviler de vardır. Bunlardan başka Hristiyan ve Musevi azınlık vatandaşlarımız da var. Ülkede yaşayan herkes vergi mükellefidir. Adil ve laik devlette yönetim her inanca eşit davranmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımız kanımca mezhepçi ve tarikatçı bölünmelere; din adına akıl ve mantık dışı söylem ve uygulamalara karşı uyarı görevini zamanında yerine getirmelidir. İzlenecek yolu Veda Hutbesinde Hz. Muhammed göstermiştir. Şöyle diyor: “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız.” O emanetler Allah’ın Kitabı Kur’an’ı Kerim ve Peygamberin sünnetidir. Kur’an’ı Kerim’i doğru yorumlayabilmek için bireysel olarak düşünen, araştıran, sosyal ve pozitif bilimlere gereken önemi veren çağdaş bir toplum yaratmak gereklidir. İslami değerlere sahip böyle bir toplum ancak o zaman dünya milletler ailesine de örnek olur. İslam’a yapılabilecek en büyük hizmet budur.

Her ülkede devlet adamları ülkelerinin çıkarlarını önde tutarlar. Örneğin, Müslüman toplumuyla ilişkilerden sorumlu Almanya İçişleri Bakanı Yardımcısı Markus Kerber, “Artık imamların Türkiye’deki Diyanet tarafından buraya gönderilmesini istemiyoruz” diyor ve bu konuda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile de görüşmelerin sürdüğünü belirtiyor. Bununla güdülen amaç, Türkiye’nin Almanya’daki imamlar üzerindeki nüfuzunu kırmak, Müslüman cemaati kendi kontrolleri altında tutmaktır. Halen Almanya’da yaşayan yüzde 5,5’i Müslüman olan nüfusunun Alman kültürüne ısındırılması için Almanya Bakanlar Kurulu yabancı din görevlilerine Almanca bilme şartı getirilmesini öngören yasa tasarısını kabul etti. Hollanda’da benzer gelişmeler olduğunu, imamları kendilerinin yetiştirmek istediklerini öğreniyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı istatistiklerine göre Türkiye’de 25.7.2019 tarihi itibariyle 84.684 cami vardır! Anadolu’da ihtiyaç olup olmamasına bakılmaksızın nerede kamuya ait kullanılmayan bir arazi bulunursa hemen orada bir cami yapılıyor. Cami yapılan yerde yeterli cemaat olup olmadığına bakılmıyor. Örneğin, Karadeniz sahil şeridinde bu şekilde birçok cami yapılmıştır. Ruhsat alınmasına gerek duyulmadan yapılan bu camilere siyasi nedenlerle göz yumulmaktadır. Cami yaptırma derneklerinin istemleri doğrultusunda bütün camilerde “hayır” denilerek yardım toplanır, cami tamamlandıktan sonra da imam tayini istenir ve bu istek karşılanır. Bu suretle aynı semtte ihtiyaç olmamasına karşın yapılmış birden fazla cami olabilmekte ve bu camilerin giderleri devlet bütçesinden karşılanmaktadır.

İslamiyet’te ibadet için yer ve zaman sınırlaması yoktur. “Mescitler ve secde edilen bütün yeryüzü Allah’ındır”(Cin 18). Hz. Muhammed “Yeryüzü bana mescit kılındı” diyor. Cengiz Han’ın şu sözünü anlamlı bulurum: “Tanrının evi insanların yüreğidir.” Tanrı sevgisi yüreklerde yaşanır. Ayrıca camiler cemaati birleştiren, ayrımcılık yapılmayan, yapılmaması gereken yerlerdir. Buralarda ülkesi için canını feda eden şehit ve gaziler rahmetle anılmalı, particilik, ayırımcılık yapılmamalı, şu ya da bu mezhebin camii gibi bir ayırıma tabi tutulmamalıdır. Camiler Allah’ın evidir.

Camilerde hemen her zaman imam aynı şeyleri söyler, cemaat mecburen dinler. Soru sorulmaz, diyalog yoktur. Söylenen şeyler genellikle ahirete ilişkindir, yaşayan toplumun ekonomik ve sosyal sorunlarına değinilmez. Oysa Kur’an yaşayanlar içindir. Kur’an’da emredilen her şey insanların iyiliği içindir. Bu nedenle dünya ahiretin tarlası denilmiştir. Kur’an kursları ya da camiler için her Cuma ya da Bayram günleri p ra toplanır. Ama kendi mahallelerindeki bir yoksul için ya da ilkokula giden fakir bir yetim için para toplandığına tanık olmadım. Oysa İslamiyet sosyal bir dindir. Namaz acemce bir kelime. Arapçası “salat!” Salat sadece namaz demek değildir. Kullanılışı itibariyle bir zamanı ifade ediyorsa namaz anlamında, etmiyorsa yardımlaşma anlamında olduğu ifade edilmektedir (Cemil Kılıç, Cami ve Siyaset). İslam’da mevcut infak, zekat, fitre, sadaka uygulamaları sosyal barışın sağlanmasına önemli katkı sağlamaktadır.

Din alimlerinin eğitici olarak yaptıkları hizmetin karşılığını almaları doğaldır. Diyanetin din işlerini organize eden kadroları da haliyle memur statüsündedirler. Ancak, imamları bu kategoride sayabilir miyiz? İlahiyatçı yazar Hakkı Yılmaz bir konuşmasında imamlardan “Namaz kıldırma memuru” olarak söz ediyordu. Esasen namaz kılmakla yükümlü olan Müslümanın bu görevini imam olarak yapması memuriyet sayılıyor. Müslüman olup, namaz kılmayı bilen; erkek ve ergen olup, kekeme olmayan herkes namaz kıldırabilir.

Bilindiği gibi İslam dininde ruhbanlık yoktur. Hristiyanlıkta vardır. Papazların ayin yönetme, evlendirme, günah çıkarma gibi görevleri üstlendikleri malumdur. Hadid suresinin 27.ayetinde “Bir bidat olarak ortaya çıkardıkları ruhbaniyeti onların üzerine yazmamıştık” denilmektedir.

Tevbe suresinin 31.ayeti de şöyledir: “Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan ayrı Rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de öyle! Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. Ondan başka Tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtirler..” Ayetlerde belirtildiği üzere Mesih dahil, din adamlarının Rab edinilmesi yasaklanmıştır. (Sözlükte Rab kelimesi Malik, yaratıcı, sahip, bir şeyi ıslah eden, terbiye eden, efendi anlamlarını ifade etmektedir.)

Kur’an’da “Dinci sınıfı” diye bir sınıf yoktur. Kimse kendisini Allah’ın vekili veya temsilcisi olarak göremez. Hz. Muhammed O’nun (Allah’ın) elçisidir, ölümüyle Peygamberlik bitmiştir. “Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır! O’nun yanında birilerini daha veliler tayin edinerek, ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz.’ diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hüküm verecektir” (Zümer 3).

Din Allah’ındır

İslamiyet’te ruhbanlık olmamasına karşın 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda “Din Hizmetleri Sınıfı” düzenlenmiştir. Bütçeden Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan pay birçok bakanlığın bütçesinden fazladır. Ayrıca Diyanet Vakfı’nın büyük miktarda geliri vardır. Bunun dışında bazı imamların birçok yerlerde cenaze, mevlit, hatim gibi hizmetler için ücret aldıkları malumdur. Yasin suresinin 21.ayetinde şöyle deniliyor: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayete erdirilmişlerdir.” Peygamberler dini tebliğ görevleri nedeniyle bir ücret almamışlardır. (Bakınız: Furkan 57, Şura 23, Sad 86)

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı imamların maaş almaları hususunda şöyle diyor: “İslam dininde ilke olarak ibadet karşılığında ücret almak caiz değildir. Çünkü ibadetler Allah için yapılır. İslam’ın ilk dönemlerinde durumu uygun olan herkes namaz kıldırabiliyordu. Dolayısıyla namaz kıldırmak için belli kişilerin görevlendirilmesine ihtiyaç duyulmuyordu. İslam toplumunda kültür düzeyinin farklılaşması, farklı işlerle meşguliyetin artması ve zamanla namaz kıldırmaya ehil kimselerin azalması gibi sebeplerle, mescitlerde sürekli bulunacak görevlilere ihtiyaç duyuldu. Dolayısıyla her vakit namaz kıldıracak görevlilerin belirlenmesi cihetine gidildi, namaz kıldırmak üzere görevlendirilen kimselere de geçimlerini sağlamaları için maaş ödenmeye başlandı. Günümüzde imam-hatip ve ömüezzinler namaz kıldırmalarının karşılığı olarak değil, başka bir işle uğraşmayıp böyle bir görev için mesailerini tahsis etmelerinden (habs-i nefs) dolayı maaş almaktadırlar. Çünkü namaz sadece Allah rızası için kılınır ve kıldırılır. Cami görevlileri, vaaz, irşat gibi görevleri nedeniyle aldıkları maaş helal, kıldırdıkları namazların da geçerli olduğu belirtilmektedir.

Diyanet İşleri Yüksek Kurulu  sitesinde “Kur’an okumak karşılığında ücret almak caiz midir?” sorusuna şu cevap verilmektedir: “Kur’an’ı Kerim okumak bir ibadettir. İbadet dünyevi bir menfaat için değil, sadece Allah rızası için yapılır. Bu sebeple, Kur’an’ı Kerim’in para karşılığında okunması ve okunan Kur’an karşılığında para verilmesi dinen caiz değildir. Böyle bir okumadan dolayı sevap da yoktur. (Mevsıli, el İhtiyar, II.142, İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, IX, 76-77). Bu nedenle bir kimsenin geçmişlerinin ruhuna bağışlamak üzere ücretle Kur’an-ı Kerim okutması, hatim indirtmesi yerine, bizzat kendisinin bildiği sureleri okuması doğru olur. Pazarlık yapılmadan ve paradan söz edilmeden, Allah rızası için Kur’an okumuş veya hatim indirmiş olan bir kimseye hediye olarak münasip bir teberruda bulunmakta dinen sakınca yoktur. Ancak bir yörede okunan Kur’an- Kerim için para verilmesi örf haline gelmiş ve her iki taraf da bu durumu biliyorsa, verilen para hediye değil ücrettir. Bu nedenle bu parayı almak helal olmaz.”

Birçok ayette Hz. Peygamberin ücret talep etmediği belirtilmekte ve sizden ücret istemeyenlere uyun, denilmektedir (Yasin 21). Din İşleri Yüksek Kurulu namaz kıldırma karşılığında ücret almanın kabul edilemez olduğunu kabul ediyor ancak başka bir işle uğraşmayıp, böyle bir görev için mesailerini tahsis etmelerinden dolayı maaşa hak kazandıklarını ifade ediyor. Cumhuriyet rejiminden önce yani Osmanlı Devleti zamanında imamlar devlet memuru sayılmıyorlardı. Dolayısıyla maaş bağlandığına ilişkin kanıt yok. Mesai çalışma demektir. İmamların da her Müslüman gibi kılmakla yükümlü oldukları namaz mesai kabul ediliyor. Bu mantıktan hareketle dükkanını kapatıp namaza gidene de maaş verilmeli. Bir günde toplam iki saati geçmeyecek bir hizmet için verilen aylık ile günde sekiz saat çalışan işçinin aldığı aylığı mukayese edin! İmamlar lehine arada bir uçurum olduğunu görürsünüz.

Bence imamların aylıkları konusuna zorlama bir fetva ile değil daha mantıklı çözümler bulunabilir. Örneğin imamların asli görev olarak özellikle kırsal kesimde hizmet yapacak sağlık memuru, ziraat mühendisi, veteriner, psikolog, öğretmen gibi eğitilmiş kadrolarda görevli ve yeterli din bilgisi olanlar arasından seçilmeleri ve ek görev olarak bunlara imamlık yaptırılması gibi! Halen yerleşim yerlerinin büyük bölümünde sağlık ocağı yoktur. Buralarda yaşayanlar köylerinde pansuman ya da iğne yaptırma olanağından mahrumdurlar. Bu türlü hizmetlerin gördürülmesiyle Diyanet kadrolarında bulunan yüz bini aşkın personel ekonomik hayata aktif olarak kazandırılmış, hem de toplumsal bir ihtiyaç karşılanmış olacaktır.

Hz. Muhammed “Sizin en helal yiyeceğiniz, alın teri dökerek elde ettiğinizdir” diyor. Yine Necm suresinin 39. ve 40. Ayetlerini hatırlamak gerek: “Gerçekten de insan için emeğinden başkası yoktur.” “Emeğinin karşılığını mutlaka görecektir.” Ayet açık, karşılığı görülecek olan bir emekten söz ediliyor.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.